B'ölüm -50- (49.dan devam ile)




๑۩۞۩๑๑B'ölüm -L- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(49.Bölümden devam)

Ali Murat Güven'in o kıvrak kaleminden efsanenin ana hatlarını okuyalım, daha sonra hem Ali Murat Güven'in gözünden kaçan hem de kafaları karıştıran 'detaylara' bir göz atalım.

๑۩۞۩๑Tutank Amon'un 'bilimsel' laneti ๑۩۞۩๑

M.Ö. 1334-1315 yılları arasında yaşayan Tutank Amon, Eski Mısır'ın en genç yaşta ölen firavunuydu. Ve 1922 yılında mezarını büyük bir tantanayla açarak onu 3300 yıllık uykusundan uyandıran en az üç düzine araştırmacı, bu olaydan çok kısa bir süre sonra ard arda hayatlarını kaybettiler. Arkeoloji dünyası uluslararası kamuoyunda hızla yayılan "lanet" söylentilerini ısrarla reddetmesine karşın, bu beklenmedik ölümlere yıllarca mantıklı bir açıklama da getiremedi.

Oysa, vaktiyle firavunu lahitine yerleştirenler, onu akıllara durgunluk veren bir savunma mekanizmasıyla kuşatmışlardı. Howard Carter, "Bugün kapıyı kırıp içeri gireceğiz" dediğinde bütün ekibi hem derin bir korku, hem de heyecan dalgası kapladı. Bir aydan bu yana süren yorucu kazının ardından, arkeoloji tarihinin en büyük keşiflerinden biriyle aralarında artık yalnızca bu devâsâ taş blok kalmıştı. Gece yarısına kadar süren sabırlı çalışmalardan sonra, gün boyu taş bloğa belki binlerce kez vurmuş olan Mısırlı işçiler nihayet "altın vuruş"u yaptılar. Balyoz, son savruluşunda, hemen hemen 3300 yıldır içine hiç taze hava girmemiş olan odaya dalıverdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Heyecandan boğulmak üzere olan Carter, büyük bir sabırsızlık içinde kapıda açılan deliği genişletti; içinden geçebileceği büyüklüğe getirince de elindeki fenerle yerin 16 metre altındaki mezar odasına daldı. İlk izlenimleri olağanüstüydü. Başını nereye çevirse göz kamaştırıcı bir kraliyet hazinesinin parçalarıyla karşılaşıyordu. Başta taht olmak üzere, her biri som altından yapılmış olan bir sürü kişisel eşya odanın dört bir yanına özenle dizilmiş durumdaydı. Arkeoloji tarihinin -henüz hırsızlar tarafından yağmalanmamış- ilk firavun mezarına girme onuru, artık sonsuza dek kendisine aitti.

Ardından, köşede duran lahiti farkederek heyecan içinde yanıbaşına koştu. Çevresindeki duvarlar hiyerogliflerle donatılmış olan lahit, mükemmel biçimde yontulmuş bir kuvars bloğundan yapılmıştı. Genç firavun da içindeki altın bir sandukanın içinde, gömüldüğü günkü mühürlerine o ana dek hiç dokunulmamış bir hâlde yatıyordu. İngiliz araştırmacı, duvardaki hiyerogliflere üstünkörü bir göz attığında ise şu cümleyi okuyacaktı: "Ölüm, firavunların huzurunu bozanı kanatlarla katledecektir." Sonra başını yeniden lahite çevirdiğinde, hemen baş kısmında som altından bir lamba gördü. Onun üzerinde de "Gizli odaya girilmesini önleyeceğim. Benim görevim ölüyü korumak" yazıyordu. Deneyimli bir arkeolog olarak, bu tehditkâr sözlerin eski Mısır mezarlarının içini düzenleyen rahiplerin mezar soyguncularına yönelik korkutma amaçlı geleneksel uyarıları olduğunu düşündü, ardında da dışarıda sabırsızlık içinde bekleşen ekibine seslendi: "Başardık! Dünya bugünü asla unutmayacak!"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Dünyanın gerçekten de hiç unutmayacağı ve sonradan sık sık tartışmaya açacağı o gün, takvimler 26 Kasım 1922'yi göstermekteydi. Eski Mısır'ın 16. firavunu Tutank Amon, ölümünden yaklaşık 3300 yıl sonra bütün kişisel hazineleri ve sırlarıyla birlikte yeniden gün ışığına çıkıyordu. 'Lanet' dalgası başlıyor İngiliz arkeolog Howard Carter, 17 yaşından bu yana Mısır'da yaşayan, o tarihe dek yüzlerce kazıya katılmış deneyimli bir Eski Mısır uzmanıydı. Tutank Amon mezarı kazısını da bu ülkede tesadüfen tanıştığı soylu ve maceraperest Lord Carnavaron'un sağladığı mâlî destek sayesinde gerçekleştirmişti. Carter'i tam 15 yıl boyunca büyük bir arkeolojik keşif yapması için sabırla finanse eden Lord, mezar odasına girildiği gün de onun yanındaydı.


