๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLVIII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (47.den devam)
Ervin babasına dönüp, "Peki bu mağaranında Şehrengiz mağarasınında bir efsanesi var mı?" diye sordu. Babası gülümseyerek saçını karıştırdı," Evet, elbette var, bunu öğrenmek için buradayız."
Bütün hazırlıklar bitmiş mağara yeterince aydınlatılmıştı. Mağaranın keşfi için herkes hazırdı. Efsanelerini anlatan babacan, sevimli, bilge adam gitmiş , yerine çok dikkatli bir uzman, profesyonel bir araştırmacı gelmişti sanki. Ervin, babasının her koşula ve duruma göre nasıl şekillendiğini hayranlıkla seyrediyordu. Babası dikkatle adımlar atarak mağaranın duvarlarını incelemey başladı. Ervin 'de babasını rahatsız etmeyecek bir mesafeden onu takip ediyor, babası ne yaparsa hafızasına kazıyıp onun gibi düşünmeye çalışıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Gözlerini mağaranın duvarına devirdiğinde, girinti ve çıkıntıdan, pürüzlü yüzeyden başka birşey göremedi ilkin. Biraz daha dikkatli baktığında mağaranın duvarlarında kolaylıkla görünmeyen garip şekiller olduğunu gördü..İşaretler, tamemen çok net ve düzgün çizilmişlerdi, el çizimine benzemiyorlardı pek. Çünkü semboller çizilmekten çok mağaranın duvarlarına "kazınmış " gibiydi, ya da gömülmüş gibi? . Ekipteki uzmanlar sessiz ve seri bir şekilde işlerini yapıyorlardı. Öğleye kadar mağaranın duvarında ne gördülerse fotoğraflayıp işaretlediler. Bu daha sonraki araştırma raporunu oluştururken belli bir düzen ve sırayla keşiflerinden edindikleri puzzle parçalarını "bütün" olarak görebilmelerini sağlayacaktı. Eğer bütünü görebilirlerse eksik parçaların neler olduğunu bulabileceklerdi. Sonuçta neyi aradığını bilirsen onu bulma şansın,bilmemenden daha fazladır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Öğleden sonra mağaranın derinliklerine dorğu yol almaya başladılar. Mağara sanki bri aort gibiydi babasına göre. 4 tane ikisi solda ikisi de sağda olmak üzere uzun ve dar dehlizlerden , koridorlardan oluşan yollar vardı. 13 kişilik ekibin 4'e ayrılmasını istedi babası. Her bir ekip bu koridorları aşacak, dehlizlerin durumunu çok dikkatli olacak şekilde tanımlayacaktı. babası Ervin'in ve kendisinin yalnız gitmesini istediğini söyledi diğer ekip elemanlarına. Sözleştikleri gibi ayrılan 4 yol ağzından keşif yolculuklarına doğrulandılar. Babası önden giderken Ervin hala mağaranın duvarında devam eden, sembolleri merak ediyordu.Daha önce gördüğü hiç bir şekle benzemiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Baba, bu resimler ne?" diye sordu. Babası devam ederken yürümeye dikkatlice;"Bastığım yerlere basmayı sakın unutma Ervin, öğrendiğin gibi. Bu resimler aslında resim değil, onların bir alfabe olduğunu düşünüyorum. Ama bilindik bir alfabe olmadığı kesin." dedi. YEni bir şey sormaya hazırlanırken birden babasının bir heykel gibi donakaldığını, ve hayretler içerisinde bir yere baktığını gördü. Kafasını çevirip babasının baktığı yere baktığında, o güne kadar geçen hayatının en ilginç görüntüsüyle karşılaştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)
B'ölüm -47-(46.Blmden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ Bölüm -XLVII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Önceki Bölümden devam)
"Anlatsana baba, çok merak ettim bu efsaneyi, dedi Ervin heyecanla. Onlar sohbet ededursunlar ekipde mağaranın aydınlatılması için gereken techizatı kurmaya devam ediyorlardı. Ama Ervin ,biliyordu ki , diğerleri çalışırken babasını tıpkı kendisinin dinlediği gibi büyük bir dikkat ve merakla dinliyordu herkes. Babasıyla gurur duyarak dinlemeye koyuldu.
"Çok çok eski çağlarda..." diye başladı babası anlatmaya.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Çok yağmurlar yağdı. Gök delinmiş gibiydi. Dünya sele boğuldu, her yanı çamurlar kapladı. Çamurlar akan selle yuvarlanarak Kara Dağ'daki bir mağaraya doldular. Mağaranın içindeki kayalar yarıldı. Yarıkların kimileri insanı andırıyordu. Sürüklenen çamurlar bu insan biçimli yarıkları doldurdular.
Aradan çok zaman geçti....
Yarıklardaki balçıklar sular ile benzeşti, hâllodu. Güneş Saratan burcuna gedi ve havalar çok ısındı. Yarıklardaki balçık sular ile pişti. Yarıkların bulunduğu bu mağara tıpkı bir kadın gibiydi. İçi de insanlara can veren bir kadın karnı gibiydi.
Dokuz ay durmadan yel esti....
Su, ateş, toprak ve yel, insana can vermak için birleştiler. Dokuz ay sonra bir insan çıktı ortaya. Adına Ay-Atam dediler.
Ay-Atam, gökten indi yere kondu. Bu yerin suyu tatlı, havası da serindi.
Sonra yine yağmurlar, seller başladı. Mağara yeniden çamurla doldu. Güneş bu kez Sünbüle burcunda durdu. Sünbüle burcundaki güneşin sıcaklığı ile balçıklar sular ile pişti. Bu kez bir hatun kişi çıktı ortaya. Adına Ay-Va dediler.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ay-Atam ile Ay-Va evlendiler. Kırk çocukları oldu. Bunların yarısı erkek, yarısı da kızdı. Onlar da evlendiler; soyları çoğaldı.
Bir zaman geldi Ay-Atam ile Ay-Va Hatun'un ömürleri doldu; öldüler. Çocukları, ana-babalarını türedikleri mağaraya gömdüler. Mağaranın kapısını altın kapılar ile kapattılar, dört bir yanını çiçekle süslediler."
Ervin' de diğerleri de babasının bunca şeyi aklında nasıl tutabildiğine hayret edip bilgisine hayran hayran bakıyorlardı. Üstad, başka var mı? Hani bir defasında da bize analtmıştın, Nurhak Dağındaki mağara için? " dedi Mağara ekibinden Hüseyin elektrik dinamosunu kurmaya çalışırken.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Peki , bir tane de senin için anlatayım, nasılsa dinlemeniz çalışmanıza engel değil, dedi ve devam etti anlatmaya.
"Nurhak dağlarının tepesindeki krater gölü yörede Ali Gölü olarak anılır. Göle “ALİ” adını veren yöre halkı, bu ismi bir efsaneye dayandırır, söylenceye göre; yörede yaşayan Ali adlı çoban, beyin kızına sevdalanır, kız da çobanı sevmektedir. Bey, günün birinde durumu öğrenir, çobanı çağırtır, Nurhak Dağlarında bir kış geçirirse kızını ona vereceğini söyler. Çoban atını dağa sürer, günümüzde Ali Göl’ ün çevresindeki bir mağaraya sığınır .Bir süre dağ koşullarına dayanır ama sonra ölür. Rivayete göre sığındığı mağaranın duvarlarındaki yazılarda Çoban Ali’nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır; “Açlıktan, susuzluktan değil, dağların uğultusundan öldü” İnanışa göre mağaranın önündeki oyuk taş Çoban Ali’nin atının yemliğidir. O günden sonrada mağaranın yakınındaki göle ALİ GÖL’ ü denir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Bu “ALİ GÖL” efsanesinin bir de ikinci hikayesi vardır: Eski devirlerde Elbistan’a hakim olan iyi idaresi ile ün salmış bir bey vardı. Bey kendinden sonra beyliğin devamı ve bekası için kız ve erkek çocuklarının yetişmesine son derece önem verir, onları idari, siyasi ve askeri alanda yetiştirmeğe çalışırdı. Bu nedenle üç kızı ehliyetli kişilerden ders alır, savaşın bütün inceliklerini öğrenerek iyi ata biner ve güzel kılıç kullanırlardı. Babaları bazı savaşlara tecrübeleri artsın diye beraberinde götürürdü .İşte böyle bir savaş anında, askerler içerisinde yiğitliği ve kahramanlığı ile ün salan bir asker, tehlikeli durumda beyin’ in küçük kızını kurtarmış ve savaş dönüşünde ilişkileri devam ederek aşık olmuştu. Gel görki “bey kızı, bey oğluna layıktır “ Fakat aşk ferman dinlemez, çeşitli aracılarla beyin gönlü hoş edilir, kız evet demesine der ama; bir de evleneceği kişinin bütün oba halkına yiğitliğini, cesaretini duyurmasını ister ve şu şartı ileri sürer.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Derki: “Nurhak dağında Ali Göl yakınında bir mağara vardır, benimle evlenecek kişi o Mağarada kırk gün beklemeli”. Bunu duyan yiğit delikanlı atıyla beraber mağaraya varır. Halen mevcut olan mağarada ancak otuz iki gün kalabilir. Kırk gün geçtikten sonra dönmeyince aramaya çıkarlar ve mağarada atıyla birlikte ölüsünü bulurlar, neden öldüğü uzun süre araştırılır. Nihayet mağara kapısında bulunan taşta şu yazıya rastlanır; “BEN VE ATIM NE AÇLIKTAN NE KORKUDAN ÖLDÜK, BİZ İNİLTİDEN ÖLDÜK” sözü geçen mağara halen mevcut olup, sonuna kadar gidilememekte ve kulakları tırmalayıcı bir uğultu sonuna gitmeye engel olmaktadır. Halk bu mağaraya inleyen mağara demiş ve çevre köyler tarafından kutsal sayılmıştır. Bir rivayete göre de gölün adı Çoban Ali’den değil Hz. ALİ’ den gelmektedir. Bir gün Hz . Ali ‘nin yolu buraya düşer, azık torbasındaki son kırıntıları Nurhak dağının kuzeyine, suyunu da güneyine döker. Bu nedenle dağın kuzeyi ovalık , güneyi de sulaktır "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Ama bana soracak olursanız beni de bu efsane çok etkilemişti;Uçuk Mağara derler adına, Kangal ilçesine bağlı Yeniköydedir. Efsaneye göre, çok eskiden Türklerle Hıristiyanlar birlikte yaşarlarmış. O zamanlar bu köy çok büyük bir yerleşim yeri imiş. Bu köyde Pazar kurulur, kayalık yerler oyularak ev haline getirilirmiş. O köyün ağası da çok büyük bir mağarada yaşarmış. Ağanın mağarası oldukça yüksek bir yerde imiş. Diğer evler derenin kenarındaymış.
