๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑B'ölüm -XXVIII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 27'den devam)
Ervin bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar vardır. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. Ervin bulgaristanda doğmuş olmasına rağmen türk olmalarından dolayı gördükleri baskı ve zülmler nedeniyle türkiyeye göç etmek zorunda kalmışlardı. Çocukluğuna dair yaşadığı hemen herşeyi gerisinde bırakarak. Büyüdüğü rutubet kokusunu annesinin yaptığı güzel yemeklerin kokusunun bastırdığı iki katlı küçük ama güzel o müstakil yaşlı evi, bahçesinde babasının kurduğu portakal ağcındaki salıncağı, o ağaca kış geceleri bakıp çıplak dallarının üşüyüp üşümediğini merak edişini, ablasıyla oynadıkları saklambaç, elim sende oyunlarını..Bir keresinde ağaca yuva yapmış olan kırlangıç yuvasının sonbaharın gelmesiyle birlikte göç eden kuşun terk etmesiyle bomboş kalmasını anlayamamışlığını…
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İlk okulda annesine benzeyen güler yüzlü kızıl kıvırcık saçlı öğretmeni Maria’yı, çilleri yüzünden diğer çocukların alay ettiği koşu yarışı yaparken düşüp de dizini kanattığında bile ağlamayan içine kapanık arkadaşı Erkan’ı, komşularının ikiz çocukları Georgie ile Jeson'u , bakkalın sümüklü kızı Hülya’yı; babasının üçüncü yaş gününde kendisine aldığı kırmızı 3 tekerlekli bisikletini, beş yaşına kadar kendisine eşlik eden sonra tavan arasında bir yerde kaybettiği en sevdiği oyuncak ambulansını ve o oyuncakla ilgili düşlerini-ki hemşire olan annesin gibi o da büyüyecek ve de doktor olup oyuncak ambulansının gerçeğinde taşınan insanlara yardım edecekti-. Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
XV.yydan itibaren Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan’a Anadolu’dan gelen Türkleri yerleştirmeye başlamıştı. 1878. Önce Ayastefanos Antlaşması (geçersiz), daha sonra Berlin Antlaşması ile Bulgaristan, özerk devlet oldu.1908. Osmanlı İmparatorluğunda Meşrutiyetin ilanı ile Bulgaristan tam bağımsızlık kazandı. 1940. Bulgaristan, Türklerin çoğunlukta olduğu Dobruca’yı tekrar ele geçirdi. Bu bölgede, Türkçe konuşan ayrıca iki Türk kökenli azınlık daha yaşamaktaydı: Tatarlar ve Gagavuzlar (toplam 7000 kişi). 1984.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Jivkov yönetimi altında Türk azınlığa yönelik ilk asimilasyon programına başladı. Bulgaristan Türkleri zorla “Bulgarlaştırılma”ya başlamıştı. Önce Türk halka ve köylerine “has” Bulgar isimleri verildi. Sonra Türkçe isimler yasaklandı. Bulgar Devleti, Türkleri artık milli bir azınlık olarak tanımadığını ilan etti. Hükümetin iddiasına göre, Bulgaristan’daki Müslümanlar, Osmanlı tarafından zorla İslam dinine sokulmuş Bulgarlardan inmekteydi. Böylece Meriç’in her iki tarafında yaşayan Türkler tarafından kesinlikle onaylanmayan, resmi “Bulgar Türkü” tabiri doğmuş oldu. Nisan 1986. Jivkov yönetimi aşağıdaki tedbirleri aldı:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
1. Türkçe isimleri Slav isimlerine çevirmek,
2. Kamu alanlarında Türkçe konuşulmasını yasaklamak,
3. Türk-Müslüman azınlığı, yaşadığı “karma bölgeler”den alıp Bulgarların çoğunluk olduğu bölgelere yerleştirmek (bu, Türk cemaatinin bütünlüğünü bozmaya yönelik bir tedbirdi),
4. İslam ibadeti özgürlüğünü kısıtlamak,
5. Türk azınlığa karşı sosyal baskı uygulamak (işsizlik) ve böylece Türkleri Türkiye’ye göçe zorlamak.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu tedbirler yaklaşık 1.5 milyon insanı madur etti. Bu insanların büyük kısmı dayatılan bu tedbirleri kabul etti. Bazı Türk entellektüelleri yetkililerle işbirliği yaptı. Diğerleri yasadışı direniş örgütleri kurdu. İşte bu örgütler, komünizmin düşmesinden sonra, şimdiki siyasi parti Hak ve Özgürlükler Hareketine (HÖH) dönüştü. 1989 yazı. İkinci asimilasyon programı, Türklerin kitleler halinde Türkiye’ye göç etmesine sebebiyet verdi. Yeni tedbirler Bulgaristan’daki muhalif hareketleri hızlandırdığı gibi dünya kamuoyunda yapılan eleştirileri de arttırdı. Bu yıl içerisinde en büyük Türk göçü dalgası yaşandı: Toplam 310 bin Türk, Jivkov yönetiminin asimilasyon kampanyaları sonucundan Bulgaristan’ı terk etmek zorunda kalıp Turgut Özal’ın kişisel gayretleriyle Türkiye’ye yerleştirildi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑ ( arkası yarın)
B'mlüm -27-(26. Bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXVII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(dünden devam)
Bu hazine, filanca şehre filanca kişinin evinde gizli, git onu al!" Derviş, ertesi sabah uynadığında bu gördüğü garip rüyasından bir hayli etkilenmişti. Ama sonunda ilginç bir rüya olduğunu düşündü ve güncel yaşantısına geri döndü. Aynı gece, aynı rüyayı yeniden gördü Derviş. Filanca şehirde, filancanın evine gitmesi gerektiğinin altı çizilerek. Üçüncü günde aynı rüyayı görünce Derviş, bunda bir hikmet olduğunu ve de mutlaka kendi şehrine çoook uzak olan o şehre gitmeye ve o şahısın evini bulup, kendisi için Allah'ın cc bahşettiği hazineyi almaya karar verdi. Yola koyuldu bu kararla birlikte. Uzun uzun günler ve geceler boyunca, soğuk,sıcak demeksizin yolculuğuna bütün sıkıntıları katlanarak devam etti. Soyuldu hırsızlar tarafından, gaspçılar tarafından eşkiyalar tarafından tartaklandı, aç ve susuz kaldı ama vazgeçmedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Nihayet rüyasında kendisine söylenen şehre geldiğinde, aradığı şahsın evini de sora sora buldu ve o eve girdi. Şehir de ev de tıpkı rüyasında kendisine söylendiği gibi "var"dı. Bu cesaretini körüklemişti ve kazmayı evin tam ortasına vurup kendisi için hazırlnana ve haber verilen hazineyi çıkartmaya davranıyordu ki, bekçi çıkageldi. "Evimde ne arıyorsun bre hırsız