Bu büyük keşfi bir kaç gün içinde dünya medyasına duyuran ikilinin olaydan duyduğu büyük sevinç, kısa sürede yerini gerilime ve karşılıklı suçlamalara bıraktı. Yıllardır süregelen ve çevrelerindeki herkes açısından sarsılmaz gibi görünen bu dostluk bir anda bozulmuştu. Sonunda da oldukça şiddetli bir kavgayla yollarını ayırdılar. Mezarın açılmasından yalnızca dört ay sonra, kendine iyi bakan zinde biri olarak tanınan Lord Carnavaron, Kahire'deki Continental Savoy Oteli'nde âni bir komaya girerek öldü. İlk teşhis "kan zehirlenmesi" yönündeydi. Sonradan alınan bir haberle, Lord'un Kahire'den binlerce kilometre uzaktaki İskoçya'daki malikânesinde bulunan çoban köpeğinin de aynı dakikalarda titremeye başladığı ve kısa süre içinde öldüğü öğrenilecekti. Bu olay, İngiltere'de özellikle The Times gazetesinin kazı ve sonrasında olanları "Tutank Amon'un laneti" ifadesiyle başlığa çıkarmasına yol açtı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Genç firavunun mezarıyla şu ya da bu biçimde teması olanların başına gelen âni ölümler, sonraki günler ve haftalarda da şaşırtıcı bir sıklıkla devam etti. Öldüğü ana kadar Lord Carnavaron'a bakan İngiliz hemşire, 1926 yaşında henüz 28 yaşındayken doğum yaparken öldü. Mezarın açılışında bulunan Amerikalı milyarder George Jay Gold, kısa bir süre sonra oraya yaptığı yeni bir ziyaretin hemen ardından ateşlenerek bölgede son nefesini verdi. Fransız arkeolog Prof. La Fleur'ün akıbeti de tıpatıp aynı oldu. O da Krallar Vadisi'nde mezarı incelediği gün otel odasında âni bir şokla öldü. Arkeolog Carter'ın yardımcılarından biri olan C. Mace, mezarda çalıştıkça sık sık ateş nöbetlerine tutulmaya başlamıştı. 1924 yılında artık daha fazla çalışamayacağını farkederek, ekipten ayrıldı ve inzivaya çekildi. Bu arkeolog da 1928 yılında yine ateşli bir hastalıktan öldü. Carter'ın diğer yardımcısı olan 45 yaşındaki Richard Bethel ise keşiften kısa bir süre sonra "kan dolaşımı yetersizliği" gibi yaşına ve sağlık durumuna hiç uymayan bir teşhisle hayata vedâ edecekti.

Bir kaç yıl içinde ard arda yaşanan bu ölümlere karşılık, paçayı kurtaran bazı ekip üyeleri de vardı. Sözgelimi tıpkı Carter gibi James Henry Breasted de kazı sonrasında çok ağır ateşli hastalıklar geçirdi; ancak ölümü yenerek normal hayatına devam etmeyi başardı. Sonunda bu "lanet" öyküsü The Times'ın sayfalarını aşıp uluslar arası bir söylentiye dönüştüğünde, bazı bilim adamları yarım gönülle de olsa konuyu inceleme gereğini duydular. Kahire Üniversitesi'nden Dr. İzzettin Taha, yıllar sonra konuyla bilimsel olarak ilgilendi. Yaptığı araştırmalarda ulaştığı bulgular ise son derece ilginçti. Mısırlı araştırmacı, mezar odasıyla bir biçimde teması olan bütün insanların ciğerlerinde özel bir mantar hastalığı türünün geliştiğini farketti. Vücuda girdikten sonra yüksek ateşe yol açan bu bakteri, kişinin solunum sistemini kilitliyor ve boğularak ölmesine yol açıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Lanet öykülerine asla prim vermeyen Taha, bunların etkili zehirler üretme konusunda gayet mahir olan eski Mısırlıların mezar odalarına kurdukları biyolojik tuzaklardan kaynaklandığını savunuyordu. Bu kez, bilim dünyasında belli ölçüde ilgi gördü ve benimsendi. Öte yandan, kaderin acı bir cilvesi sonucunda, bulgusu bir süre sonra Taha'nın kendi ölümünde de doğrulanacaktı. Kahire'den Süveyş'e giderken düz yolda bir kamyonla çarpışarak hayatını kaybeden araştırmacıya otopsi yapıldığında, ölümünden saniyeler önce solunumunun durduğu anlaşıldı. Tutank Amon ile ilgili en trajik ölüm ise 1972 yılında yaşandı. Firavun hazineleri sergilenmek üzere Londra'ya gönderilirken bir İngiliz gazeteci tarafından kendisine "lanet" öyküsü sorulan Mısır Eski Eserler Dairesi Başkanı Dr. Kemaleddin Mehrez, "Bana bir bakın hele" dedi alaycı bir ifadeyle, "Ömrüm boyunca düzinelerce mezara girip çıktım, sayısız mumyaya dokundum. Herhangi bir lanet etkisi görebiliyor musunuz? Benim sağlığım, bütün bunların birer tesadüf olduğunun en iyi kanıtıdır."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Mehrez, bu sözleri söyledikten dört hafta sonra, eserlerin son partisi de uçakla İngiltere'ye gönderilirken henüz 52 yaşında solunum yetmezliğinden öldü. 1980 yılında "lanet"i konu olan bir filmin başrol oyuncusu olan İngiliz aktör Ian Mc Shane, Kahire'deki çekimlerin daha ilk gününde bir at arabasının üzerine devrilmesi sonucunda yaralandı ve bacağı on ayrı yerden kırıldı. Bu olay üzerine filmin pek çok oyuncusu projede görev almaktan vazgeçecekti

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)

B'ölüm -49- (önceki bölümden devamla)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLIX-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(48.bölümden devam)