Ağanın oğlu çok hayırsız bir evlatmış. Babası üzüntüden ölmüş. Oğlu da babasının malını har vurup harman savurmuş. Bu adam ailesine acı çektirdiği gibi; köylünün de başına bela olmuş. Ağanın zulmünden halk isyan edecek olmuş. Ağa, köylünün tarlasını, bahçesini, hayvanlarını ellerinden zorla almış. İnsanların eli kolu bağlı, bu belayı yok edecek güçleri de yok. Sadece beddua eder olmuşlar. -Umarız, senin de elin ayağın tutmaz olur, bize ettiklerini bir bir çekersin. Evin, eşiğin başına tepsin, taş kesilesin. Çocuklarının gününü görmeyesin, yurdun yuvan dağılsın… Halk böyle bedduayla, ıstırapla gün geçire dursun, nihayet ahları tutmuş.
Köyde büyük bir zelzele olmuş. O acımasız adam ettiklerini çekmiş. Köydeki hiçbir ev yıkılmadığı halde onun yaşadığı mağara yerle bir olmuş. Ağılı, ahırı, hayvanları telef olmuş. Ağa, yaptıklarına bin pişman, karısı ve çocuğuyla karşı dağın tepesinde olan bitenleri seyrederken taş kesilmiş.
Bugün kucağında bir çocukla bir kadın, 15-20 metre ötesinde eli çenesinde bağdaş kurup oturmuş vaziyette bir erkek heykeli kayalardan oluşmuş; hiç zarar görmemiş bir şekilde durmaktadır. Ağa’nın mağarası depremde uçtuğu gibi, köylüler bu mağaraya Uçuk Mağara demişlerdir."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Devam edecek)
"Anlatsana baba, çok merak ettim bu efsaneyi, dedi Ervin heyecanla. Onlar sohbet ededursunlar ekipde mağaranın aydınlatılması için gereken techizatı kurmaya devam ediyorlardı. Ama Ervin ,biliyordu ki , diğerleri çalışırken babasını tıpkı kendisinin dinlediği gibi büyük bir dikkat ve merakla dinliyordu herkes. Babasıyla gurur duyarak dinlemeye koyuldu.
"Çok çok eski çağlarda..." diye başladı babası anlatmaya.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Çok yağmurlar yağdı. Gök delinmiş gibiydi. Dünya sele boğuldu, her yanı çamurlar kapladı. Çamurlar akan selle yuvarlanarak Kara Dağ'daki bir mağaraya doldular. Mağaranın içindeki kayalar yarıldı. Yarıkların kimileri insanı andırıyordu. Sürüklenen çamurlar bu insan biçimli yarıkları doldurdular.
Aradan çok zaman geçti....
Yarıklardaki balçıklar sular ile benzeşti, hâllodu. Güneş Saratan burcuna gedi ve havalar çok ısındı. Yarıklardaki balçık sular ile pişti. Yarıkların bulunduğu bu mağara tıpkı bir kadın gibiydi. İçi de insanlara can veren bir kadın karnı gibiydi.
Dokuz ay durmadan yel esti....
Su, ateş, toprak ve yel, insana can vermak için birleştiler. Dokuz ay sonra bir insan çıktı ortaya. Adına Ay-Atam dediler.
Ay-Atam, gökten indi yere kondu. Bu yerin suyu tatlı, havası da serindi.
Sonra yine yağmurlar, seller başladı. Mağara yeniden çamurla doldu. Güneş bu kez Sünbüle burcunda durdu. Sünbüle burcundaki güneşin sıcaklığı ile balçıklar sular ile pişti. Bu kez bir hatun kişi çıktı ortaya. Adına Ay-Va dediler.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ay-Atam ile Ay-Va evlendiler. Kırk çocukları oldu. Bunların yarısı erkek, yarısı da kızdı. Onlar da evlendiler; soyları çoğaldı.
Bir zaman geldi Ay-Atam ile Ay-Va Hatun'un ömürleri doldu; öldüler. Çocukları, ana-babalarını türedikleri mağaraya gömdüler. Mağaranın kapısını altın kapılar ile kapattılar, dört bir yanını çiçekle süslediler."
Ervin' de diğerleri de babasının bunca şeyi aklında nasıl tutabildiğine hayret edip bilgisine hayran hayran bakıyorlardı. Üstad, başka var mı? Hani bir defasında da bize analtmıştın, Nurhak Dağındaki mağara için? " dedi Mağara ekibinden Hüseyin elektrik dinamosunu kurmaya çalışırken.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Peki , bir tane de senin için anlatayım, nasılsa dinlemeniz çalışmanıza engel değil, dedi ve devam etti anlatmaya.
"Nurhak dağlarının tepesindeki krater gölü yörede Ali Gölü olarak anılır. Göle “ALİ” adını veren yöre halkı, bu ismi bir efsaneye dayandırır, söylenceye göre; yörede yaşayan Ali adlı çoban, beyin kızına sevdalanır, kız da çobanı sevmektedir. Bey, günün birinde durumu öğrenir, çobanı çağırtır, Nurhak Dağlarında bir kış geçirirse kızını ona vereceğini söyler. Çoban atını dağa sürer, günümüzde Ali Göl’ ün çevresindeki bir mağaraya sığınır .Bir süre dağ koşullarına dayanır ama sonra ölür. Rivayete göre sığındığı mağaranın duvarlarındaki yazılarda Çoban Ali’nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır; “Açlıktan, susuzluktan değil, dağların uğultusundan öldü” İnanışa göre mağaranın önündeki oyuk taş Çoban Ali’nin atının yemliğidir. O günden sonrada mağaranın yakınındaki göle ALİ GÖL’ ü denir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Bu “ALİ GÖL” efsanesinin bir de ikinci hikayesi vardır: Eski devirlerde Elbistan’a hakim olan iyi idaresi ile ün salmış bir bey vardı. Bey kendinden sonra beyliğin devamı ve bekası için kız ve erkek çocuklarının yetişmesine son derece önem verir, onları idari, siyasi ve askeri alanda yetiştirmeğe çalışırdı. Bu nedenle üç kızı ehliyetli kişilerden ders alır, savaşın bütün inceliklerini öğrenerek iyi ata biner ve güzel kılıç kullanırlardı. Babaları bazı savaşlara tecrübeleri artsın diye beraberinde götürürdü .İşte böyle bir savaş anında, askerler içerisinde yiğitliği ve kahramanlığı ile ün salan bir asker, tehlikeli durumda beyin’ in küçük kızını kurtarmış ve savaş dönüşünde ilişkileri devam ederek aşık olmuştu. Gel görki “bey kızı, bey oğluna layıktır “ Fakat aşk ferman dinlemez, çeşitli aracılarla beyin gönlü hoş edilir, kız evet demesine der ama; bir de evleneceği kişinin bütün oba halkına yiğitliğini, cesaretini duyurmasını ister ve şu şartı ileri sürer.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Derki: “Nurhak dağında Ali Göl yakınında bir mağara vardır, benimle evlenecek kişi o Mağarada kırk gün beklemeli”. Bunu duyan yiğit delikanlı atıyla beraber mağaraya varır. Halen mevcut olan mağarada ancak otuz iki gün kalabilir. Kırk gün geçtikten sonra dönmeyince aramaya çıkarlar ve mağarada atıyla birlikte ölüsünü bulurlar, neden öldüğü uzun süre araştırılır. Nihayet mağara kapısında bulunan taşta şu yazıya rastlanır; “BEN VE ATIM NE AÇLIKTAN NE KORKUDAN ÖLDÜK, BİZ İNİLTİDEN ÖLDÜK” sözü geçen mağara halen mevcut olup, sonuna kadar gidilememekte ve kulakları tırmalayıcı bir uğultu sonuna gitmeye engel olmaktadır. Halk bu mağaraya inleyen mağara demiş ve çevre köyler tarafından kutsal sayılmıştır. Bir rivayete göre de gölün adı Çoban Ali’den değil Hz. ALİ’ den gelmektedir. Bir gün Hz . Ali ‘nin yolu buraya düşer, azık torbasındaki son kırıntıları Nurhak dağının kuzeyine, suyunu da güneyine döker. Bu nedenle dağın kuzeyi ovalık , güneyi de sulaktır "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Ama bana soracak olursanız beni de bu efsane çok etkilemişti;Uçuk Mağara derler adına, Kangal ilçesine bağlı Yeniköydedir. Efsaneye göre, çok eskiden Türklerle Hıristiyanlar birlikte yaşarlarmış. O zamanlar bu köy çok büyük bir yerleşim yeri imiş. Bu köyde Pazar kurulur, kayalık yerler oyularak ev haline getirilirmiş. O köyün ağası da çok büyük bir mağarada yaşarmış. Ağanın mağarası oldukça yüksek bir yerde imiş. Diğer evler derenin kenarındaymış.