mısın yoksa?" İzbandut gibi bir bekçinin elinden öyle bir dayak yedi ki derviş artık dayanacak gücü de kalmadığı için herşeyi anlatmaya karar verdi. "Ben hırsız değilim. Sadece bir rüya gördüm ve.." Başından geçenleri tek tek gözü yaşlı anlatmaya koyuldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sözünü bitirdiğinde Bekçi yumuşamış bir tavırla Dervişe;" anlıyorum, hırsız felan değil de be adam sen aptalmısın? İnsan hiç bir rüyanın peşine takılıp da bunca zahmet, eziyet ,çile çeker mi? Ben de senin gördüğün rüyanın aynısını 30 senedir her gece görürüm, yalnız tek bir farkla ,"filanca şehirde, filanca kişinin evinde" , diye ama sabah uyandığımda rüyadır der unutum" dedi. Derviş, o anda öyle bir şey anladı ki, bekçiye sarılıp helallik alarak sevinçle kendi şehrine dönmek üzere yola koyuldu. Çünkü Bekçinin 30 senedir rüyasında gördüğü şehir kendi şehri, gördüğünü söylediği ev de kendisinin eviydi. Sırf bu bilgiyi anlamak için bile yaşadığı zahmetlerin hepsine kesinlikle değerdi"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, Ne arıyorsan kendinde ara, demiş Mevlana dedi gülümseyerek. Sercan Mevlana ismini duyunca içinden , insanların kalbinin olduğu yerden ılık bir duygunun aktığını hissetti. Bu yüzden bu ismi hafıza deposuna kazıdı araştırıp öğrenmek için daha sonra.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin'e dönecek olursak, O ;bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar olduğunu biliyordu bir şekilde. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. O mağaranın kendisine has kokusu, karanlığı,dokusu, sesleri ve seslerin yankılanışı kişiliğini şekillendirken, kendisinin birden bire bulduğu o "şey"in hayatını bu kadar değiştireceğini bilmiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Arkası yarın)
"Sevgililer Günü dolayısıyla kitaptan bağımsız bir alıntı yapacağım, 14 gün, her bir gün için Divan-ı Kebir adlı eserinden Mevlana'nın Rubailerinden seçtiğim 14 maddeyi okuyuculara hediye edeceğim. Mevlana Hazretlerinin büyük aşkı, dostu, üstadı Şems'e yazıp adadığı Divan-ı Kebir, sırlarla dolu bir kitaptır. Ve sevgili'ye verilebilecek, sevdiklerinize verilebilecek, kendinize verilebilecek en güzel hediyelerden biridir..Sevgililer Gününüz kutlu olsun. Güneş Ener"
1
Ey gece, neşelisin, hep böyle neşeli gel, neşeli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın gitsin, dostun yüzünün güzelliğinden, hatırında öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa gel, benim hatırıma gir!
2
Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak.
3
Bir kurnazlık sarhoş ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı orada mıdır? Ya maksadıma erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da vereyim, elden çıkarayım gitsin.
4
Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neşelensin, söyledikçe söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi sekerler çiğnesin, ballar yesin.
5
Aşık, bütün yıl sarhoş olmalıdır. "Ayıplayan olur mu?" diye düşünmeme-lidir. Aşık. coşkun olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne olursa olsun!" der işin içinden çıkarız.
6
Omür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.
7
Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmişiz, gece, bulutlu bir gece... Allah'ın denizinde Allah'ın lütfu ile, onun ihsan ettiği güçle, başarıyla gemimizi sürüp durmadayız.
8
Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Şarab kadehini eline almıştı... Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize şarab sunarsın."
9
Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece harabata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.
10
Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti ateşiyle yaktı, eritti.
11
Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.
12
Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolaşan ay senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi, al yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden değil, senin sapsarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.
13
Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını başından alan nergis gözlerini seyretmedik... Vefa gibi halktan gizlenmişsin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını görmedik.
14
Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayağını bassan, sevine sevine o yerin toprağı oluruz. Sevgilim, aşıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim?
---------
**(Gene gel! Gene gel! Her ne isen olduğun gibi gene gel! Hakk'ı tanımıyorsan, ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan gene gel... Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi değildir. Yüz kere tövbeni bozmuşsan gene gel!.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Şemsî 1342 (1963) senesinde Tahran'da bastırdığı ve benim tercümeme esas teşkil eden Ruba 'î Dtvanı'nda ve bendenizde bulunan başka yazma ruba'îler arasında bulamadığım bu ruba'înin Hz. Mevlana'ya ait olmadığını soyleyenler varsa da, Mevlana'dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin başka güzel şiirleri yokmuş gibi hep bu ruba'i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba'î:
"Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.
Hoşumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmuşsan yine gel!" sözü, "Ümitsizliğe kapılma! Allah'ın rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.
Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)'in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk'a karşı küstahlık olduğunu elbette bilmektedir.
Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde günahlardan tövbe eden kişi, adeta Allah ile alay etmiş olur."
Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuşlardır.