Görkemli bir kapıydı karşılaştığı. Ancak kapının ne bir kolu vardı ne de bildiği kapılara benzer açılmasını sağlayacak bir düzeneği. Kirişlere oturtulmuş mermerimsi 2 ana sütuna benzeyen ve garip bir ışınımla, nefes alır verir gibi çok soluk bir mor ışık yanıp sönüyordu sanki bu sütunların içinde.. İki kanadının üzerinde de simetrik olarak işlenmiş semboller vardı. Kapının ortasında, sembollerin çevrelediği bir de bir yüz..Çok estetik çok güzel bir yüz. Kadın mı erkek mi olduğu anlaşılmayan yüzün, bakışları sanki canlıymış ve kendilerini izliyormuş gibi. O güne kadar böylesi bir yüz görmemişti Ervin. Babası sanki hipnotize olmuş gibi kapıya bakıyordu. Yavaşça babasının yanına sokuldu Ervin. Sessizliği ilk bozan babası oldu. "Bu ..Bu Kesinlikle Sellzoso'nun yüzü." dedi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ervin, babasının şaşkınlıkla ağzından çıkan cümleye bir anlam veremedi. "Sellzoso da kim ?" dedi merakla. Babası dönüp "Aslında bir efsaneye dayanıyor, keşif gezisine başlamadan anlattığım gibi. Ama çok bilinen bir efsane değildir. Sana eve döndüğümüzde anlatırım, 6 senedir üzerinde çalıştığım ve anlamaya ve çözmeye uğraştığım bir efsane. Neyse , şimdi kapıyı açmanın bir yolunu bulmalıyız, git diğerlerine haber ver. Öncelikle çalışmalarımıza buradan başlayacağız" dedi babası.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ervin heyecanla diğerlerinin yanına doğru hızlı hızlı uzaklaşırken babası elinin içiyle alnında biriken terleri sildi. Hala gözlerine inanamıyordu. Eğer bu kapıyı açmayı becerebilirse ve metinleri , şu karşılaştığı en garip sembollerden oluşan dili çözebilirse dünya tarihine kazandıracağı bir uygarlık olacaktı. Ve o uygarlığın tüm dünyayı değiştirecek pek çok gücü insanın eline ulaşabilecekti. Kapıya hayranlık ve heyecanla bakarken, kapının ardında bulacaklarının yanlış kişilerin eline geçerse insanlığın sonunu getirebileceğini hiç düşünmüyordu. Sellzoso'nun Laneti'nin anlatıldığı bir efsane okumuştu çok eski bir tablette. Efsanelerin özellikle de lanet efsanelerinin alt metin çözümlemelerinde aslında pek çok gizlenmiş tarihsel ve sosyolojik olayın olduğunu düşündüğü için ciddiye alırdı efsaneleri. Söylencelerin dilden dile ağızdan ağıza zamanın kapsamlı erozyonundan kendisini sıyırıp bin yıllar, yüz yıllar ötesine geçebilmesi söz konusu söylencenin alt metninde yer alan bir korkuya, bir tanıklığa, bir uyarıya işaret ederdi her daim. Ancak efsanelerin oldukça saçmaladığı akıl ve düşünceden yoksun tam anlamıyla masallarla büyütülmüş kişilerin büyüdüklerinde de inanmak isteyecekleri "masallar"a dönüştürülenleri de vardı. Bunu iyi ayrıştırmak gerekiyordu. Bu saçma ve kitleleri oldukça etkileyen efsanelerden birini anımsadı. Mısır Firavunu Tuthankamonun lanetiyle ilgili sırrın bilinmeyen gerçekliğini..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sayın Oku'yucu, Bu konuyla ilgili olarak sana oldukça hoş ve derinlemesine incelenmiş bir yazıyı okumanı tavsiye edeceğim. Yazı oldukça ilginç. Tutank Amon'la ilgili. O dönemde medyanında pompalamasıyla hızla yayılan "Lanet"in nereden ve nasıl kaynaklandığını gözler önüne seren bir makale bu. O dönemde bilim adamları yayılan söylentileri ısrarla reddetti ama beklenmedik ölümlerle gizem daha da büyüdü ve bir mumya laneti efsanesi oluştu. Ama her efsanenin bir sonu vardır. Her gerçeğin de..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

YUVARLANAN KARTOPU GİBİ BÜYÜYEN EFSANE

Bilim adamlarının, şarlatanlardan en çok muzdarip oldukları konuların başını uzaylılar ve hayalet (asılsız cin söylenceleri) vakalarından sonra mumyalar ve piramitler çekmektedir. Yıllardır süregelen Firavun laneti efsanesi de, bugün elde edilen tüm bilimsel verilere rağmen yaşamaya devam etmekte ve gizemli bir gerçek olarak kulaktan kulaktan yayılmaya devam etmektedir. Çocukluğumda dinleyerek büyüdüğüm 'Tuthankamon'un laneti efsanesi o kadar çok taraftar bulmuş ve yayılmış ki Discovery gibi bilimsel (!) yayın yapan bir kanalda yer alan bir belgeselde dahi, "buzdağına çarpıp batan Titanic'in Tuthankamon'un hazinesinden parçalar taşıdığı ibaresi yer alabiliyor ve bu geminin de lanetten pay aldığı iddia edilebiliyor!

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

BATIDA PİŞER DOĞUYA DÜŞER

İşin garibi, Batıda bilim adamları bu efsanelere aldırış etmeksizin Mısır’ın karanlık tarihini sayfa sayfa aydınlatıp, lanet yaydığı iddia edilen Tutankhamon’un yüz hatlarının dahi nasıl olabileceğini hesaplarken, Doğuda hâlâ bu efsane bilimsel gerçeklere tercih edilmektedir!

Oysa yapılan istatistiki araştırmalara göre Batı aleminde hurafelere inananların oranı Doğuya nazaran kat be kat fazla iken doğulunun bu efsaneye neden bu denli alaka gösterip, sahip çıkmış olduğu başlı başlına sosyolojik bir vakadır. İşin bilimsel boyutunu bir yana bırakıp inanç yönüne baktığımızda durum daha da garabet bir hal almaktadır.