Ağanın oğlu çok hayırsız bir evlatmış. Babası üzüntüden ölmüş. Oğlu da babasının malını har vurup harman savurmuş. Bu adam ailesine acı çektirdiği gibi; köylünün de başına bela olmuş. Ağanın zulmünden halk isyan edecek olmuş. Ağa, köylünün tarlasını, bahçesini, hayvanlarını ellerinden zorla almış. İnsanların eli kolu bağlı, bu belayı yok edecek güçleri de yok. Sadece beddua eder olmuşlar. -Umarız, senin de elin ayağın tutmaz olur, bize ettiklerini bir bir çekersin. Evin, eşiğin başına tepsin, taş kesilesin. Çocuklarının gününü görmeyesin, yurdun yuvan dağılsın… Halk böyle bedduayla, ıstırapla gün geçire dursun, nihayet ahları tutmuş.
Köyde büyük bir zelzele olmuş. O acımasız adam ettiklerini çekmiş. Köydeki hiçbir ev yıkılmadığı halde onun yaşadığı mağara yerle bir olmuş. Ağılı, ahırı, hayvanları telef olmuş. Ağa, yaptıklarına bin pişman, karısı ve çocuğuyla karşı dağın tepesinde olan bitenleri seyrederken taş kesilmiş.
Bugün kucağında bir çocukla bir kadın, 15-20 metre ötesinde eli çenesinde bağdaş kurup oturmuş vaziyette bir erkek heykeli kayalardan oluşmuş; hiç zarar görmemiş bir şekilde durmaktadır. Ağa’nın mağarası depremde uçtuğu gibi, köylüler bu mağaraya Uçuk Mağara demişlerdir."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Devam edecek)
Bölüm -46-(Önceki bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLVI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 45'ten devam)
Uyandığında hala üzerinde gördüğü bu garip şaşkınlığın izlerini taşıyordu. Babası çadırının dışından kendisine seslendiğinde fırlayıp yataktan kalktı. Dışarı çıktığında ekipteki herkesin çoktan hazırlanmış olduğunu ve Şehrengiz Mağarasının girişine gereken aydınlatmayı yaptıklarını gördü. Alelacele çadırından çıkıp babasının yanına seyirtti. Babası, mağaraya ilk giricek olan gurupta yer alıyordu, Ervin'le göz göze geldiler, gülümseyerek babası başıyla kendileriyle gelmesini işaret etti. Sevinçle Ervin bu isteğine uydu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Mağaranın içine girdiklerinde her tarafın karanlık olacağını düşünürdü Ervin. Oysa mağara karanlığı, karanlığında karanlığı gibiydi. Zifir bile yanında görülebilir bir karanlıktı. İçerisi yüzyıllardır hava dolaşımının çok zayıf olmasından kaynaklı ağır bir kokuya, yoğun kesif bir atmosfere sahipti. Ekip elemanlarını yönlendiren babası mağaranın en temel noktalarını ışıklandıracak techizatı yerleştirmelerini söylüyordu. Birden çok yorulduğunu hissetti, bir duvarın kıyısına doğru geri geri yürüyüp duvara sırtını dayadı ve yere oturdu. Oturduğu yerden gözleirnin karanlığa alışmasını beklerken aynı zamanda da bu mağaranın adının neden şehrengiz olduğunu düşünüyordu. Ve bu adı kimin verdiğini.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Babasının Amasyada ki bir mağaranın efsanesini anlattığını anımsıyordu. Babası efsaneyi şöyle anlatmıştı;"Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez. Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir. Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler. Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleye dursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaşan ise peçesini kaldırmak istediğinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiğit mi yiğit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de şansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin şaşkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateş sarar etrafı. Kimse ne olduğunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış şekilde. İki gencin cesedi, şehre yakın yerdeki bağ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneşle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya başlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı Mağara" diye ünlenir. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Aklından geçirdiği bu efsaneyi anımsamışken babası yanına gelip oturdu. "Ne düşünüyorsun Ervin?" "Bana bir zaman önce anlattığın Aynalı-mağara efsanesini" Gülümsedi baba. "Sana bir efsane daha anlatayım , bu topraklarda öyle çok efsane çyle çok hikaye öyle çok yaşanmışlık var ki aslında..Neyse Ay-Atam Efsanesi vardır,Memlükler döneminde Mısır'da yaşamış olan Türk tarihçisi Aybek üd Devâdârî tarafından kayda geçirilmiş bir Türk efsanesidir. Efsanede geçen ve Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunan Ata Mağarası motifi, Türk mitolojisinin temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destanı'nda kurtla yaşayan son Türk çocuğunun kaçıp sığındıkları Turfan'ın kuzeybatısındaki büyük dağ ve dağdaki mağara da böyle bir yerdir. Ergenekon'da da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam Efsanesi'nde anlatılan mağara da Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunmaktadır. Büyük Hun ve Kök Türk devletleri zamanında Türkler'in Tanrı'ya tapınmak için bir tür tapınak olarak kullandıkları ata mağaraları da konu ile ilgili ve önemlidirler."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑( devam edecek)
NOT:İşlerimin yoğunluğu ve şu son dönemde kendimi pek iyi hissedemediğim için "kitapla" sizin aranızdaki elçilik görevimi biraz aksattım. Özür dilerim. Bana dua ederseniz bu aralar- herşeyin güzel olması için- müteşekkir kalırım. Saygılarımla; Güneş Ener.
Uyandığında hala üzerinde gördüğü bu garip şaşkınlığın izlerini taşıyordu. Babası çadırının dışından kendisine seslendiğinde fırlayıp yataktan kalktı. Dışarı çıktığında ekipteki herkesin çoktan hazırlanmış olduğunu ve Şehrengiz Mağarasının girişine gereken aydınlatmayı yaptıklarını gördü. Alelacele çadırından çıkıp babasının yanına seyirtti. Babası, mağaraya ilk giricek olan gurupta yer alıyordu, Ervin'le göz göze geldiler, gülümseyerek babası başıyla kendileriyle gelmesini işaret etti. Sevinçle Ervin bu isteğine uydu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Mağaranın içine girdiklerinde her tarafın karanlık olacağını düşünürdü Ervin. Oysa mağara karanlığı, karanlığında karanlığı gibiydi. Zifir bile yanında görülebilir bir karanlıktı. İçerisi yüzyıllardır hava dolaşımının çok zayıf olmasından kaynaklı ağır bir kokuya, yoğun kesif bir atmosfere sahipti. Ekip elemanlarını yönlendiren babası mağaranın en temel noktalarını ışıklandıracak techizatı yerleştirmelerini söylüyordu. Birden çok yorulduğunu hissetti, bir duvarın kıyısına doğru geri geri yürüyüp duvara sırtını dayadı ve yere oturdu. Oturduğu yerden gözleirnin karanlığa alışmasını beklerken aynı zamanda da bu mağaranın adının neden şehrengiz olduğunu düşünüyordu. Ve bu adı kimin verdiğini.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Babasının Amasyada ki bir mağaranın efsanesini anlattığını anımsıyordu. Babası efsaneyi şöyle anlatmıştı;"Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez. Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir. Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler. Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleye dursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaşan ise peçesini kaldırmak istediğinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiğit mi yiğit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de şansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin şaşkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateş sarar etrafı. Kimse ne olduğunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış şekilde. İki gencin cesedi, şehre yakın yerdeki bağ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneşle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya başlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı Mağara" diye ünlenir. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Aklından geçirdiği bu efsaneyi anımsamışken babası yanına gelip oturdu. "Ne düşünüyorsun Ervin?" "Bana bir zaman önce anlattığın Aynalı-mağara efsanesini" Gülümsedi baba. "Sana bir efsane daha anlatayım , bu topraklarda öyle çok efsane çyle çok hikaye öyle çok yaşanmışlık var ki aslında..Neyse Ay-Atam Efsanesi vardır,Memlükler döneminde Mısır'da yaşamış olan Türk tarihçisi Aybek üd Devâdârî tarafından kayda geçirilmiş bir Türk efsanesidir. Efsanede geçen ve Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunan Ata Mağarası motifi, Türk mitolojisinin temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destanı'nda kurtla yaşayan son Türk çocuğunun kaçıp sığındıkları Turfan'ın kuzeybatısındaki büyük dağ ve dağdaki mağara da böyle bir yerdir. Ergenekon'da da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam Efsanesi'nde anlatılan mağara da Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunmaktadır. Büyük Hun ve Kök Türk devletleri zamanında Türkler'in Tanrı'ya tapınmak için bir tür tapınak olarak kullandıkları ata mağaraları da konu ile ilgili ve önemlidirler."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑( devam edecek)
NOT:İşlerimin yoğunluğu ve şu son dönemde kendimi pek iyi hissedemediğim için "kitapla" sizin aranızdaki elçilik görevimi biraz aksattım. Özür dilerim. Bana dua ederseniz bu aralar- herşeyin güzel olması için- müteşekkir kalırım. Saygılarımla; Güneş Ener.
B'ölüm- 45-(44.den devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑B'ölüm- XLV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (44. B'ölümden devam)
Ervin'in Rüyayı gördükten sonra bu rüyanın etkisiyle araştırdığı kitaplardan bulduğu bazı gerçeklikler oldukça dikkate değerdi. O zaman kadar dinle ilgili bir sorunu yada ilgisi olmamıştı. Pek çoğumuz için olduuğu gibi. Ancak rüyada kendisine bildirilen bu garip bilgilerle araştırdığında bulduklarının birbirleriyle örtüşüyor olması kendisini tuhaf hissettirmeye yetmişti. Araştırmalarında özellikle kendisini etkileyenler KÜTÜB-İ SİTTE adındaki kitapta geçiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Şa'bî'nin, Fatıma bintu Kays RA'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Rasûlüllah SAS buyurdular ki:
"Temîmüd-Dârî hristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccal'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temîm, bir gemiye binip denize açılmıştı. Yanında Lahm ve Cüzam kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın Şaşkın:)
"--Sen necisin, neyin nesisin?" dediler.