İran'ın yetişirdiği en büyük şairlerden Şîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah olduğunu anlatmak için miibalağalı bir ifade ile:
"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim şerîatimizde bundan başka bir günah yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap!" mı demek istemiştir? Yukarıdaki ruba'îyi okurken bu husüsu da düşünmek gerekir. )
Bu hazine, filanca şehre filanca kişinin evinde gizli, git onu al!" Derviş, ertesi sabah uynadığında bu gördüğü garip rüyasından bir hayli etkilenmişti. Ama sonunda ilginç bir rüya olduğunu düşündü ve güncel yaşantısına geri döndü. Aynı gece, aynı rüyayı yeniden gördü Derviş. Filanca şehirde, filancanın evine gitmesi gerektiğinin altı çizilerek. Üçüncü günde aynı rüyayı görünce Derviş, bunda bir hikmet olduğunu ve de mutlaka kendi şehrine çoook uzak olan o şehre gitmeye ve o şahısın evini bulup, kendisi için Allah'ın cc bahşettiği hazineyi almaya karar verdi. Yola koyuldu bu kararla birlikte. Uzun uzun günler ve geceler boyunca, soğuk,sıcak demeksizin yolculuğuna bütün sıkıntıları katlanarak devam etti. Soyuldu hırsızlar tarafından, gaspçılar tarafından eşkiyalar tarafından tartaklandı, aç ve susuz kaldı ama vazgeçmedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Nihayet rüyasında kendisine söylenen şehre geldiğinde, aradığı şahsın evini de sora sora buldu ve o eve girdi. Şehir de ev de tıpkı rüyasında kendisine söylendiği gibi "var"dı. Bu cesaretini körüklemişti ve kazmayı evin tam ortasına vurup kendisi için hazırlnana ve haber verilen hazineyi çıkartmaya davranıyordu ki, bekçi çıkageldi. "Evimde ne arıyorsun bre hırsız mısın yoksa?" İzbandut gibi bir bekçinin elinden öyle bir dayak yedi ki derviş artık dayanacak gücü de kalmadığı için herşeyi anlatmaya karar verdi. "Ben hırsız değilim. Sadece bir rüya gördüm ve.." Başından geçenleri tek tek gözü yaşlı anlatmaya koyuldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sözünü bitirdiğinde Bekçi yumuşamış bir tavırla Dervişe;" anlıyorum, hırsız felan değil de be adam sen aptalmısın? İnsan hiç bir rüyanın peşine takılıp da bunca zahmet, eziyet ,çile çeker mi? Ben de senin gördüğün rüyanın aynısını 30 senedir her gece görürüm, yalnız tek bir farkla ,"filanca şehirde, filanca kişinin evinde" , diye ama sabah uyandığımda rüyadır der unutum" dedi. Derviş, o anda öyle bir şey anladı ki, bekçiye sarılıp helallik alarak sevinçle kendi şehrine dönmek üzere yola koyuldu. Çünkü Bekçinin 30 senedir rüyasında gördüğü şehir kendi şehri, gördüğünü söylediği ev de kendisinin eviydi. Sırf bu bilgiyi anlamak için bile yaşadığı zahmetlerin hepsine kesinlikle değerdi"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, Ne arıyorsan kendinde ara, demiş Mevlana dedi gülümseyerek. Sercan Mevlana ismini duyunca içinden , insanların kalbinin olduğu yerden ılık bir duygunun aktığını hissetti. Bu yüzden bu ismi hafıza deposuna kazıdı araştırıp öğrenmek için daha sonra.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin'e dönecek olursak, O ;bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar olduğunu biliyordu bir şekilde. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. O mağaranın kendisine has kokusu, karanlığı,dokusu, sesleri ve seslerin yankılanışı kişiliğini şekillendirken, kendisinin birden bire bulduğu o "şey"in hayatını bu kadar değiştireceğini bilmiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Arkası yarın)
"Sevgililer Günü dolayısıyla kitaptan bağımsız bir alıntı yapacağım, 14 gün, her bir gün için Divan-ı Kebir adlı eserinden Mevlana'nın Rubailerinden seçtiğim 14 maddeyi okuyuculara hediye edeceğim. Mevlana Hazretlerinin büyük aşkı, dostu, üstadı Şems'e yazıp adadığı Divan-ı Kebir, sırlarla dolu bir kitaptır. Ve sevgili'ye verilebilecek, sevdiklerinize verilebilecek, kendinize verilebilecek en güzel hediyelerden biridir..Sevgililer Gününüz kutlu olsun. Güneş Ener"
1
Ey gece, neşelisin, hep böyle neşeli gel, neşeli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın gitsin, dostun yüzünün güzelliğinden, hatırında öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa gel, benim hatırıma gir!
2
Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak.
3
Bir kurnazlık sarhoş ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı orada mıdır? Ya maksadıma erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da vereyim, elden çıkarayım gitsin.
4
Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neşelensin, söyledikçe söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi sekerler çiğnesin, ballar yesin.
5
Aşık, bütün yıl sarhoş olmalıdır. "Ayıplayan olur mu?" diye düşünmeme-lidir. Aşık. coşkun olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne olursa olsun!" der işin içinden çıkarız.
6
Omür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.
7
Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmişiz, gece, bulutlu bir gece... Allah'ın denizinde Allah'ın lütfu ile, onun ihsan ettiği güçle, başarıyla gemimizi sürüp durmadayız.
8
Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Şarab kadehini eline almıştı... Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize şarab sunarsın."
9
Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece harabata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.
10
Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti ateşiyle yaktı, eritti.
11
Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.
12
Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolaşan ay senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi, al yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden değil, senin sapsarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.
13
Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını başından alan nergis gözlerini seyretmedik... Vefa gibi halktan gizlenmişsin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını görmedik.
14
Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayağını bassan, sevine sevine o yerin toprağı oluruz. Sevgilim, aşıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim?
---------
**(Gene gel! Gene gel! Her ne isen olduğun gibi gene gel! Hakk'ı tanımıyorsan, ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan gene gel... Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi değildir. Yüz kere tövbeni bozmuşsan gene gel!.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Şemsî 1342 (1963) senesinde Tahran'da bastırdığı ve benim tercümeme esas teşkil eden Ruba 'î Dtvanı'nda ve bendenizde bulunan başka yazma ruba'îler arasında bulamadığım bu ruba'înin Hz. Mevlana'ya ait olmadığını soyleyenler varsa da, Mevlana'dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin başka güzel şiirleri yokmuş gibi hep bu ruba'i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba'î:
"Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.
Hoşumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmuşsan yine gel!" sözü, "Ümitsizliğe kapılma! Allah'ın rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.
Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)'in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk'a karşı küstahlık olduğunu elbette bilmektedir.
Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde günahlardan tövbe eden kişi, adeta Allah ile alay etmiş olur."
Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuşlardır.
İran'ın yetişirdiği en büyük şairlerden Şîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah olduğunu anlatmak için miibalağalı bir ifade ile:
"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim şerîatimizde bundan başka bir günah yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap!" mı demek istemiştir? Yukarıdaki ruba'îyi okurken bu husüsu da düşünmek gerekir. )
B'ölüm -26-
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXVI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Önceki bölümden devam)
Kendisine açıklama yapan genci bir yerlerden tanıyordu sanki Sercan. Nereden tanıdığını bir türlü anımsayamasa da, sanki onun ruhuna aşinaydı. Kendisine; gülümseyen pırıl pırıl gözlerle bakan 23 yaşlarında kumral, ne çok kısa ne çok uzun, orantılı boyu , atletik yapılı, yunanlıların olimpiyat atletlerine benzeyen sağlık ve dirimsellik çağrıştıran görünümü, masum bir çocuk simasından, bebeksi yüzü ile saçlarının kıvırcıklığı, yüzüne hareket getiren bu gencin, alelade biri olmadığını, yakışıklı, estetik olmasının ötesinde kişiliğinin derinliklerinde daha "özel" bir yanı olduğunu seziyordu . Ervin, yakası suni kürkten yapılma kahverengi pardösüsünü çıkartmadan önce çapraz astığı heybeyi andıran gece mavisi kadife çantasını, boynundan kurtarıp oturdu. Çantasından gümüş sigara tablasını çıkarttı, telefonunu ve sürekli yanında taşıdığı –çünkü ilhamın ne zaman geleceğini kimse kestiremezdi- not defterini çıkartıp masaya koydu. Ellerini birleştirip Sercan’la göz göze geldiler yine.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Seni ya tanıyorum yada birine benzetiyorum” dedi Sercan…
”JustinTımbırleng’e benziyormuşum. Belki oradan çağrıştırmıştır. Ama tanışmıyoruz. Emin ol, daha önce tanışsaydık anımsardım seni, hafızam iyidir. Ha, bu arada adım Ervin” dedi genç.