18. Ayetinde, "Bilin ki, Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir!" denilen Kuran'ı Kerim'in Hud suresi; Firavunları en zalim yöneticiler arasında gösterdiği gibi, 97. ayetinde onlara inananları "Fakat onlar Firavunun söylediklerine uydular. Oysa Firavunun söyledikleri doğru değildi" diyerek uyarır. Buna rağmen İslam coğrafyasında Çin'de olsa gidilip alınması emredilen bilimsel bilgi bir yana atılıp, kendini korumaktan aciz olan bir Firavun'un ve o zalimi koruduğuna inanılan(!) adamlarının lanetleri kabul görebilmektedir...

İşin bir ilginç yönü de söz konusu efsaneleri üretenlerin gözünde bölge halkının hâlâ Müslüman olarak görülmemeleridir. Son olarak Mumya ve mumya Dönüyor filmlerinde görüleceği üzere bölge halkı hâlâ Tanrı-Kral efsanelerine inanan 'ilkel' bir topluluk olarak görülmektedir...
Peki gerçekte bu lanet masalı nasıl ortaya çıktı ve efsanede oldu denilen ölümler gerçekten oldu mu?

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)

B'ölüm -48-(47.Bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLVIII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (47.den devam)


Ervin babasına dönüp, "Peki bu mağaranında Şehrengiz mağarasınında bir efsanesi var mı?" diye sordu. Babası gülümseyerek saçını karıştırdı," Evet, elbette var, bunu öğrenmek için buradayız."

Bütün hazırlıklar bitmiş mağara yeterince aydınlatılmıştı. Mağaranın keşfi için herkes hazırdı. Efsanelerini anlatan babacan, sevimli, bilge adam gitmiş , yerine çok dikkatli bir uzman, profesyonel bir araştırmacı gelmişti sanki. Ervin, babasının her koşula ve duruma göre nasıl şekillendiğini hayranlıkla seyrediyordu. Babası dikkatle adımlar atarak mağaranın duvarlarını incelemey başladı. Ervin 'de babasını rahatsız etmeyecek bir mesafeden onu takip ediyor, babası ne yaparsa hafızasına kazıyıp onun gibi düşünmeye çalışıyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Gözlerini mağaranın duvarına devirdiğinde, girinti ve çıkıntıdan, pürüzlü yüzeyden başka birşey göremedi ilkin. Biraz daha dikkatli baktığında mağaranın duvarlarında kolaylıkla görünmeyen garip şekiller olduğunu gördü..İşaretler, tamemen çok net ve düzgün çizilmişlerdi, el çizimine benzemiyorlardı pek. Çünkü semboller çizilmekten çok mağaranın duvarlarına "kazınmış " gibiydi, ya da gömülmüş gibi? . Ekipteki uzmanlar sessiz ve seri bir şekilde işlerini yapıyorlardı. Öğleye kadar mağaranın duvarında ne gördülerse fotoğraflayıp işaretlediler. Bu daha sonraki araştırma raporunu oluştururken belli bir düzen ve sırayla keşiflerinden edindikleri puzzle parçalarını "bütün" olarak görebilmelerini sağlayacaktı. Eğer bütünü görebilirlerse eksik parçaların neler olduğunu bulabileceklerdi. Sonuçta neyi aradığını bilirsen onu bulma şansın,bilmemenden daha fazladır.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Öğleden sonra mağaranın derinliklerine dorğu yol almaya başladılar. Mağara sanki bri aort gibiydi babasına göre. 4 tane ikisi solda ikisi de sağda olmak üzere uzun ve dar dehlizlerden , koridorlardan oluşan yollar vardı. 13 kişilik ekibin 4'e ayrılmasını istedi babası. Her bir ekip bu koridorları aşacak, dehlizlerin durumunu çok dikkatli olacak şekilde tanımlayacaktı. babası Ervin'in ve kendisinin yalnız gitmesini istediğini söyledi diğer ekip elemanlarına. Sözleştikleri gibi ayrılan 4 yol ağzından keşif yolculuklarına doğrulandılar. Babası önden giderken Ervin hala mağaranın duvarında devam eden, sembolleri merak ediyordu.Daha önce gördüğü hiç bir şekle benzemiyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Baba, bu resimler ne?" diye sordu. Babası devam ederken yürümeye dikkatlice;"Bastığım yerlere basmayı sakın unutma Ervin, öğrendiğin gibi. Bu resimler aslında resim değil, onların bir alfabe olduğunu düşünüyorum. Ama bilindik bir alfabe olmadığı kesin." dedi. YEni bir şey sormaya hazırlanırken birden babasının bir heykel gibi donakaldığını, ve hayretler içerisinde bir yere baktığını gördü. Kafasını çevirip babasının baktığı yere baktığında, o güne kadar geçen hayatının en ilginç görüntüsüyle karşılaştı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)

B'ölüm -47-(46.Blmden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ Bölüm -XLVII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Önceki Bölümden devam)