O cevap verdi:
"--Ben cessâseyim!"
"--Cessâse nedir?" denildi.
"--Ey cemaat! Su manastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi.
O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatce gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.
"--Vah sana! Kimsin sen?" dedik.
"--Benim haberimi alabilmişsiniz. Simdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi.
Arkadaşlarım:
"--Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra su adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık.
"--Vah sana, nesin sen?" dedik.
"--Ben cessaseyim!" dedi. Biz:
"--Cessase de ne?" dedik.
"--Manastirdaki su adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi.
Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk." dedik.
Adam:
"--Bana Beysan hurmalığından haber verin!" dedi.
Biz:
"--Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik.
"--Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi.
"--Evet!" dedik.
"--Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi.
"--Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi.
"--Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik.
"--Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi.
"--Bana Züger gözesinden haber verin!" dedi.
"--Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik.
"--Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi.
"--Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik.
"--Ummîlerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi.
"--O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik.
"--Araplar onunla mukàtele etti mi?" dedi. Biz:
"--Evet!" dedik.
"--Onlara karşı ne yaptı?" dedi.
Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize:)
"--Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccal'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak, Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mânî olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi."
Sonra Rasûlüllah SAS çubuğuyla minbere dürterek:
"--Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular.
Halk da:
"--Evet!" diye karşılık verdi.
Bunun uzerine SAS:
"--Temîmid-Dârî'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccal'dan), Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır, doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Rasûlüllah SAS buyurdular ki:
"Rumlar, A'mak ve Dabık nam mahallere inmedikce kıyamet kopmaz. Onlara karşı Medine'den bir ordu çıkar. Bunlar o gün arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak uzere saf saf düzen alınca, Rumlar:
"--Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de, onları öldürelim!" derler.
Müslümanlar da:
"--Hayır! Vallàhi sizinle, kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz." derler.
Bunun üzerine (müslümanlar) onlarla harb eder. Bunlardan üçtebiri inhizama ugrar. Allah ebediyen bunların tevbesini kabul etmez. Üçtebiri katledilir, bunlar Allah indinde şehidlerin en faziletlileridir. Üçtebiri de muzaffer olur, bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar Istanbul'u da fethederler.
(Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganimet taksim ederken, şeytan aralarında şöyle bir nida atar:
"--Mesih Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!"
Bunun üzerine, çıkarlar. Ancak bu haber bâtıldır. Şam'a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzim ederken, namaz için ikàmet okunur. Derken İsâ ibn-i Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah'ın düşmanı, Hazret-i İsâ'yi görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helâk oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu İsâ AS eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir."
Müslim, Fiten 34, (2897).
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Rasûlüllah SAS (bir gün):
"--Bir tarafı karada, bir tarafı da denizde olan bir şehir isittiniz mi?" diye sordular.
Oradakiler "Evet!" deyince, şöyle buyurdular:
"--İshakoğullarından yetmişbin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe kıyamet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler. Bunun uzerine şehrin deniz tarafı düşer. Sonra askerler ikinci kere, "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler. Bu sefer onlara kapılar açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir münâdi gelip, "Deccal çıktı!" diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler."
Müslim, Fiten 78, (2920).
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ebû Said el-Hudrî RA'in anlattığına göre, Rasûlüllah SAS'e Deccal'den sormuş. SAS de şu cevabı vermiştir:
"O (Deccal) çıktığı gün (aynen bir insan gibidir) yemek yer. Ben size, onun hakkında, benden önceki peygamberlerden hiçbirinin kendi ümmetine anlatmadığı hususları anlatacağım:
Onun sağ gözü meshedilmiştir, (görmez), pertlektir, göz hadakası yoktur, sanki hadakası cevrim içinde bir balgam gibidir. Sol gözü de inciden bir yıldız gibidir. Onun beraberinde sanki cennet ve ateşin birer misli vardır. Ancak hakikatta ateşi cennet, suyu da ateştir.
Haberiniz olsun! Onun yanında iki kişi vardır; köy halkını inzar ederler. Bu ikisi köyden çıkınca, Deccal'in ashabından ilki oraya girer."
Rezin tahric etmiştir. Hadisin kaynağı yok ise de, hadiste yer alan mefhumların şahidleri Sahihayn ve diğer kaynaklarda çoğunluk itibariyle gelmiştir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Mi'rac gecesinde, Rasûlüllah SAS Hz. İbrâhim, Hz. Mûsa ve Hz. İsâ ile karşılaştı. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce Hz. İbrâhim Aleyhisselâm'dan başlayıp ona kıyametten sordular. Onun kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Hz. Musa Aleyhisselâm'a sordular. Kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz Hz. İsâ Aleyhisselâm'a geldi. O:
"--Kıyametin kopmasina yakın şeyler (alametler) hakkında bana bilgi verildi. Ama Kıyametin kopma (vaktini) Allah'tan başka hiç kimse bilemez!" dedi.
Sonra (kıyametin alâmetlerinden biri olarak) Deccal'in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi:
"Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk memleketlerine dönecek. Bu defa onların karşısına Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edecekler. Onlar giderken rastladıkları her suyu icip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt-üst edecekler.
Bunun uzerine halk feryad ederek Allah'tan yardım dileyecek. Ben de Ye'cüc ve Me'cüc'ü öldürmesi için Allah'a dua edeceğim. (Duam kabul görecek) ve yer onların (leşlerinin) kokusu ile çok pis kokacak. Ben yine Allah'a dua edeceğim! Allah da bir su gönderecek ve o su, onları taşıyıp denize atacaktır.
Daha sonra dağlar ufaltııp dağıtılacak ve yer, derinin yayılıp genisletildiği gibi yayılıp genişletilecek. İşte şöylenen bu hal vukua gelince, insanlara yakınlığı itibariyle kıyametin, ev halkı ne zaman doğumu ile aniden karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadın gibi olacağı bana bildirildi."
Râvi el-Avvam demiştir ki: "Bunun tasdiki Kitabullah'ta bulunmuştur (Meâlen):
"Nihayet, Ye'cüc ile Me'cüc'ün önündeki sed açıldığında, her tepeden saldırmağa başlarlar." (Enbiya 96).
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu böylece devam edip gidiyordu. Ervin'in araştırıp buldukları arasında ise en çok gözüne çarpan ve aklında kalan ise, Şu nakledilen hadis olmuştu
"Huzeyfe RA anlatıyor: Rasûlüllah SAS buyurdular ki:Her ümmetin mecûsîleri vardir. Bu ümmetin mecûsîleri 'Kader yoktur!' diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın! Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın! Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal'e ilhak etmek, Allah üzerine bir haktır."
Ebû Dâvud, Sunnet 17, (4692)."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)
Ervin'in Rüyayı gördükten sonra bu rüyanın etkisiyle araştırdığı kitaplardan bulduğu bazı gerçeklikler oldukça dikkate değerdi. O zaman kadar dinle ilgili bir sorunu yada ilgisi olmamıştı. Pek çoğumuz için olduuğu gibi. Ancak rüyada kendisine bildirilen bu garip bilgilerle araştırdığında bulduklarının birbirleriyle örtüşüyor olması kendisini tuhaf hissettirmeye yetmişti. Araştırmalarında özellikle kendisini etkileyenler KÜTÜB-İ SİTTE adındaki kitapta geçiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Şa'bî'nin, Fatıma bintu Kays RA'dan nakline göre Fatıma şöyle anlatmıştır: "Rasûlüllah SAS buyurdular ki:
"Temîmüd-Dârî hristiyan bir kimse idi. Gelip biat etti ve müslüman oldu. O, benim Mesih Deccal'den anlattığıma uygun olan bir rivayette bulundu. Bana anlattığına göre, Temîm, bir gemiye binip denize açılmıştı. Yanında Lahm ve Cüzam kabilelerinden otuz kişi vardı. (Hava şartları iyi olmadığı için) onlarla denizin dalgaları bir ay kadar oynadı. Sonunda güneşin battığı esnada denizde bir adaya yanaştılar. Geminin kayıklarına binerek adaya çıktılar. Derken karşılarına çok tüylü kıllı bir hayvan çıktı. Bunlar, tüylerinin çokluğundan hayvanın baş tarafı neresi, arka tarafı neresi anlayamadılar. (Şaşkın Şaşkın:)
"--Sen necisin, neyin nesisin?" dediler.
O cevap verdi:
"--Ben cessâseyim!"
"--Cessâse nedir?" denildi.
"--Ey cemaat! Su manastıra kadar gelin! İçinde bir adam var, o sizin haberinize müştaktır!" dedi.
O, böylece bir adamdan söz edince, biz onun bir şeytan olmasından korktuk. Hemen koşarak manastıra girdik. İçeride bir adam vardı; hilkatce gördüklerimizin en irisiydi ve elleri boynuna, dizlerinden topuklarına demirle sıkı şekilde bağlanmıştı.
"--Vah sana! Kimsin sen?" dedik.
"--Benim haberimi alabilmişsiniz. Simdi siz kimsiniz, bana söyleyin!" dedi.
Arkadaşlarım:
"--Biz bir grup Arabız. Bir gemideydik, denizin coşkun bir anına rastladık. Dalgalar bizi bir ay oynatıp oyaladı. Sonra su adaya yaklaştık, sandallara binip adaya çıktık. Tüylü ve çok kıllı bir hayvanla karşılaştık. Tüyünün çokluğundan başı ne taraf, arkası ne taraf anlayamadık.
"--Vah sana, nesin sen?" dedik.
"--Ben cessaseyim!" dedi. Biz:
"--Cessase de ne?" dedik.