“Ervin?”, diye sordu merakla Sercan,ilk defa duyduğu bu ismi yinelerken. Kendi dünyasında da yeni kelimeler ve anlamlarla karşılaşması ona hep heyecan verirdi. Öğrenmeyi sevmek yeni anlamları kendisine dahil etmek her zaman hoşuna gitmişti.
” Evet , Ervin.. Dost demek. İçinde sadakat, derinlik ve tutkulu bir aşk gizli ismimin. Bulgarca bir sözcük. Bulgaristan göçmeniyim de. “ Bende Sercan” dedi.. ”Bende göçmen sayılırım..Yani göçmenim”..
Göçmen, göçebelere verilen , asıl bulundukları, var olup yaşadıkları yerden, başka bir yere göç edip taşınmak zorunda kalan kişilere verilen isimdi ve Sercan’a göre kendisini bu dünyada en iyi tanımlayan kelimelerden biriydi. Ayrıca justin tımberlenk’in kim olduğuna dair de en ufak bir fikri yoktu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin; “ Okuyor musun? “ diye sordu rahat bir tavırla.
“Evet ", dedi Sercan anlamını yalnızca kendisinin bilebileceği bir gülümsemeyle yanıtlarken Onu. "Evet, okuyorum... Yani okumak işim, gücüm, hayatım..”
Masada duran defterine iliştirdiği kalemi kurtarıp el alışkanlığı ile bir şeyler karalamayı seven Ervin yanıtladı Sercan’ı. “Hey , ne güzel . Ben de yazarım. Beni de okursun artık , umarım. Şair olmayı istiyorum." , Ervin'in ,gülümseyerek heyecanlı , coşkulu bir şekilde kendisini anlatmasını seyrediyordu Sercan. Her söylediği , seçtiği, dışarıda bıraktığı kelimeler ve anlamlarla 5 duyu organının izin verdiği koşullar çerçevesinde algıladığı bu "yeni" insanı tarıyor, tanımlıyor, bütününün ,kendisinde anlamlanmasını seyrediyordu. Her geçen saniyede, her geçen anda..İçini yavaşça dolduran bir su gibiydi, yeni birinin kendisinde yer bulmaya başlaması. O yer doldukça kendi içindeki o yerin -boşluğun-da farkına varıyor, farkına varır varmaz da o boşluğun doluyor olmasını hissediyordu. Bunun keyifli olduğuna karar verdi. "Biliyor musun"; Sesini alçaltıp sanki sır verecekmiş gibi masaya doğru abanıp, Sercan’a iyice yaklaşıp; “Şiir çok tehlikeli bir simyadır, kelimeler ise ölümcül!”, dedi. Ardından geri çekilip söylediği cümlenin Sercan’da oluşturacağı etkiyi seyretmek için gözlerini Sercan’ın yüzüne dikti.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
๑۩۞۩ ۞۩๑๑۩۞۩๑ ERVİN’İN ERVİNOLOJİSİ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑۩۞۩๑๑
Ervin 23 yaşlarında filoloji bölümünde okuyordu. Yaşıtlarının aksine kendisini üniversiteyi kazandıktan sonra, "nasılsa artık ÖSS’yi kazandım bir şekilde de mezun olurum'cu bir tavra bürünmemiş, gerçekten öğrenme ve “bilme” gayreti olan bir gençti. Üniversitelerin; "Sistemin, düşünen ve üreten beyinlerin,sisteme zarar verdiğinin/verebileceğinin anlaşılması üzerine; liselerin devamı niteliğine dönüştürmesi ve içinin boşaltılmasına rağmen,Ervin; adını koyamasa da biliyordu; ki "iyi bir öğretmen yoktur, iyi bir öğrenci vardır". Bu yüzden de O;Ervin, sürekli öğrenme peşindeydi. Kendini bulmak istiyordu Ervin. Kendisini bulmak ve anlamak..Babasının kendisine hediye ettiği kitaplardan birinde okuduğu bir hikayeyle hayatını şekillendireceğine inanıyordu. Hikaye aslında Ervin'e göre bütün yaşamı ve yaşamın dahilinde olan bütün sırları bir bir içinde barındırıyordu. Hikaye ise şöyleydi; "Eskiden bir adam, bütün zenginliğine bütün mal mülküne bütün makamına şöhretine rağmen mutluluğu yakalayamamıştı. Bu yüzden sahip olduğu bütün bu şeylerden vazgeçip derviş olmaya karar vermişti. Malını mülkünü sattı, yoksullara dağıttı, makamına sırtını döndü ve pek çok insanın "delirdi , kafayı sıyırdı" şeklindeki yorumlarına rağmen, verdiği kararın arkasında cesaretle durmaya devam etti. Bir süre böyle yaşadı. Derken günlerden bir gün Derviş bir rüya gördü. Rüyasında bir ses vardı ve ses Dervişe; Senin için Allah’ın gizlediği bir hazine var diyordu…” ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)
Kendisine açıklama yapan genci bir yerlerden tanıyordu sanki Sercan. Nereden tanıdığını bir türlü anımsayamasa da, sanki onun ruhuna aşinaydı. Kendisine; gülümseyen pırıl pırıl gözlerle bakan 23 yaşlarında kumral, ne çok kısa ne çok uzun, orantılı boyu , atletik yapılı, yunanlıların olimpiyat atletlerine benzeyen sağlık ve dirimsellik çağrıştıran görünümü, masum bir çocuk simasından, bebeksi yüzü ile saçlarının kıvırcıklığı, yüzüne hareket getiren bu gencin, alelade biri olmadığını, yakışıklı, estetik olmasının ötesinde kişiliğinin derinliklerinde daha "özel" bir yanı olduğunu seziyordu . Ervin, yakası suni kürkten yapılma kahverengi pardösüsünü çıkartmadan önce çapraz astığı heybeyi andıran gece mavisi kadife çantasını, boynundan kurtarıp oturdu. Çantasından gümüş sigara tablasını çıkarttı, telefonunu ve sürekli yanında taşıdığı –çünkü ilhamın ne zaman geleceğini kimse kestiremezdi- not defterini çıkartıp masaya koydu. Ellerini birleştirip Sercan’la göz göze geldiler yine.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Seni ya tanıyorum yada birine benzetiyorum” dedi Sercan…
”JustinTımbırleng’e benziyormuşum. Belki oradan çağrıştırmıştır. Ama tanışmıyoruz. Emin ol, daha önce tanışsaydık anımsardım seni, hafızam iyidir. Ha, bu arada adım Ervin” dedi genç.
“Ervin?”, diye sordu merakla Sercan,ilk defa duyduğu bu ismi yinelerken. Kendi dünyasında da yeni kelimeler ve anlamlarla karşılaşması ona hep heyecan verirdi. Öğrenmeyi sevmek yeni anlamları kendisine dahil etmek her zaman hoşuna gitmişti.
” Evet , Ervin.. Dost demek. İçinde sadakat, derinlik ve tutkulu bir aşk gizli ismimin. Bulgarca bir sözcük. Bulgaristan göçmeniyim de. “ Bende Sercan” dedi.. ”Bende göçmen sayılırım..Yani göçmenim”..