"Anlatsana baba, çok merak ettim bu efsaneyi, dedi Ervin heyecanla. Onlar sohbet ededursunlar ekipde mağaranın aydınlatılması için gereken techizatı kurmaya devam ediyorlardı. Ama Ervin ,biliyordu ki , diğerleri çalışırken babasını tıpkı kendisinin dinlediği gibi büyük bir dikkat ve merakla dinliyordu herkes. Babasıyla gurur duyarak dinlemeye koyuldu.
"Çok çok eski çağlarda..." diye başladı babası anlatmaya.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Çok yağmurlar yağdı. Gök delinmiş gibiydi. Dünya sele boğuldu, her yanı çamurlar kapladı. Çamurlar akan selle yuvarlanarak Kara Dağ'daki bir mağaraya doldular. Mağaranın içindeki kayalar yarıldı. Yarıkların kimileri insanı andırıyordu. Sürüklenen çamurlar bu insan biçimli yarıkları doldurdular.
Aradan çok zaman geçti....
Yarıklardaki balçıklar sular ile benzeşti, hâllodu. Güneş Saratan burcuna gedi ve havalar çok ısındı. Yarıklardaki balçık sular ile pişti. Yarıkların bulunduğu bu mağara tıpkı bir kadın gibiydi. İçi de insanlara can veren bir kadın karnı gibiydi.
Dokuz ay durmadan yel esti....
Su, ateş, toprak ve yel, insana can vermak için birleştiler. Dokuz ay sonra bir insan çıktı ortaya. Adına Ay-Atam dediler.
Ay-Atam, gökten indi yere kondu. Bu yerin suyu tatlı, havası da serindi.
Sonra yine yağmurlar, seller başladı. Mağara yeniden çamurla doldu. Güneş bu kez Sünbüle burcunda durdu. Sünbüle burcundaki güneşin sıcaklığı ile balçıklar sular ile pişti. Bu kez bir hatun kişi çıktı ortaya. Adına Ay-Va dediler.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ay-Atam ile Ay-Va evlendiler. Kırk çocukları oldu. Bunların yarısı erkek, yarısı da kızdı. Onlar da evlendiler; soyları çoğaldı.
Bir zaman geldi Ay-Atam ile Ay-Va Hatun'un ömürleri doldu; öldüler. Çocukları, ana-babalarını türedikleri mağaraya gömdüler. Mağaranın kapısını altın kapılar ile kapattılar, dört bir yanını çiçekle süslediler."

Ervin' de diğerleri de babasının bunca şeyi aklında nasıl tutabildiğine hayret edip bilgisine hayran hayran bakıyorlardı. Üstad, başka var mı? Hani bir defasında da bize analtmıştın, Nurhak Dağındaki mağara için? " dedi Mağara ekibinden Hüseyin elektrik dinamosunu kurmaya çalışırken.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Peki , bir tane de senin için anlatayım, nasılsa dinlemeniz çalışmanıza engel değil, dedi ve devam etti anlatmaya.
"Nurhak dağlarının tepesindeki krater gölü yörede Ali Gölü olarak anılır. Göle “ALİ” adını veren yöre halkı, bu ismi bir efsaneye dayandırır, söylenceye göre; yörede yaşayan Ali adlı çoban, beyin kızına sevdalanır, kız da çobanı sevmektedir. Bey, günün birinde durumu öğrenir, çobanı çağırtır, Nurhak Dağlarında bir kış geçirirse kızını ona vereceğini söyler. Çoban atını dağa sürer, günümüzde Ali Göl’ ün çevresindeki bir mağaraya sığınır .Bir süre dağ koşullarına dayanır ama sonra ölür. Rivayete göre sığındığı mağaranın duvarlarındaki yazılarda Çoban Ali’nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır; “Açlıktan, susuzluktan değil, dağların uğultusundan öldü” İnanışa göre mağaranın önündeki oyuk taş Çoban Ali’nin atının yemliğidir. O günden sonrada mağaranın yakınındaki göle ALİ GÖL’ ü denir.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Bu “ALİ GÖL” efsanesinin bir de ikinci hikayesi vardır: Eski devirlerde Elbistan’a hakim olan iyi idaresi ile ün salmış bir bey vardı. Bey kendinden sonra beyliğin devamı ve bekası için kız ve erkek çocuklarının yetişmesine son derece önem verir, onları idari, siyasi ve askeri alanda yetiştirmeğe çalışırdı. Bu nedenle üç kızı ehliyetli kişilerden ders alır, savaşın bütün inceliklerini öğrenerek iyi ata biner ve güzel kılıç kullanırlardı. Babaları bazı savaşlara tecrübeleri artsın diye beraberinde götürürdü .İşte böyle bir savaş anında, askerler içerisinde yiğitliği ve kahramanlığı ile ün salan bir asker, tehlikeli durumda beyin’ in küçük kızını kurtarmış ve savaş dönüşünde ilişkileri devam ederek aşık olmuştu. Gel görki “bey kızı, bey oğluna layıktır “ Fakat aşk ferman dinlemez, çeşitli aracılarla beyin gönlü hoş edilir, kız evet demesine der ama; bir de evleneceği kişinin bütün oba halkına yiğitliğini, cesaretini duyurmasını ister ve şu şartı ileri sürer.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Derki: “Nurhak dağında Ali Göl yakınında bir mağara vardır, benimle evlenecek kişi o Mağarada kırk gün beklemeli”. Bunu duyan yiğit delikanlı atıyla beraber mağaraya varır. Halen mevcut olan mağarada ancak otuz iki gün kalabilir. Kırk gün geçtikten sonra dönmeyince aramaya çıkarlar ve mağarada atıyla birlikte ölüsünü bulurlar, neden öldüğü uzun süre araştırılır. Nihayet mağara kapısında bulunan taşta şu yazıya rastlanır; “BEN VE ATIM NE AÇLIKTAN NE KORKUDAN ÖLDÜK, BİZ İNİLTİDEN ÖLDÜK” sözü geçen mağara halen mevcut olup, sonuna kadar gidilememekte ve kulakları tırmalayıcı bir uğultu sonuna gitmeye engel olmaktadır. Halk bu mağaraya inleyen mağara demiş ve çevre köyler tarafından kutsal sayılmıştır. Bir rivayete göre de gölün adı Çoban Ali’den değil Hz. ALİ’ den gelmektedir. Bir gün Hz . Ali ‘nin yolu buraya düşer, azık torbasındaki son kırıntıları Nurhak dağının kuzeyine, suyunu da güneyine döker. Bu nedenle dağın kuzeyi ovalık , güneyi de sulaktır "