"--Manastirdaki su adama gelin, o sizin haberinize pek müştaktır!" dedi.
Biz de koşarak sana geldik. Biz onun bir şeytan olmadığından emin olmadığımız için korktuk." dedik.
Adam:
"--Bana Beysan hurmalığından haber verin!" dedi.
Biz:
"--Onun neyinden haber soruyorsun?" dedik.
"--Ben onun ağacından soruyorum, meyve veriyor mu?" dedi.
"--Evet!" dedik.
"--Öyleyse meyve vermeme zamanı yakındır!" dedi.
"--Bana Taberiye gölünden haber verin!" dedi.
"--Onun nesinden haber istiyorsun?" dedik.
"--Onun suyunun çekilmesi yakındır!" dedi.
"--Bana Züger gözesinden haber verin!" dedi.
"--Sen onun neyinden haber istiyorsun?" dedik.
"--Gözede su var mıdır? Orada su var mıdır?" dedi.
"--Evet, onun çok suyu vardır! Sahipleri onun suyu ile ziraat yapıyorlar!" dedik.
"--Ummîlerin peygamberinden bana haber verin? O ne yaptı?" dedi.
"--O Mekke'den çıkıp Yesrib'e (Medine'ye) yerleşti" dedik.
"--Araplar onunla mukàtele etti mi?" dedi. Biz:
"--Evet!" dedik.
"--Onlara karşı ne yaptı?" dedi.
Biz de, (onu ezmek için) peşine düşen Araplara galebe çaldığını, Arapların kendisine itaat ettiklerini haber verdik. (O da bize:)
"--Bu, onların itaat etmeleri, kendileri için daha hayırlıdır. Ben şimdi size kendimi tanıtayım: Ben Mesih Deccal'im. Çıkış için bana izin verilme zamanı yakındır. O zaman çıkıp yeryüzünde dolaşacağım. Kırk gün içinde uğramadığım karye (köy) kalmayacak, Mekke ile Taybe (Medine) hariç. Bu iki şehir bana haramdır. Onlardan birine her ne vakit girmek istersem, elinde yalın kılıç bir melek beni karşılar, benim oraya girmeme mânî olur. Onların her bir geçidinde bir melek vardır, onları korur!" dedi."
Sonra Rasûlüllah SAS çubuğuyla minbere dürterek:
"--Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Bu Taybe'dir! Ben bunu size anlattım değil mi?" buyurdular.
Halk da:
"--Evet!" diye karşılık verdi.
Bunun uzerine SAS:
"--Temîmid-Dârî'nin rivayetinin benim size ondan (Mesih Deccal'dan), Mekke ve Medine'den anlattığıma muvafık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz O Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır, doğu tarafındandır. Evet o doğu tarafından zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!" buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Rasûlüllah SAS buyurdular ki:
"Rumlar, A'mak ve Dabık nam mahallere inmedikce kıyamet kopmaz. Onlara karşı Medine'den bir ordu çıkar. Bunlar o gün arz ehlinin en hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak uzere saf saf düzen alınca, Rumlar:
"--Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de, onları öldürelim!" derler.
Müslümanlar da:
"--Hayır! Vallàhi sizinle, kardeşlerimizin arasından çekilmeyiz." derler.
Bunun üzerine (müslümanlar) onlarla harb eder. Bunlardan üçtebiri inhizama ugrar. Allah ebediyen bunların tevbesini kabul etmez. Üçtebiri katledilir, bunlar Allah indinde şehidlerin en faziletlileridir. Üçtebiri de muzaffer olur, bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar Istanbul'u da fethederler.
(Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına asmış ganimet taksim ederken, şeytan aralarında şöyle bir nida atar:
"--Mesih Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!"
Bunun üzerine, çıkarlar. Ancak bu haber bâtıldır. Şam'a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için hazırlık yapıp safları tanzim ederken, namaz için ikàmet okunur. Derken İsâ ibn-i Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah'ın düşmanı, Hazret-i İsâ'yi görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa, (kendi kendine) helâk oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu İsâ AS eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir."
Müslim, Fiten 34, (2897).
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Rasûlüllah SAS (bir gün):
"--Bir tarafı karada, bir tarafı da denizde olan bir şehir isittiniz mi?" diye sordular.
Oradakiler "Evet!" deyince, şöyle buyurdular:
"--İshakoğullarından yetmişbin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe kıyamet kopmaz. Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok dahi atmazlar. "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler. Bunun uzerine şehrin deniz tarafı düşer. Sonra askerler ikinci kere, "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar "Lâ ilâhe illallàhu vallàhu ekber!" derler. Bu sefer onlara kapılar açılır. Oradan şehre girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim ederlerken, yanlarına bir münâdi gelip, "Deccal çıktı!" diye bağırır. Askerler her şeyi bırakıp geri dönerler."
Müslim, Fiten 78, (2920).
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ebû Said el-Hudrî RA'in anlattığına göre, Rasûlüllah SAS'e Deccal'den sormuş. SAS de şu cevabı vermiştir:
"O (Deccal) çıktığı gün (aynen bir insan gibidir) yemek yer. Ben size, onun hakkında, benden önceki peygamberlerden hiçbirinin kendi ümmetine anlatmadığı hususları anlatacağım:
Onun sağ gözü meshedilmiştir, (görmez), pertlektir, göz hadakası yoktur, sanki hadakası cevrim içinde bir balgam gibidir. Sol gözü de inciden bir yıldız gibidir. Onun beraberinde sanki cennet ve ateşin birer misli vardır. Ancak hakikatta ateşi cennet, suyu da ateştir.
Haberiniz olsun! Onun yanında iki kişi vardır; köy halkını inzar ederler. Bu ikisi köyden çıkınca, Deccal'in ashabından ilki oraya girer."
Rezin tahric etmiştir. Hadisin kaynağı yok ise de, hadiste yer alan mefhumların şahidleri Sahihayn ve diğer kaynaklarda çoğunluk itibariyle gelmiştir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Mi'rac gecesinde, Rasûlüllah SAS Hz. İbrâhim, Hz. Mûsa ve Hz. İsâ ile karşılaştı. Kıyameti aralarında müzakere ettiler. Önce Hz. İbrâhim Aleyhisselâm'dan başlayıp ona kıyametten sordular. Onun kıyamet hakkında herhangi bir bilgisi yoktu. Sonra Hz. Musa Aleyhisselâm'a sordular. Kıyamet hakkında onun da bir bilgisi yoktu. Söz Hz. İsâ Aleyhisselâm'a geldi. O:
"--Kıyametin kopmasina yakın şeyler (alametler) hakkında bana bilgi verildi. Ama Kıyametin kopma (vaktini) Allah'tan başka hiç kimse bilemez!" dedi.
Sonra (kıyametin alâmetlerinden biri olarak) Deccal'in çıkmasını anlattı. Şunları söyledi:
"Sonra ben inip onu öldüreceğim ve bundan sonra halk memleketlerine dönecek. Bu defa onların karşısına Ye'cüc ve Me'cüc çıkacak ve her tepeden hızla hücum edecekler. Onlar giderken rastladıkları her suyu icip tüketecekler ve uğrayacakları her şeyi bozup alt-üst edecekler.
Bunun uzerine halk feryad ederek Allah'tan yardım dileyecek. Ben de Ye'cüc ve Me'cüc'ü öldürmesi için Allah'a dua edeceğim. (Duam kabul görecek) ve yer onların (leşlerinin) kokusu ile çok pis kokacak. Ben yine Allah'a dua edeceğim! Allah da bir su gönderecek ve o su, onları taşıyıp denize atacaktır.
Daha sonra dağlar ufaltııp dağıtılacak ve yer, derinin yayılıp genisletildiği gibi yayılıp genişletilecek. İşte şöylenen bu hal vukua gelince, insanlara yakınlığı itibariyle kıyametin, ev halkı ne zaman doğumu ile aniden karşılaşacaklarını bilmedikleri hamile kadın gibi olacağı bana bildirildi."
Râvi el-Avvam demiştir ki: "Bunun tasdiki Kitabullah'ta bulunmuştur (Meâlen):
"Nihayet, Ye'cüc ile Me'cüc'ün önündeki sed açıldığında, her tepeden saldırmağa başlarlar." (Enbiya 96).
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu böylece devam edip gidiyordu. Ervin'in araştırıp buldukları arasında ise en çok gözüne çarpan ve aklında kalan ise, Şu nakledilen hadis olmuştu
"Huzeyfe RA anlatıyor: Rasûlüllah SAS buyurdular ki:Her ümmetin mecûsîleri vardir. Bu ümmetin mecûsîleri 'Kader yoktur!' diyenlerdir. Bunlardan kim ölürse cenazelerinde hazır bulunmayın! Onlardan kim hastalanırsa ona ziyarette bulunmayın! Onlar Deccal bölüğüdür. Onları Deccal'e ilhak etmek, Allah üzerine bir haktır."