Göçmen, göçebelere verilen , asıl bulundukları, var olup yaşadıkları yerden, başka bir yere göç edip taşınmak zorunda kalan kişilere verilen isimdi ve Sercan’a göre kendisini bu dünyada en iyi tanımlayan kelimelerden biriydi. Ayrıca justin tımberlenk’in kim olduğuna dair de en ufak bir fikri yoktu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin; “ Okuyor musun? “ diye sordu rahat bir tavırla.
“Evet ", dedi Sercan anlamını yalnızca kendisinin bilebileceği bir gülümsemeyle yanıtlarken Onu. "Evet, okuyorum... Yani okumak işim, gücüm, hayatım..”
Masada duran defterine iliştirdiği kalemi kurtarıp el alışkanlığı ile bir şeyler karalamayı seven Ervin yanıtladı Sercan’ı. “Hey , ne güzel . Ben de yazarım. Beni de okursun artık , umarım. Şair olmayı istiyorum." , Ervin'in ,gülümseyerek heyecanlı , coşkulu bir şekilde kendisini anlatmasını seyrediyordu Sercan. Her söylediği , seçtiği, dışarıda bıraktığı kelimeler ve anlamlarla 5 duyu organının izin verdiği koşullar çerçevesinde algıladığı bu "yeni" insanı tarıyor, tanımlıyor, bütününün ,kendisinde anlamlanmasını seyrediyordu. Her geçen saniyede, her geçen anda..İçini yavaşça dolduran bir su gibiydi, yeni birinin kendisinde yer bulmaya başlaması. O yer doldukça kendi içindeki o yerin -boşluğun-da farkına varıyor, farkına varır varmaz da o boşluğun doluyor olmasını hissediyordu. Bunun keyifli olduğuna karar verdi. "Biliyor musun"; Sesini alçaltıp sanki sır verecekmiş gibi masaya doğru abanıp, Sercan’a iyice yaklaşıp; “Şiir çok tehlikeli bir simyadır, kelimeler ise ölümcül!”, dedi. Ardından geri çekilip söylediği cümlenin Sercan’da oluşturacağı etkiyi seyretmek için gözlerini Sercan’ın yüzüne dikti.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
๑۩۞۩ ۞۩๑๑۩۞۩๑ ERVİN’İN ERVİNOLOJİSİ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑۩۞۩๑๑
Ervin 23 yaşlarında filoloji bölümünde okuyordu. Yaşıtlarının aksine kendisini üniversiteyi kazandıktan sonra, "nasılsa artık ÖSS’yi kazandım bir şekilde de mezun olurum'cu bir tavra bürünmemiş, gerçekten öğrenme ve “bilme” gayreti olan bir gençti. Üniversitelerin; "Sistemin, düşünen ve üreten beyinlerin,sisteme zarar verdiğinin/verebileceğinin anlaşılması üzerine; liselerin devamı niteliğine dönüştürmesi ve içinin boşaltılmasına rağmen,Ervin; adını koyamasa da biliyordu; ki "iyi bir öğretmen yoktur, iyi bir öğrenci vardır". Bu yüzden de O;Ervin, sürekli öğrenme peşindeydi. Kendini bulmak istiyordu Ervin. Kendisini bulmak ve anlamak..Babasının kendisine hediye ettiği kitaplardan birinde okuduğu bir hikayeyle hayatını şekillendireceğine inanıyordu. Hikaye aslında Ervin'e göre bütün yaşamı ve yaşamın dahilinde olan bütün sırları bir bir içinde barındırıyordu. Hikaye ise şöyleydi; "Eskiden bir adam, bütün zenginliğine bütün mal mülküne bütün makamına şöhretine rağmen mutluluğu yakalayamamıştı. Bu yüzden sahip olduğu bütün bu şeylerden vazgeçip derviş olmaya karar vermişti. Malını mülkünü sattı, yoksullara dağıttı, makamına sırtını döndü ve pek çok insanın "delirdi , kafayı sıyırdı" şeklindeki yorumlarına rağmen, verdiği kararın arkasında cesaretle durmaya devam etti. Bir süre böyle yaşadı. Derken günlerden bir gün Derviş bir rüya gördü. Rüyasında bir ses vardı ve ses Dervişe; Senin için Allah’ın gizlediği bir hazine var diyordu…” ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)
B'ölüm -25-
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXV- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 24'den devam)
Evden çıktığında kendi soyut dünyasındaki varlığın somutlaşmasını benzerleyecek olan bir örnek arıyordu. Derken buldu. Dünya; üzerinde insanların yaşadığı gezegen; big-bangten sonra güneşten kopan ve savrulan, ardından onun yörüngesine çekim kuvvetine girip git gide soğuyarak katılaşarak bu günkü durumuna gelen bir gezegendi. Dünyanın, kabuğundan içeri,merkeze gidildikçe kabuk sertliğini yumuşaklığa bırakıyordu. Suyun" katı, sıvı, gaz" hali gibi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Belki de insanların tümü de benim dünyamdan, daha önce bulundukları özden koparak savrulmuş, ardından da o özün menzilinde, bir çekim alanına girip bir yörüngeye oturmuş, soyut varlıkları ise kademe kademe özden dışa doğru gidildikçe kabuklaşıp soğumuştur,kim bilir? " diye düşündü Sercan. Bütün bunlar aklını meşgül ederken ayaklarının götürdüğü yere-(lütfen yüreğinin götürdüğü yere git adındaki saçma ivediliklere gödnerme yaptığım düşünülmesin ! )- geldiğini fark etti. Rüyasındaki adresi tam olarak takip ederek geldiği bu yerde; bir saat önce duran durulan yağmurun, kaldırımdaki küçük birikintisine yansıyan tabelayı okudu: Rüya Kafe.. "Ayür Efak? Yani..."Gülümsedi zihninin kendisine oynadığı bu küçük oyuna. Ardından yine kendi kendine;" rüyalar hep tersine mi çıkar ", diye düşünüp yüzüne iyice yayılan gülümsemeyi sürdürdü . Nedensiz bir gülümsemeyle kafenin kapısına doğrulanırken..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu, kendinde yeni keşfettiği bir özellikti; nedensizlik..Düşünce gibi değildi. İsimler, sıfatlar,kelimeler, belli bir kurgu,devinim hareket yoktu. Sadece “hal” vardı ve tüy gibi hafif bir his..Birden bire;" Böyle hissediyorum ve bu his önce hale ardından da o hal bir davranışa dönüyor. Bu gelirken düşündüğüm örneğe de benziyor. Sanki bu kez de “gülümsemem” bu “halin” somutu,kabuklaşmış hali."