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Ama bana soracak olursanız beni de bu efsane çok etkilemişti;Uçuk Mağara derler adına, Kangal ilçesine bağlı Yeniköydedir. Efsaneye göre, çok eskiden Türklerle Hıristiyanlar birlikte yaşarlarmış. O zamanlar bu köy çok büyük bir yerleşim yeri imiş. Bu köyde Pazar kurulur, kayalık yerler oyularak ev haline getirilirmiş. O köyün ağası da çok büyük bir mağarada yaşarmış. Ağanın mağarası oldukça yüksek bir yerde imiş. Diğer evler derenin kenarındaymış.
Ağanın oğlu çok hayırsız bir evlatmış. Babası üzüntüden ölmüş. Oğlu da babasının malını har vurup harman savurmuş. Bu adam ailesine acı çektirdiği gibi; köylünün de başına bela olmuş. Ağanın zulmünden halk isyan edecek olmuş. Ağa, köylünün tarlasını, bahçesini, hayvanlarını ellerinden zorla almış. İnsanların eli kolu bağlı, bu belayı yok edecek güçleri de yok. Sadece beddua eder olmuşlar. -Umarız, senin de elin ayağın tutmaz olur, bize ettiklerini bir bir çekersin. Evin, eşiğin başına tepsin, taş kesilesin. Çocuklarının gününü görmeyesin, yurdun yuvan dağılsın… Halk böyle bedduayla, ıstırapla gün geçire dursun, nihayet ahları tutmuş.
Köyde büyük bir zelzele olmuş. O acımasız adam ettiklerini çekmiş. Köydeki hiçbir ev yıkılmadığı halde onun yaşadığı mağara yerle bir olmuş. Ağılı, ahırı, hayvanları telef olmuş. Ağa, yaptıklarına bin pişman, karısı ve çocuğuyla karşı dağın tepesinde olan bitenleri seyrederken taş kesilmiş.
Bugün kucağında bir çocukla bir kadın, 15-20 metre ötesinde eli çenesinde bağdaş kurup oturmuş vaziyette bir erkek heykeli kayalardan oluşmuş; hiç zarar görmemiş bir şekilde durmaktadır. Ağa’nın mağarası depremde uçtuğu gibi, köylüler bu mağaraya Uçuk Mağara demişlerdir."

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Devam edecek)

Bölüm -46-(Önceki bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLVI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 45'ten devam)

Uyandığında hala üzerinde gördüğü bu garip şaşkınlığın izlerini taşıyordu. Babası çadırının dışından kendisine seslendiğinde fırlayıp yataktan kalktı. Dışarı çıktığında ekipteki herkesin çoktan hazırlanmış olduğunu ve Şehrengiz Mağarasının girişine gereken aydınlatmayı yaptıklarını gördü. Alelacele çadırından çıkıp babasının yanına seyirtti. Babası, mağaraya ilk giricek olan gurupta yer alıyordu, Ervin'le göz göze geldiler, gülümseyerek babası başıyla kendileriyle gelmesini işaret etti. Sevinçle Ervin bu isteğine uydu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Mağaranın içine girdiklerinde her tarafın karanlık olacağını düşünürdü Ervin. Oysa mağara karanlığı, karanlığında karanlığı gibiydi. Zifir bile yanında görülebilir bir karanlıktı. İçerisi yüzyıllardır hava dolaşımının çok zayıf olmasından kaynaklı ağır bir kokuya, yoğun kesif bir atmosfere sahipti. Ekip elemanlarını yönlendiren babası mağaranın en temel noktalarını ışıklandıracak techizatı yerleştirmelerini söylüyordu. Birden çok yorulduğunu hissetti, bir duvarın kıyısına doğru geri geri yürüyüp duvara sırtını dayadı ve yere oturdu. Oturduğu yerden gözleirnin karanlığa alışmasını beklerken aynı zamanda da bu mağaranın adının neden şehrengiz olduğunu düşünüyordu. Ve bu adı kimin verdiğini.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Babasının Amasyada ki bir mağaranın efsanesini anlattığını anımsıyordu. Babası efsaneyi şöyle anlatmıştı;"Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez. Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir. Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler. Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleye dursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaşan ise peçesini kaldırmak istediğinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiğit mi yiğit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de şansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin şaşkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateş sarar etrafı. Kimse ne olduğunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış şekilde. İki gencin cesedi, şehre yakın yerdeki bağ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneşle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya başlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı Mağara" diye ünlenir. "

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Aklından geçirdiği bu efsaneyi anımsamışken babası yanına gelip oturdu. "Ne düşünüyorsun Ervin?" "Bana bir zaman önce anlattığın Aynalı-mağara efsanesini" Gülümsedi baba. "Sana bir efsane daha anlatayım , bu topraklarda öyle çok efsane çyle çok hikaye öyle çok yaşanmışlık var ki aslında..Neyse Ay-Atam Efsanesi vardır,Memlükler döneminde Mısır'da yaşamış olan Türk tarihçisi Aybek üd Devâdârî tarafından kayda geçirilmiş bir Türk efsanesidir. Efsanede geçen ve Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunan Ata Mağarası motifi, Türk mitolojisinin temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destanı'nda kurtla yaşayan son Türk çocuğunun kaçıp sığındıkları Turfan'ın kuzeybatısındaki büyük dağ ve dağdaki mağara da böyle bir yerdir. Ergenekon'da da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam Efsanesi'nde anlatılan mağara da Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunmaktadır. Büyük Hun ve Kök Türk devletleri zamanında Türkler'in Tanrı'ya tapınmak için bir tür tapınak olarak kullandıkları ata mağaraları da konu ile ilgili ve önemlidirler."

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑( devam edecek)

NOT:İşlerimin yoğunluğu ve şu son dönemde kendimi pek iyi hissedemediğim için "kitapla" sizin aranızdaki elçilik görevimi biraz aksattım. Özür dilerim. Bana dua ederseniz bu aralar- herşeyin güzel olması için- müteşekkir kalırım. Saygılarımla; Güneş Ener.