Ebû Dâvud, Sunnet 17, (4692)."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)
B'ölüm -44-(43'den devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ Bölüm -XLIV- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(43.B'ölümden devam)
Ervin’in vücudu; duyduğu ses yüzünden bir iki kımıldandı ardından diğer tarafına doğru çevrilerek uyumaya devam etti. Nefes alış verişlerinin uyku moduna dönmesini sabırla bekleyen diğer nurani varlık bu defa eğilip kulağına; “Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Mekke ile Medine dışında Deccal'ın ayak basmayacağı hiç bir belde yoktur. Medine'nin bütün yollarında, orayı koruyan saf saf melekler vardır. Deccal, Sıbha'ya (çorak bir araziye) iner. Medine üç defa sarsılır. Bütün kâfir ve münafıklar Deccal'ın yanına doğru Medine'den çıkarlar." , dedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, ruhu çadırının bir kaç metre yükseğinde havada asılı kalmış şekilde bedeninin başında olan bu garip olayı seyrediyordu tepkisizce. Hissedebildiği hiç bir şey yoktu sanki, hayalet gibiydi. Bu kez diğeri, eğildi Ervin'in yüzüne yaklaşıp “Allah Resulü (a.s.): "Deccal sol gözü kör, gür saçlı bir kimsedir. Beraberinde Cennet ve Cehennem vardır. Onun Cehennemi Cennet, Cenneti de Cehennemdir" buyurdu.”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ardından sıra ötekine geçti, öteki de eğilip, “Deccal gelecektir. Fakat Medine yollarına girmek ona haram kılınmıştır. Medine etrafındaki bazı işlenmeyen arazilere kadar varacaktır. O günün en hayırlı bir siması yahut insanların en hayırlılarından birisi Deccale karşı çıkar ve: Şahadet ederim ki muhakkak sen, Allah Resulü'nün bize haber vermiş olduğu Deccalsın! der. Bunun üzerine Deccal: Şimdi ben bu adamı öldürür, sonra diriltirsem ne dersiniz? Bu işte şüphe eder misiniz? diye sorar. Hayır, derler. Deccal o kimseyi hemen öldürür, sonra da diriltir. Ve diriltir diriltmez o kimse: Vallahi senin hakkında hiç bir zaman şimdiki kadar basiretli olmamışımdır, der. Bunun üzerine Deccal onu tekrar öldürmek ister. Fakat ona musallat olamaz." Dedi. Ervin hala seyrediyordu kendini ve tüm bu olup biteni, "Medine'nin kapı ve giriş yerlerinde bazı melekler vardır. Bu sebeple Medine'ye taun ve deccal giremez" buyurmuştur.”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Son olarak öteki nurani varlık yine aynı şekilde eğilip Ervin’in bedeni üzerine; "Ümmetini tek gözü kör ve pek yalancı olandan (Deccalden) sakındırmamış hiç bir Peygamber yoktur. Dikkat edin ki onun bir gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir. Onun iki gözünün arasında -Kefere- yazılmıştır." ,dedi.
İkisi birden “Bunları sakın unutma..Büyük göreve az kaldı “ ,dediler ve birden bire çok hızlı bir şekilde Ervin’in ruhunun bulunduğu yerde,yanıbaşında bitiverdiler.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Deccal hak ve gerçektir. Rab’bin seninle olacak, kalbini ferah tut” dediler. Sanki bu iki nurani varlığın kendisine söylediği söz aynı ağızdan sterio şekilde söylenmişti. Ervin; daha sonraları araştıracaktı rüyasında kendisine söylenen ve her bir kelimesini vurgusuyla anımsadığı bu hadislerin anlamını. Ve ilginç bilgilerle karşılaşacaktı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩( devam edecek)
Ervin’in vücudu; duyduğu ses yüzünden bir iki kımıldandı ardından diğer tarafına doğru çevrilerek uyumaya devam etti. Nefes alış verişlerinin uyku moduna dönmesini sabırla bekleyen diğer nurani varlık bu defa eğilip kulağına; “Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Mekke ile Medine dışında Deccal'ın ayak basmayacağı hiç bir belde yoktur. Medine'nin bütün yollarında, orayı koruyan saf saf melekler vardır. Deccal, Sıbha'ya (çorak bir araziye) iner. Medine üç defa sarsılır. Bütün kâfir ve münafıklar Deccal'ın yanına doğru Medine'den çıkarlar." , dedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, ruhu çadırının bir kaç metre yükseğinde havada asılı kalmış şekilde bedeninin başında olan bu garip olayı seyrediyordu tepkisizce. Hissedebildiği hiç bir şey yoktu sanki, hayalet gibiydi. Bu kez diğeri, eğildi Ervin'in yüzüne yaklaşıp “Allah Resulü (a.s.): "Deccal sol gözü kör, gür saçlı bir kimsedir. Beraberinde Cennet ve Cehennem vardır. Onun Cehennemi Cennet, Cenneti de Cehennemdir" buyurdu.”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ardından sıra ötekine geçti, öteki de eğilip, “Deccal gelecektir. Fakat Medine yollarına girmek ona haram kılınmıştır. Medine etrafındaki bazı işlenmeyen arazilere kadar varacaktır. O günün en hayırlı bir siması yahut insanların en hayırlılarından birisi Deccale karşı çıkar ve: Şahadet ederim ki muhakkak sen, Allah Resulü'nün bize haber vermiş olduğu Deccalsın! der. Bunun üzerine Deccal: Şimdi ben bu adamı öldürür, sonra diriltirsem ne dersiniz? Bu işte şüphe eder misiniz? diye sorar. Hayır, derler. Deccal o kimseyi hemen öldürür, sonra da diriltir. Ve diriltir diriltmez o kimse: Vallahi senin hakkında hiç bir zaman şimdiki kadar basiretli olmamışımdır, der. Bunun üzerine Deccal onu tekrar öldürmek ister. Fakat ona musallat olamaz." Dedi. Ervin hala seyrediyordu kendini ve tüm bu olup biteni, "Medine'nin kapı ve giriş yerlerinde bazı melekler vardır. Bu sebeple Medine'ye taun ve deccal giremez" buyurmuştur.”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Son olarak öteki nurani varlık yine aynı şekilde eğilip Ervin’in bedeni üzerine; "Ümmetini tek gözü kör ve pek yalancı olandan (Deccalden) sakındırmamış hiç bir Peygamber yoktur. Dikkat edin ki onun bir gözü kördür. Rabbiniz ise tek gözlü değildir. Onun iki gözünün arasında -Kefere- yazılmıştır." ,dedi.
İkisi birden “Bunları sakın unutma..Büyük göreve az kaldı “ ,dediler ve birden bire çok hızlı bir şekilde Ervin’in ruhunun bulunduğu yerde,yanıbaşında bitiverdiler.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Deccal hak ve gerçektir. Rab’bin seninle olacak, kalbini ferah tut” dediler. Sanki bu iki nurani varlığın kendisine söylediği söz aynı ağızdan sterio şekilde söylenmişti. Ervin; daha sonraları araştıracaktı rüyasında kendisine söylenen ve her bir kelimesini vurgusuyla anımsadığı bu hadislerin anlamını. Ve ilginç bilgilerle karşılaşacaktı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩( devam edecek)
B'ölüm -43- (42'den devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 42'den devam)
Sercan’la ilk karşılaştığında anımsadığı güne gitti Ervin... Ekrem yaşadığı , başından geçen olayı Sercan’a anlatırken; hafızası onu alıp geçmişin gömülü izlerine geri taşımıştı sanki. İşte görüyordu zihninde:Koyu bordo renkli Brodway marka arabası evlerinin önündeydi. Babası hazırlanmış, bagaja eşyalarını yerleştiriyordu sabah henüz o günün güneşiyle tanışmamışken. Hemen şoför koltuğunun yanında –emniyet kemeri bağlı olmak koşuluyla –kendisi için ayrılan yardımcı pilot koltuğuna benzettiği ön koltuğa oturur; biner binmez derin bir nefes alırdı gözlerini sımsıkı kapatıp başını arkaya doğru yaslayarak. Benzin kokusu ciğerlerine dolarken garip bir haz duyardı iliklerine kadar. Kokulara olan ilgisi burdan kaynaklanıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Hazır mısın” diye sormuştu babası. Bu kez gidecekleri keşf gezisi Sehrengiz Mağarasının keşif gezisiydi. İnsanlar için oldukça uzun bir zaman sonra ilk defa girilecek bir mağaraydı şehrengiz mağarası. !6 yaşını henüz doldurmamış bir delikanlının bu ayrıcalığı tatması hayatın kendisine sunduğu bir şans gibiydi Ervin'e göre.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra – her ne kadar camdan arabanın hızıyla değişen manzarayı film gibi seyretmek hoşuna gidiyorduysa da- uyuyakaldığı için güneşin batmasına yakın saatlerde babasının omzuna dokunuşuyla sersem sersem gözlerini açmıştı. Geldikleri yer eskilerin symirna dedikleri bir şehrin eteklerinde Bayındır Han tarafındna kurulu tuhaf küçük bir kasabanın dik yamaçlı dağıydı. Potomoz Dağı. Dağın neredeyse yarısına kadar araba ile gidiliyor ardından arabalar dik yamacın eteğinde bırakılıyor ve yola dar küçük sıska bir patikadan yaya olarak devam edilebiliyordu. Herkes sırtlandıkları eşyalarıyla yorucu tırmanışa hazır; dağın tepesindeki mağarayı keşfetmek adına yola koyuldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Dağın tepesine vardıkalrında mağaranın girişine yakın konumlandılar. Gün iyice çekilmeden , "Kanat" adını verdiği çadırını kimsenin yardımı olmadan kurup, içine iyice yerleşti. Gün boyu gerek yolculuktan gerekse diğer ekibe yardıme tmek için koşuşturup durduğundan yorulmuştu epeyce. Bedenini uykuya teslim etmek için sabırsızlanıyordu. Uykunun uygunluğuna teslim olurken; kendisine gerçek olduğuna yemin edebileceği bir düş göreceğinden hiç haberi yoktu. tatlı yorgunluğunu mutlulukla harmanlamıştı, ve göz kapakları git gide ağırlaşıyor, gözlerine küçük uyku dikencikleri batıyordu...