İnsan kişiliklerini incelerken yüz ifadelerini,mimikleri, beden dilini anımsıyordu. Yüz; düşünsel bir müdahale olmazsa tamamen kişinin “haline” göre somutlaşan içinde bulunulan halet-i ruhu ortaya döken, şifre çözücü bir dekoder gibiydi. Kafenin kapısından içeriye çarçabuk göz attı. Kızlı erkekli gençlerden oluşan bir sürü kişi konuşuyor, gülüyor, susuyor, satranç, tavla oynuyor kısacası bir kafede ne görülebiliyorsa, Sercan, onu görüyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Usulca kafenin kapısını açtı ve kütüphanede olduğu gibi kendisini azarlayacak bir görevli endişesi olmaksızın, köşeye; gözüne ilişen boş masaya geçip oturdu. Büyü bir salonu olan dağınık bir öğrenci evini andırıyordu kafe. Koltuklar, masaların şekilsizliği, duvarlarda aleleade asılmış film afişleri- ki çoğu eski Türk sinemasına aitti- ve hesap ödenen , kapının hemen tam karşısında , hesabı ödemeden kaçan olursa kolayca yakalayabilecekleri bir şekilde diyazn edilmiş hesap masası, nargileler ve mangalları,bir iki Acem-Türk halıd esenli kilim- şark havası oluşturmak için ne başarısız bir yöntemdir- ve bir sürü de incik boncuk dolu duvarlarıyla aslında pek de hoş bir kafe sayılmazdı. Tam öğrenci işi bir kafeydi işin aslı. Sercan geçip oturduğu andan itibaren kafenin neredeyse her santimetrekaresini incelemiş, görsel hafızasına yutmuş sonrada o görselleri kare kare damgalayıp hafıza deposuna aktarmıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Kalbi yine de önceki zamanlarına nazaran daha hızlı atıyordu. Avuçları terliyor ve göz bebeklerinin büyüdüğünü bilinçaltısal bir hisle , hissedebiliyordu. Bu yaşadığı "şey"in, heyecan olduğunu kavradı birden. Ne olacağını merakla bekliyordu. Kulağına tüm o insanların gürültüsünün yanı sıra çarpan çok hoş bir müzik duydu. Hızlı bir ritmi vardı müziğin, sert çıkışları vardı ama içselliğinde bir yakarış ruha dokunan bir temas vardı sanki. İLk defa Rammstein dinlemenin uyandırdığı his kendisini kavramıştı. İlk defa müziği, sesin, "gürültü" adı verilen düzensiz sıralamasındansa, ilk defa düzenli ve belli bir armoniye göre sıralanmış sesin, engin okyanusuna daldırdı tüm algısını.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Göz kapaklarını indirdi yavaşça, müziği daha iyi duyabilmek için bütün dikkatini verdi heykel donukluğunda kıpırdamaksızın. Birkaç dakika böyle kalmış, sesin ruhunu sarmalayan dokunan ipeksi parmak uçlarının hazzını yaşarken garsonun detone sesiyle dünyaya döndü:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
”Efendim?”
“Ne alırsınız", dedim.."Çay , neskafe, kola, ayran,meyve suyu,Türk kahvesi?”
“Çay..Lütfen.” dedi Sercan..”lütfen’i” söylerken biraz tedirgin olmuştu. Kendi dünyasından kalma bir alışkanlıktı. Kelimelere, isim ,sıfat vs anlamlarıyla birlikte, çok kullanılırsa, tükeneceklerine inanırdı; içsel bir sezgiyle. Gerçekte pek de haksız sayılmazdı oysa. Çok kullanılan kelimeler, cümleler belli bir süre sonra “anlamını” yitirmeye başlar, içi boşalır, rengi atar..Gününüzde en kolay söyleniveren ve bu yüzden pek bir anlamsallığı kalmayan “seni seviyorum” cümlesi gibi..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan; garsonun kendisine getirdiği,Çayı yudumlarken, tadının anımsadığı kadar güzel olmadığını fark etti. Belki de ilk yaşanılan şeyler, ilk olmalarının armağanı olarak maksimum bir şekilde kendilerini var ediyorlardı..İlk aşk, ilk öpücük, ilk dostluk, ilk cinsellik gibi..Sercan, bu düşüncesini de kaydetti hafıza deposundaki not defterine.
“Masana oturabilir miyim? “ dedi genç..”başka yer yok da”
“ Elbette” dedi sercan yabancıya, şaşkın gözlerle dönüp bakakalarak.
”Kusura bakma, bir arkadaşımla burada buluşacağız ama kafede yer kalmamış,şu anda kendisi otobüste olduğundan telefonu da kapalı , haber veremiyorum. Gelene kadar beklemekten başka çarem yok….” dedi yabancı üzerindekileri çıkarıp oturma işlemi için hazırlanması devam ederken...
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑( arkası yarın)
Evden çıktığında kendi soyut dünyasındaki varlığın somutlaşmasını benzerleyecek olan bir örnek arıyordu. Derken buldu. Dünya; üzerinde insanların yaşadığı gezegen; big-bangten sonra güneşten kopan ve savrulan, ardından onun yörüngesine çekim kuvvetine girip git gide soğuyarak katılaşarak bu günkü durumuna gelen bir gezegendi. Dünyanın, kabuğundan içeri,merkeze gidildikçe kabuk sertliğini yumuşaklığa bırakıyordu. Suyun" katı, sıvı, gaz" hali gibi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Belki de insanların tümü de benim dünyamdan, daha önce bulundukları özden koparak savrulmuş, ardından da o özün menzilinde, bir çekim alanına girip bir yörüngeye oturmuş, soyut varlıkları ise kademe kademe özden dışa doğru gidildikçe kabuklaşıp soğumuştur,kim bilir? " diye düşündü Sercan. Bütün bunlar aklını meşgül ederken ayaklarının götürdüğü yere-(lütfen yüreğinin götürdüğü yere git adındaki saçma ivediliklere gödnerme yaptığım düşünülmesin ! )- geldiğini fark etti. Rüyasındaki adresi tam olarak takip ederek geldiği bu yerde; bir saat önce duran durulan yağmurun, kaldırımdaki küçük birikintisine yansıyan tabelayı okudu: Rüya Kafe.. "Ayür Efak? Yani..."Gülümsedi zihninin kendisine oynadığı bu küçük oyuna. Ardından yine kendi kendine;" rüyalar hep tersine mi çıkar ", diye düşünüp yüzüne iyice yayılan gülümsemeyi sürdürdü . Nedensiz bir gülümsemeyle kafenin kapısına doğrulanırken..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu, kendinde yeni keşfettiği bir özellikti; nedensizlik..Düşünce gibi değildi. İsimler, sıfatlar,kelimeler, belli bir kurgu,devinim hareket yoktu. Sadece “hal” vardı ve tüy gibi hafif bir his..Birden bire;" Böyle hissediyorum ve bu his önce hale ardından da o hal bir davranışa dönüyor. Bu gelirken düşündüğüm örneğe de benziyor. Sanki bu kez de “gülümsemem” bu “halin” somutu,kabuklaşmış hali."