B'ölüm- 45-(44.den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑B'ölüm- XLV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (44. B'ölümden devam)


Ervin'in Rüyayı gördükten sonra bu rüyanın etkisiyle araştırdığı kitaplardan bulduğu bazı gerçeklikler oldukça dikkate değerdi. O zaman kadar dinle ilgili bir sorunu yada ilgisi olmamıştı. Pek çoğumuz için olduuğu gibi. Ancak rüyada kendisine bildirilen bu garip bilgilerle araştırdığında bulduklarının birbirleriyle örtüşüyor olması kendisini tuhaf hissettirmeye yetmişti. Araştırmalarında özellikle kendisini etkileyenler KÜTÜB-İ SİTTE adındaki kitapta geçiyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Şa'bî'nin, Fatıma bintu Kays RA'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Rasûlüllah SAS buyurdular ki:
"Temîmüd-Dârî hristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccal'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temîm, bir gemiye binip denize açılmıştı. Yanında Lahm ve Cüzam kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın Şaşkın:)
"--Sen necisin, neyin nesisin?" dediler.
O cevap verdi:
"--Ben cessâseyim!"
"--Cessâse nedir?" denildi.
"--Ey cemaat! Su manastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi.
O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatce gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.
"--Vah sana! Kimsin sen?" dedik.
"--Benim haberimi alabilmişsiniz. Simdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi.
Arkadaşlarım:
"--Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra su adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık.
"--Vah sana, nesin sen?" dedik.
"--Ben cessaseyim!" dedi. Biz:
"--Cessase de ne?" dedik.
"--Manastirdaki su adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi.
Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk." dedik.
Adam:
"--Bana Beysan hurmalığından haber verin!" dedi.
Biz:
"--Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik.
"--Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi.
"--Evet!" dedik.
"--Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi.
"--Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi.
"--Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik.
"--Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi.
"--Bana Züger gözesinden haber verin!" dedi.
"--Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik.
"--Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi.
"--Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik.
"--Ummîlerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi.
"--O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik.
"--Araplar onunla mukàtele etti mi?" dedi. Biz:
"--Evet!" dedik.
"--Onlara karşı ne yaptı?" dedi.
Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize:)
"--Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccal'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak, Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mânî olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi."
Sonra Rasûlüllah SAS çubuğuyla minbere dürterek:
"--Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular.
Halk da:
"--Evet!" diye karşılık verdi.
Bunun uzerine SAS:
"--Temîmid-Dârî'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccal'dan), Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır, doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti."


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑


"Rasûlüllah SAS buyurdular ki:
"Rumlar, A'mak ve Dabık nam mahallere inmedikce kıyamet kopmaz. Onlara karşı Medine'den bir ordu çıkar. Bunlar o gün arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak uzere saf saf düzen alınca, Rumlar:
"--Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de, onları öldürelim!" derler.
Müslümanlar da:
"--Hayır! Vallàhi sizinle, kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz." derler.
Bunun üzerine (müslümanlar) onlarla harb eder. Bunlardan üçtebiri inhizama ugrar. Allah ebediyen bunların tevbesini kabul etmez. Üçtebiri katledilir, bunlar Allah indinde şehidlerin en faziletlileridir. Üçtebiri de muzaffer olur, bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar Istanbul'u da fethederler.
(Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganimet taksim ederken, şeytan aralarında şöyle bir nida atar:
"--Mesih Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!"
Bunun üzerine, çıkarlar. Ancak bu haber bâtıldır. Şam'a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzim ederken, namaz için ikàmet okunur. Derken İsâ ibn-i Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah'ın düşmanı, Hazret-i İsâ'yi görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helâk oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu İsâ AS eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir."
Müslim, Fiten 34, (2897).

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Rasûlüllah SAS (bir gün):
"--Bir tarafı karada, bir tarafı da denizde olan bir şehir isittiniz mi?" diye sordular.
Oradakiler "Evet!" deyince, şöyle buyurdular:
"--İshakoğullarından yetmişbin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe kıyamet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler. Bunun uzerine şehrin deniz tarafı düşer. Sonra askerler ikinci kere, "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler. Bu sefer onlara kapılar açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir münâdi gelip, "Deccal çıktı!" diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler."
Müslim, Fiten 78, (2920).