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ekrem Hala Sercan'a Şehrengiz Mağarasında Ervin'in bulduğu parşömenin öyküsünü anlatıyordu. Oysa Ervin herşeyi gün gibi anımsıyordu. Hatta Rüyasını bile, her bir anını, her bir karesini..Rüyasında Ervin, ruhunun yada enerjisinin vücudundan yavaş yavaş ayrıştığını, tıpkı filmlerdeki ucuz efektlerle yapılan ruhu bedenden ayırılması gibi bedeninden ayrılıp havalandı. Kanat'tan, yattığı çadırdan bir kaç metre yukarıda durdu. O kadar hafifti ki, kendisini havada tutunmuş bir toz zerreciği gibi hissetti. Bulunduğu yerden bedenini görebiliyordu. Kendisini çok huzurlu ve ve mutlu hissediyordu Ervin. "Mutluluktan uçmak , buna deniyor herhalde", diye düşünmüştü kendine kendine gülümseyip.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Kendisini uyurken seyrettiğini o ilk anla başlamıştı herşey. Çadırın içindeydi ve uzanmıştı. Bir kolunu başının altına almış diğer elini ise bacaklarının arasına yerleştirmişti. Yüzünde tuhaf masum bir ifade vardı. Derken kafasını kaldırdı. Bir kaç “şey”in kendisine doğru geldiğini 'hissetti'. İki kişiydi gelenler. Onları kafasını ne tarafa çevirirse çevirsin göremiyordu, çok hızlıydılar ve görüş alanından hemen çıkıyorlardı ama varlıklarını tamamiyle hissediyordu Ervin.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sonra bedeninin bulunduğu yere doğru iki pırıl pırıl nur –ışık huzmesinin nüzul ettiğini gördü. Ve hemen ardından “O” sesi duydu. Çadırında yatıp uyurken bedeninin hemen baş ucuna sağlı sollu yerleşen bu iki nurani varlıktan biri; kulağına eğilmiş O'na açık ve net bir şekilde şöyle diyordu:” Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Ben bir gece kendimi Kâbe'nin yanında gördüm, derken gözüm, erkek esmeri olarak gördüğüm kimselerin en güzeli olan karayağız bir zata ilişti. Onun, gördüğüm saçların en güzelinden, taranmış ve suları damlayan bir halde, uzunca saçları. O, iki zata (yahut iki kişinin omuzlarına) dayanmış olarak Beyti tavaf ediyordu. (Orada bulunanlara:) Bu kimdir? diye sordum. Bu, Meryem oğlu Mesih'tir denildi. Sonra birdenbire gayet kıvırcık saçlı, sağ gözü şaşı, sanki salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi gibi, börtlek gözlü birisiyle karşılaştım. Bu kimdir? diye sordum. İşte bu, Mesih Deccal'dir denildi."
Sercan’la ilk karşılaştığında anımsadığı güne gitti Ervin... Ekrem yaşadığı , başından geçen olayı Sercan’a anlatırken; hafızası onu alıp geçmişin gömülü izlerine geri taşımıştı sanki. İşte görüyordu zihninde:Koyu bordo renkli Brodway marka arabası evlerinin önündeydi. Babası hazırlanmış, bagaja eşyalarını yerleştiriyordu sabah henüz o günün güneşiyle tanışmamışken. Hemen şoför koltuğunun yanında –emniyet kemeri bağlı olmak koşuluyla –kendisi için ayrılan yardımcı pilot koltuğuna benzettiği ön koltuğa oturur; biner binmez derin bir nefes alırdı gözlerini sımsıkı kapatıp başını arkaya doğru yaslayarak. Benzin kokusu ciğerlerine dolarken garip bir haz duyardı iliklerine kadar. Kokulara olan ilgisi burdan kaynaklanıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Hazır mısın” diye sormuştu babası. Bu kez gidecekleri keşf gezisi Sehrengiz Mağarasının keşif gezisiydi. İnsanlar için oldukça uzun bir zaman sonra ilk defa girilecek bir mağaraydı şehrengiz mağarası. !6 yaşını henüz doldurmamış bir delikanlının bu ayrıcalığı tatması hayatın kendisine sunduğu bir şans gibiydi Ervin'e göre.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra – her ne kadar camdan arabanın hızıyla değişen manzarayı film gibi seyretmek hoşuna gidiyorduysa da- uyuyakaldığı için güneşin batmasına yakın saatlerde babasının omzuna dokunuşuyla sersem sersem gözlerini açmıştı. Geldikleri yer eskilerin symirna dedikleri bir şehrin eteklerinde Bayındır Han tarafındna kurulu tuhaf küçük bir kasabanın dik yamaçlı dağıydı. Potomoz Dağı. Dağın neredeyse yarısına kadar araba ile gidiliyor ardından arabalar dik yamacın eteğinde bırakılıyor ve yola dar küçük sıska bir patikadan yaya olarak devam edilebiliyordu. Herkes sırtlandıkları eşyalarıyla yorucu tırmanışa hazır; dağın tepesindeki mağarayı keşfetmek adına yola koyuldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Dağın tepesine vardıkalrında mağaranın girişine yakın konumlandılar. Gün iyice çekilmeden , "Kanat" adını verdiği çadırını kimsenin yardımı olmadan kurup, içine iyice yerleşti. Gün boyu gerek yolculuktan gerekse diğer ekibe yardıme tmek için koşuşturup durduğundan yorulmuştu epeyce. Bedenini uykuya teslim etmek için sabırsızlanıyordu. Uykunun uygunluğuna teslim olurken; kendisine gerçek olduğuna yemin edebileceği bir düş göreceğinden hiç haberi yoktu. tatlı yorgunluğunu mutlulukla harmanlamıştı, ve göz kapakları git gide ağırlaşıyor, gözlerine küçük uyku dikencikleri batıyordu...
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ekrem Hala Sercan'a Şehrengiz Mağarasında Ervin'in bulduğu parşömenin öyküsünü anlatıyordu. Oysa Ervin herşeyi gün gibi anımsıyordu. Hatta Rüyasını bile, her bir anını, her bir karesini..Rüyasında Ervin, ruhunun yada enerjisinin vücudundan yavaş yavaş ayrıştığını, tıpkı filmlerdeki ucuz efektlerle yapılan ruhu bedenden ayırılması gibi bedeninden ayrılıp havalandı. Kanat'tan, yattığı çadırdan bir kaç metre yukarıda durdu. O kadar hafifti ki, kendisini havada tutunmuş bir toz zerreciği gibi hissetti. Bulunduğu yerden bedenini görebiliyordu. Kendisini çok huzurlu ve ve mutlu hissediyordu Ervin. "Mutluluktan uçmak , buna deniyor herhalde", diye düşünmüştü kendine kendine gülümseyip.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Kendisini uyurken seyrettiğini o ilk anla başlamıştı herşey. Çadırın içindeydi ve uzanmıştı. Bir kolunu başının altına almış diğer elini ise bacaklarının arasına yerleştirmişti. Yüzünde tuhaf masum bir ifade vardı. Derken kafasını kaldırdı. Bir kaç “şey”in kendisine doğru geldiğini 'hissetti'. İki kişiydi gelenler. Onları kafasını ne tarafa çevirirse çevirsin göremiyordu, çok hızlıydılar ve görüş alanından hemen çıkıyorlardı ama varlıklarını tamamiyle hissediyordu Ervin.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sonra bedeninin bulunduğu yere doğru iki pırıl pırıl nur –ışık huzmesinin nüzul ettiğini gördü. Ve hemen ardından “O” sesi duydu. Çadırında yatıp uyurken bedeninin hemen baş ucuna sağlı sollu yerleşen bu iki nurani varlıktan biri; kulağına eğilmiş O'na açık ve net bir şekilde şöyle diyordu:” Allah Resulü (a.s.) şöyle buyurmuştur: "Ben bir gece kendimi Kâbe'nin yanında gördüm, derken gözüm, erkek esmeri olarak gördüğüm kimselerin en güzeli olan karayağız bir zata ilişti. Onun, gördüğüm saçların en güzelinden, taranmış ve suları damlayan bir halde, uzunca saçları. O, iki zata (yahut iki kişinin omuzlarına) dayanmış olarak Beyti tavaf ediyordu. (Orada bulunanlara:) Bu kimdir? diye sordum. Bu, Meryem oğlu Mesih'tir denildi. Sonra birdenbire gayet kıvırcık saçlı, sağ gözü şaşı, sanki salkımındaki emsalinden dışarı çıkmış iri bir üzüm tanesi gibi, börtlek gözlü birisiyle karşılaştım. Bu kimdir? diye sordum. İşte bu, Mesih Deccal'dir denildi."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)
B'ölüm -42- (önceki bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -42-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(41.den devam)
Sercan, kendisine düpedüz "Jaws'lamak ne demek?", diye sormuştu.Hem de Sercan'a, "Dur bakalım; Ekrem'i bozayım hikayesi bitince , bak nasıl jaws'layacak", demeyi düşündükten hemen sonra. Duymuştu bunu. Kesinlikle duymuştu. Ama beyninde mi yankılanmıştı ses, yoksa kulağıyla mı duymuştu? Anımsamaya çalıştı. Yüzü de aklı kadar karışıktı Ervin'in..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
'Kulağıyla duysa, duyma algısı fiziksel bir algıdır, başka seslerde olurdu', diye düşündü. Ama Sercan'ın cümlesini duyduğunda sadece,o tek sesi biraz da ekolu olarak duymuştu . Ya da şimdi mi öyle geliyordu?
"Sakin olmalısın, beni sadece sen duyuyorsun"
Ses ,Sercan'ın sesi; yine beyninde duyunca Ervin, dönüp Sercan'la göz göze geldi şaşkın bakışlarıyla. Ardından kendisini dikkatle inceleyen Ekrem'e döndü. Ekrem'le göz göze geldi.