İnsan kişiliklerini incelerken yüz ifadelerini,mimikleri, beden dilini anımsıyordu. Yüz; düşünsel bir müdahale olmazsa tamamen kişinin “haline” göre somutlaşan içinde bulunulan halet-i ruhu ortaya döken, şifre çözücü bir dekoder gibiydi. Kafenin kapısından içeriye çarçabuk göz attı. Kızlı erkekli gençlerden oluşan bir sürü kişi konuşuyor, gülüyor, susuyor, satranç, tavla oynuyor kısacası bir kafede ne görülebiliyorsa, Sercan, onu görüyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Usulca kafenin kapısını açtı ve kütüphanede olduğu gibi kendisini azarlayacak bir görevli endişesi olmaksızın, köşeye; gözüne ilişen boş masaya geçip oturdu. Büyü bir salonu olan dağınık bir öğrenci evini andırıyordu kafe. Koltuklar, masaların şekilsizliği, duvarlarda aleleade asılmış film afişleri- ki çoğu eski Türk sinemasına aitti- ve hesap ödenen , kapının hemen tam karşısında , hesabı ödemeden kaçan olursa kolayca yakalayabilecekleri bir şekilde diyazn edilmiş hesap masası, nargileler ve mangalları,bir iki Acem-Türk halıd esenli kilim- şark havası oluşturmak için ne başarısız bir yöntemdir- ve bir sürü de incik boncuk dolu duvarlarıyla aslında pek de hoş bir kafe sayılmazdı. Tam öğrenci işi bir kafeydi işin aslı. Sercan geçip oturduğu andan itibaren kafenin neredeyse her santimetrekaresini incelemiş, görsel hafızasına yutmuş sonrada o görselleri kare kare damgalayıp hafıza deposuna aktarmıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Kalbi yine de önceki zamanlarına nazaran daha hızlı atıyordu. Avuçları terliyor ve göz bebeklerinin büyüdüğünü bilinçaltısal bir hisle , hissedebiliyordu. Bu yaşadığı "şey"in, heyecan olduğunu kavradı birden. Ne olacağını merakla bekliyordu. Kulağına tüm o insanların gürültüsünün yanı sıra çarpan çok hoş bir müzik duydu. Hızlı bir ritmi vardı müziğin, sert çıkışları vardı ama içselliğinde bir yakarış ruha dokunan bir temas vardı sanki. İLk defa Rammstein dinlemenin uyandırdığı his kendisini kavramıştı. İlk defa müziği, sesin, "gürültü" adı verilen düzensiz sıralamasındansa, ilk defa düzenli ve belli bir armoniye göre sıralanmış sesin, engin okyanusuna daldırdı tüm algısını.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Göz kapaklarını indirdi yavaşça, müziği daha iyi duyabilmek için bütün dikkatini verdi heykel donukluğunda kıpırdamaksızın. Birkaç dakika böyle kalmış, sesin ruhunu sarmalayan dokunan ipeksi parmak uçlarının hazzını yaşarken garsonun detone sesiyle dünyaya döndü:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
”Efendim?”
“Ne alırsınız", dedim.."Çay , neskafe, kola, ayran,meyve suyu,Türk kahvesi?”
“Çay..Lütfen.” dedi Sercan..”lütfen’i” söylerken biraz tedirgin olmuştu. Kendi dünyasından kalma bir alışkanlıktı. Kelimelere, isim ,sıfat vs anlamlarıyla birlikte, çok kullanılırsa, tükeneceklerine inanırdı; içsel bir sezgiyle. Gerçekte pek de haksız sayılmazdı oysa. Çok kullanılan kelimeler, cümleler belli bir süre sonra “anlamını” yitirmeye başlar, içi boşalır, rengi atar..Gününüzde en kolay söyleniveren ve bu yüzden pek bir anlamsallığı kalmayan “seni seviyorum” cümlesi gibi..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan; garsonun kendisine getirdiği,Çayı yudumlarken, tadının anımsadığı kadar güzel olmadığını fark etti. Belki de ilk yaşanılan şeyler, ilk olmalarının armağanı olarak maksimum bir şekilde kendilerini var ediyorlardı..İlk aşk, ilk öpücük, ilk dostluk, ilk cinsellik gibi..Sercan, bu düşüncesini de kaydetti hafıza deposundaki not defterine.
“Masana oturabilir miyim? “ dedi genç..”başka yer yok da”
“ Elbette” dedi sercan yabancıya, şaşkın gözlerle dönüp bakakalarak.
”Kusura bakma, bir arkadaşımla burada buluşacağız ama kafede yer kalmamış,şu anda kendisi otobüste olduğundan telefonu da kapalı , haber veremiyorum. Gelene kadar beklemekten başka çarem yok….” dedi yabancı üzerindekileri çıkarıp oturma işlemi için hazırlanması devam ederken...
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑( arkası yarın)
B'ölüm -24-
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXIV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 23'den devam)
Yine de kaotik bir dünya düzeninde insanların bu basit gerçeği görüp anlayamamaları Sercan’ı şaşırttı. Belki de “insan değilim” diye düşündü. Bu düşüncesini uzun uzun çalan telefon sesi böldü. Telefon uzun uzun çalmıştı çünkü sercan kendisinin bir telefonu olduğunu bile bilmiyordu, ta ki çalana kadar. Tıpkı insanların ancak zorunluluklar karşısında güçlerini fark etmeleri gibi. Telefonu bulup açtı kendisini bile şaşırtan bir alışkanlık ile.telefondaki ses “alo ,sercan?” dedi. “evet,benim” Ben mi?, “hemen hazırlan ve evin 3 sokak altındaki sokaktan ilk sağa dön, karşına çıkacak Ayür Efak’ı bul” peki orada ne olacak ? dedi sercan..Telefondaki ses “ orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum “.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan ardından telefonun kapandığını anladığı bir sesle duraladı. Angelina’dan bir mesajdı belki de. Derken telefon yine çalmaya başladı. Uzun uzun az önceki gibi. Elindeki telefona bakıyordu tam açma tuşuna bastı ki uyuyakaldığı koltuktan sıçrayarak uyandı. Telefon sesini duyuyordu hala, masanın oralarda bir yerde olmalıydı. Kalktı , sesin geldiği yöne doğruldu. Her adım atışında sese biraz daha yakınlaşıyordu, sonunda ses kaynağını buldu. Rüyasındaki gibi tutup açtı.”iyi günler uyandırma servisi” .