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ebû Said el-Hudrî RA'in anlattığına göre, Rasûlüllah SAS'e Deccal'den sormuş. SAS de şu cevabı vermiştir:
"O (Deccal) çıktığı gün (aynen bir insan gibidir) yemek yer. Ben size, onun hakkında, benden önceki peygamberlerden hiçbirinin kendi ümmetine anlatmadığı hususları anlatacağım:
Onun sağ gözü meshedilmiştir, (görmez), pertlektir, göz hadakası yoktur, sanki hadakası cevrim içinde bir balgam gibidir. Sol gözü de inciden bir yıldız gibidir. Onun beraberinde sanki cennet ve ateşin birer misli vardır. Ancak hakikatta ateşi cennet, suyu da ateştir.
Haberiniz olsun! Onun yanında iki kişi vardır; köy halkını inzar ederler. Bu ikisi köyden çıkınca, Deccal'in ashabından ilki oraya girer."
Rezin tahric etmiştir. Hadisin kaynağı yok ise de, hadiste yer alan mefhumların şahidleri Sahihayn ve diğer kaynaklarda çoğunluk itibariyle gelmiştir.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Mi'rac gecesinde, Rasûlüllah SAS Hz. İbrâhim, Hz. Mûsa ve Hz. İsâ ile karşılaştı. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce Hz. İbrâhim Aleyhisselâm'dan başlayıp ona kıyametten sordular. Onun kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Hz. Musa Aleyhisselâm'a sordular. Kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz Hz. İsâ Aleyhisselâm'a geldi. O:
"--Kıyametin kopmasina yakın şeyler (alametler) hakkında bana bilgi verildi. Ama Kıyametin kopma (vaktini) Allah'tan başka hiç kimse bilemez!" dedi.
Sonra (kıyametin alâmetlerinden biri olarak) Deccal'in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi:
"Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk memleketlerine dönecek. Bu defa onların karşısına Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edecekler. Onlar giderken rastladıkları her suyu icip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt-üst edecekler.
Bunun uzerine halk feryad ederek Allah'tan yardım dileyecek. Ben de Ye'cüc ve Me'cüc'ü öldürmesi için Allah'a dua edeceğim. (Duam kabul görecek) ve yer onların (leşlerinin) kokusu ile çok pis kokacak. Ben yine Allah'a dua edeceğim! Allah da bir su gönderecek ve o su, onları taşıyıp denize atacaktır.
Daha sonra dağlar ufaltııp dağıtılacak ve yer, derinin yayılıp genisletildiği gibi yayılıp genişletilecek. İşte şöylenen bu hal vukua gelince, insanlara yakınlığı itibariyle kıyametin, ev halkı ne zaman doğumu ile aniden karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadın gibi olacağı bana bildirildi."
Râvi el-Avvam demiştir ki: "Bunun tasdiki Kitabullah'ta bulunmuştur (Meâlen):
"Nihayet, Ye'cüc ile Me'cüc'ün önündeki sed açıldığında, her tepeden saldırmağa başlarlar." (Enbiya 96).

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bu böylece devam edip gidiyordu. Ervin'in araştırıp buldukları arasında ise en çok gözüne çarpan ve aklında kalan ise, Şu nakledilen hadis olmuştu
"Huzeyfe RA anlatıyor: Rasûlüllah SAS buyurdular ki:Her ümmetin mecûsîleri vardir. Bu ümmetin mecûsîleri 'Kader yoktur!' diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın! Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın! Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal'e ilhak etmek, Allah üzerine bir haktır."
Ebû Dâvud, Sunnet 17, (4692)."

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)

B'ölüm -44-(43'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ Bölüm -XLIV- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(43.B'ölümden devam)

Ervin’in vücudu; duyduğu ses yüzünden bir iki kımıldandı ardından diğer tarafına doğru çevrilerek uyumaya devam etti. Nefes alış verişlerinin uyku moduna dönmesini sabırla bekleyen diğer nurani varlık bu defa eğilip kulağına; “Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Mekke ile Medine dışında Deccal'ın ayak basmayacağı hiç bir belde yoktur. Medine'nin bütün yollarında, orayı koruyan saf saf melekler vardır. Deccal, Sıbha'ya (çorak bir araziye) iner. Medine üç defa sarsılır. Bütün kâfir ve münafıklar Deccal'ın yanına doğru Medine'den çıkarlar." , dedi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ervin, ruhu çadırının bir kaç metre yükseğinde havada asılı kalmış şekilde bedeninin başında olan bu garip olayı seyrediyordu tepkisizce. Hissedebildiği hiç bir şey yoktu sanki, hayalet gibiydi. Bu kez diğeri, eğildi Ervin'in yüzüne yaklaşıp “Allah Resulü (a.s.): "Deccal sol gözü kör, gür saçlı bir kimsedir. Beraberinde Cennet ve Cehennem vardır. Onun Cehennemi Cennet, Cenneti de Cehennemdir" buyurdu.”

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ardından sıra ötekine geçti, öteki de eğilip, “Deccal gelecektir. Fakat Medine yollarına girmek ona haram kılınmıştır. Medine etrafındaki bazı işlenmeyen arazilere kadar varacaktır. O günün en hayırlı bir siması yahut insanların en hayırlılarından birisi Deccale karşı çıkar ve: Şahadet ederim ki muhakkak sen, Allah Resulü'nün bize haber vermiş olduğu Deccalsın! der. Bunun üzerine Deccal: Şimdi ben bu adamı öldürür, sonra diriltirsem ne dersiniz? Bu işte şüphe eder misiniz? diye sorar. Hayır, derler. Deccal o kimseyi hemen öldürür, sonra da diriltir. Ve diriltir diriltmez o kimse: Vallahi senin hakkında hiç bir zaman şimdiki kadar basiretli olmamışımdır, der. Bunun üzerine Deccal onu tekrar öldürmek ister. Fakat ona musallat olamaz." Dedi. Ervin hala seyrediyordu kendini ve tüm bu olup biteni, "Medine'nin kapı ve giriş yerlerinde bazı melekler vardır. Bu sebeple Medine'ye taun ve deccal giremez" buyurmuştur.”

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Son olarak öteki nurani varlık yine aynı şekilde eğilip Ervin’in bedeni üzerine; "Ümmetini tek gözü kör ve pek yalancı olandan (Deccalden) sakındırmamış hiç bir Peygamber yoktur. Dikkat edin ki onun bir gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir. Onun iki gözünün arasında -Kefere- yazılmıştır." ,dedi.
İkisi birden “Bunları sakın unutma..Büyük göreve az kaldı “ ,dediler ve birden bire çok hızlı bir şekilde Ervin’in ruhunun bulunduğu yerde,yanıbaşında bitiverdiler.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

“Deccal hak ve gerçektir. Rab’bin seninle olacak, kalbini ferah tut” dediler. Sanki bu iki nurani varlığın kendisine söylediği söz aynı ağızdan sterio şekilde söylenmişti. Ervin; daha sonraları araştıracaktı rüyasında kendisine söylenen ve her bir kelimesini vurgusuyla anımsadığı bu hadislerin anlamını. Ve ilginç bilgilerle karşılaşacaktı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩( devam edecek)