"Ah, yani ..şey..Doktor Eko..öyle düşündüm. Yani öyle demeyi düşündüm ..Söylemedim tabiyki, hem söylesem sen duyardın ki", dedi kekeleyerek ve gülümseyeme çalışarak. Aklı iyiden iyiye karışmıştı. Sercan'ın yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Alnında oluşan iri ter damlacığını parmağının ucuyla sildi. Belli ki Sercan 'Garip' birisiydi. 'Tuhaf' bir şekilde hissediyordu bunu. Bu tuhaflığın iyi mi kötü mü olduğunu anlamaya çalışıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan, "kötü biri değilim. Lütfen..Bana inan..Bu, aramızdaki telepatik iletişim. Ürkmene gerek yok, sadece şimdilik kimseye bahsetme lütfen.." dedi. Ses yankılanırken beyninde, Ekrem, çoktan Sercan'a dönmüş, Ervin'in Hukato harfiyle başlayan parşömeni nasıl bulduğunu anlatmaya koyulmuştu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Evet , sayın OKU'yucu. Sercan'ın başka bir boyuttan geldiğini biliyorsun. Farklı bir boyutun da kendisine göre farklılıkları olmalı değil mi? Sercan'ın telepati kurma yeteneği aslında yeteneklerinden sadece biri. Daha pek çok yeteneğiyle tanışacaksın zamanla. Hmm, telepati nedir?. Sende bu yetenek var mı? Buyur bakalım, neymiş ne değilmiş bu telepati, birlikte bakalım..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Telepati hakkında bugüne dek en geçerli kanıtların elde edildiği "ganzfeld" deneyleri meşhurdur. Sözcük, Almanca'da "tüm alan" anlamına gelir. 1970'li yılların ortalarında, meditasyon yapan insanların telepatik deneyimleriyle ilgili raporlar, zihinsel konularda araştırma yapan bilim insanlarının merakını uyandırmıştı. Raporlar, telepatinin insanlar arasında iletişim sağlayan sinyaller içerebileceği düşüncesini doğurdu. Sinyallerin normal beyinsel çalışma ile algılanamayacak kadar belirsiz olduğu, meditasyon gibi çalışmaların ise algılanmalarını kolaylaştırabileceği düşünülüyordu. Bu düşünce, ışık, ses ve sıcaklığı kapsayan bir "tüm alan"da rahatlayan insanlar üstünde deneyler yapılmasına yol açtı. Deneylerden sonra "ganzfeld", telepatinin test edilmesinde en popüler yöntem haline geldi.Ganzfeld deneylerinde, katılımcılar, özel olarak yalıtılmış bir odada 45 dakika boyunca yumuşak bir koltukta oturup, kulaklıkla rahatlatıcı sesler dinliyorlar. Bu sırada, gözlerinde yalnızca yumuşak pembe ışık geçiren filtreler bulunuyor.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İnanmıyorsanız buyrun, çıldırmış olduğunuzu düşünmeyecekleri bir yerde ve en az sizin kadar meraklı ve cesur bir arkadaşınızı mesela evinizde telepati gücünüzü test edin..
Telepati ile ilgili ikna edici kanıtlar, ancak otomatik ganzfeld deneyleri gibi titizlikle hazırlanmış deneylerde elde edilebilir. Yine de, evinizde iskambil kâğıtları, rahat bir koltuk ve "yollayıcı" olmayı kabul eden bir arkadaşınızla basit bir deney yapabilirsiniz.
Bunun için sıradan bir iskambil destesinden as, dört, on ve papazları ayırın. Size yardım eden kişi bunları karıştırsın. Siz de başka bir odada (kartlarla ilgili ipucu almamak için), rahat bir koltuğa oturun. 15 dakika gözleriniz kapalı, nefes alıp vermeye odaklanın. Burada amaç, telepatik sinyalleri algılamak için zihninizi boşaltmak. Daha sonra "yollayıcı" kartlara konsantre olarak, üzerlerindeki resimleri iletmeye çalışsın. Birkaç dakika sonra, iletilen kartın hangisi olduğunu söyleyebilmelisiniz. Bu sırada yardımcınız doğru ve yanlış tahminleri not etsin. 16 kart bittikten sonra kartları karıştırıp, deneyi üç defa daha tekrarlayın. Rastlantısal tahmin yapılırsa, 64 tahmin içinde 16 civarında doğru bilme olasılığı var. 23 ya da daha fazla doğru ise, bilim dünyasınca istatistiksel açıdan anlamlı bulunabilecek kanıt olacaktır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑( Devam edecek)
Sercan, kendisine düpedüz "Jaws'lamak ne demek?", diye sormuştu.Hem de Sercan'a, "Dur bakalım; Ekrem'i bozayım hikayesi bitince , bak nasıl jaws'layacak", demeyi düşündükten hemen sonra. Duymuştu bunu. Kesinlikle duymuştu. Ama beyninde mi yankılanmıştı ses, yoksa kulağıyla mı duymuştu? Anımsamaya çalıştı. Yüzü de aklı kadar karışıktı Ervin'in..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
'Kulağıyla duysa, duyma algısı fiziksel bir algıdır, başka seslerde olurdu', diye düşündü. Ama Sercan'ın cümlesini duyduğunda sadece,o tek sesi biraz da ekolu olarak duymuştu . Ya da şimdi mi öyle geliyordu?
"Sakin olmalısın, beni sadece sen duyuyorsun"
Ses ,Sercan'ın sesi; yine beyninde duyunca Ervin, dönüp Sercan'la göz göze geldi şaşkın bakışlarıyla. Ardından kendisini dikkatle inceleyen Ekrem'e döndü. Ekrem'le göz göze geldi.
"Ah, yani ..şey..Doktor Eko..öyle düşündüm. Yani öyle demeyi düşündüm ..Söylemedim tabiyki, hem söylesem sen duyardın ki", dedi kekeleyerek ve gülümseyeme çalışarak. Aklı iyiden iyiye karışmıştı. Sercan'ın yüzüne bakmamaya çalışıyordu. Alnında oluşan iri ter damlacığını parmağının ucuyla sildi. Belli ki Sercan 'Garip' birisiydi. 'Tuhaf' bir şekilde hissediyordu bunu. Bu tuhaflığın iyi mi kötü mü olduğunu anlamaya çalışıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan, "kötü biri değilim. Lütfen..Bana inan..Bu, aramızdaki telepatik iletişim. Ürkmene gerek yok, sadece şimdilik kimseye bahsetme lütfen.." dedi. Ses yankılanırken beyninde, Ekrem, çoktan Sercan'a dönmüş, Ervin'in Hukato harfiyle başlayan parşömeni nasıl bulduğunu anlatmaya koyulmuştu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Evet , sayın OKU'yucu. Sercan'ın başka bir boyuttan geldiğini biliyorsun. Farklı bir boyutun da kendisine göre farklılıkları olmalı değil mi? Sercan'ın telepati kurma yeteneği aslında yeteneklerinden sadece biri. Daha pek çok yeteneğiyle tanışacaksın zamanla. Hmm, telepati nedir?. Sende bu yetenek var mı? Buyur bakalım, neymiş ne değilmiş bu telepati, birlikte bakalım..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Telepati hakkında bugüne dek en geçerli kanıtların elde edildiği "ganzfeld" deneyleri meşhurdur. Sözcük, Almanca'da "tüm alan" anlamına gelir. 1970'li yılların ortalarında, meditasyon yapan insanların telepatik deneyimleriyle ilgili raporlar, zihinsel konularda araştırma yapan bilim insanlarının merakını uyandırmıştı. Raporlar, telepatinin insanlar arasında iletişim sağlayan sinyaller içerebileceği düşüncesini doğurdu. Sinyallerin normal beyinsel çalışma ile algılanamayacak kadar belirsiz olduğu, meditasyon gibi çalışmaların ise algılanmalarını kolaylaştırabileceği düşünülüyordu. Bu düşünce, ışık, ses ve sıcaklığı kapsayan bir "tüm alan"da rahatlayan insanlar üstünde deneyler yapılmasına yol açtı. Deneylerden sonra "ganzfeld", telepatinin test edilmesinde en popüler yöntem haline geldi.Ganzfeld deneylerinde, katılımcılar, özel olarak yalıtılmış bir odada 45 dakika boyunca yumuşak bir koltukta oturup, kulaklıkla rahatlatıcı sesler dinliyorlar. Bu sırada, gözlerinde yalnızca yumuşak pembe ışık geçiren filtreler bulunuyor.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İnanmıyorsanız buyrun, çıldırmış olduğunuzu düşünmeyecekleri bir yerde ve en az sizin kadar meraklı ve cesur bir arkadaşınızı mesela evinizde telepati gücünüzü test edin..
Telepati ile ilgili ikna edici kanıtlar, ancak otomatik ganzfeld deneyleri gibi titizlikle hazırlanmış deneylerde elde edilebilir. Yine de, evinizde iskambil kâğıtları, rahat bir koltuk ve "yollayıcı" olmayı kabul eden bir arkadaşınızla basit bir deney yapabilirsiniz.
Bunun için sıradan bir iskambil destesinden as, dört, on ve papazları ayırın. Size yardım eden kişi bunları karıştırsın. Siz de başka bir odada (kartlarla ilgili ipucu almamak için), rahat bir koltuğa oturun. 15 dakika gözleriniz kapalı, nefes alıp vermeye odaklanın. Burada amaç, telepatik sinyalleri algılamak için zihninizi boşaltmak. Daha sonra "yollayıcı" kartlara konsantre olarak, üzerlerindeki resimleri iletmeye çalışsın. Birkaç dakika sonra, iletilen kartın hangisi olduğunu söyleyebilmelisiniz. Bu sırada yardımcınız doğru ve yanlış tahminleri not etsin. 16 kart bittikten sonra kartları karıştırıp, deneyi üç defa daha tekrarlayın. Rastlantısal tahmin yapılırsa, 64 tahmin içinde 16 civarında doğru bilme olasılığı var. 23 ya da daha fazla doğru ise, bilim dünyasınca istatistiksel açıdan anlamlı bulunabilecek kanıt olacaktır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑( Devam edecek)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