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan konuşma bitince yeniden tekrarlanmaya başlayan konuşmadan sesin kaydedilmiş bir makineden geldiğini anladı, telefonu kapadı. Saçlarını eliyle düzeltmeye uğraşarak uyanmaya çalıştı iyice. Koltukta uyuyakaldığından dolayı biraz beli ve boynu ağrıyordu. Parmak uçlarıyla ensesine masaj yaptı, biraz rahatlamıştı ensesindeki kaslar. Bunu yaparken bir yandan da gördüğü garip rüyayı düşünüyordu. Rüyasında kendisine tarif edilen yere mutlaka gidecekti. “ne kaybedebilirim ki?” diye düşündü. Hem ne demişti rüyasındaki ses “orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum” denemeye değerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩( Arkası yarın)
Yine de kaotik bir dünya düzeninde insanların bu basit gerçeği görüp anlayamamaları Sercan’ı şaşırttı. Belki de “insan değilim” diye düşündü. Bu düşüncesini uzun uzun çalan telefon sesi böldü. Telefon uzun uzun çalmıştı çünkü sercan kendisinin bir telefonu olduğunu bile bilmiyordu, ta ki çalana kadar. Tıpkı insanların ancak zorunluluklar karşısında güçlerini fark etmeleri gibi. Telefonu bulup açtı kendisini bile şaşırtan bir alışkanlık ile.telefondaki ses “alo ,sercan?” dedi. “evet,benim” Ben mi?, “hemen hazırlan ve evin 3 sokak altındaki sokaktan ilk sağa dön, karşına çıkacak Ayür Efak’ı bul” peki orada ne olacak ? dedi sercan..Telefondaki ses “ orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum “.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan ardından telefonun kapandığını anladığı bir sesle duraladı. Angelina’dan bir mesajdı belki de. Derken telefon yine çalmaya başladı. Uzun uzun az önceki gibi. Elindeki telefona bakıyordu tam açma tuşuna bastı ki uyuyakaldığı koltuktan sıçrayarak uyandı. Telefon sesini duyuyordu hala, masanın oralarda bir yerde olmalıydı. Kalktı , sesin geldiği yöne doğruldu. Her adım atışında sese biraz daha yakınlaşıyordu, sonunda ses kaynağını buldu. Rüyasındaki gibi tutup açtı.”iyi günler uyandırma servisi” .
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan konuşma bitince yeniden tekrarlanmaya başlayan konuşmadan sesin kaydedilmiş bir makineden geldiğini anladı, telefonu kapadı. Saçlarını eliyle düzeltmeye uğraşarak uyanmaya çalıştı iyice. Koltukta uyuyakaldığından dolayı biraz beli ve boynu ağrıyordu. Parmak uçlarıyla ensesine masaj yaptı, biraz rahatlamıştı ensesindeki kaslar. Bunu yaparken bir yandan da gördüğü garip rüyayı düşünüyordu. Rüyasında kendisine tarif edilen yere mutlaka gidecekti. “ne kaybedebilirim ki?” diye düşündü. Hem ne demişti rüyasındaki ses “orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum” denemeye değerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩( Arkası yarın)
B'ölüm -23-
// Romanın taslağının her sayfasını elimden geldiğinde yayınlamaya çalışıyorum. Yoğunluğum arttıkça bazı günler yetiştiremeyip gün-sayfa atlayabilir olduğumu, insani insiyatifinize dayanarak ve hoş görüyle karşılayacağınızı umarak bildiririm. Mümkün olduğunca aksatmadan ,örselemeden sizinle devam etmeye çalışacağım. Lakin yorumlarınızdan çok da okunmadığımı, sevilmediğini pek yorum yapılmadığından biraz da motivasyonum azalarak gözlemliyorum. Cümle bozuklukları, anlam kaymaları, edit hataları , redakte edilmediği ve öykü çatısını uyarlamaya , kurgu sürecini oturtmaya çalıştığım için, kısaca "taslak" olduğu için baştan söylediğim gibi kusuruma bakmayın. Çalakalem yazılmışda olsa samimiyetini kaybetmemesi tek dileğim.//
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -23- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (22'den devam)
Sercan birden durup ..İNANÇ! dedi. Kendisine kimin inanacağını bilmese de yine anlıyor ve biliyordu ki bütün mekanizmayı, evreni,insanı,yerleri gökleri ve arasındakileri,dışındakileri ne kadar kainat,alem,sistem varsa bütün hepsini ayakta tutan tek şey inançtı!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayın okuyucu; umarım Sercan’la yoğunluğumun hızına yetişebiliyorsundur. Beni okurken bazen dalıp gittiğini, gözlerini bazı cümlelerimin üzerinde tekrar tekrar gezdirdiğini, hatta bazen "daha çok var mı?", diye cümleye bile dökmeden düşündüğünü," acaba kitap olarak yayınlanacak mı , yayınlansa sonuna hemencecik bakardım belki ", diye düşünenlerin bile olduğunu...Hatta senin tam bu cümleyi okuduğun anda “gülümsediğini” düşlüyorum.
O halde; sana hayatında bir defacık da olsa bir başkasının düşünü gerçekleştirme şansını veriyorum: “Bu cümleyi okuduğunda gülümse, ki düşüm gerçek olsun”. Çünkü şu an, ben; sen bu cümleyi okurken ve gülümserken seni düşlüyor ve gülümsüyordum. Bak, bir gülümsemede bile kolayca buluşuveriyoruz..Hayatındaki insanlarla seni sen yapan kişilerle,şeylerle ne kadar,nasıl buluşuverdiğini ve bu buluşmaların farkına varıp varmadığını anlamanı istiyorum. Şu an hayattasın örneğin:- ki bu kesinlikle doğru bir çıkarımdır aksi halde bu cümleyi okuyamazdın-Hayatta olduğunun farkına var ve gözlerini benden bir an çevirip, ellerine bak..Bedenine bak..Onunla bir ömür geçirecek olduğunu; ve ona ;bedenine, senin bineğin, elbisen,taşıyıcın,algılayıcın, esirin olan bedeninin ne kadar farkında olduğunu düşün. Ne kadar çok şeye sahipken ne sudan sebeplerle şikayet ettiğini..edebildiğini.. ve tüm bunları kaybetmeden önce, "değer"ini anlamış olmanın- en azından bir kez olsun benim hatırlatmamla da olsa- sana verileni ,düşünmüş olduğunu bil. Ve işte buna da gülümse.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Şimdi Sercan’ın “inanç” çıkarımının haklılığıyla ilgili kısmı açıklayacağım.Derler ki , 2 filozof havuz başında oturmuşlar. Havuzda da balıklar atlayıp zıplıyorlarmış. Xenephos öğrencisine,"Bak , Anistiphos balıklar ne de güzel eğleniyor " , demiş. Öğrencisi ise "Hocam, siz balık dğeilsiniz ki, balıkların eğlenip eğlenmediğini nereden biliyorsunuz" , diye yanıtlamış onu. Hocası, gülümseyerek bu defa "Aynı mantıkla o halde sen de ben değilsin, balıkların eğlenip eğlenmediğini bilip bilmediğimi bilemezsin" diyerek son noktayı koymuş. Ben öğrencisi yerinde olsaydım, e ama yine aynı mantıkla siz de ben olamayacağınız için balıkların eğlenip eğlenmediğini bilip bilmediğimi bilemezsiniz" , diyerek olayı uzatırdım. Lakin , yeterince ukala bulduğun beni, yani bu kitabı, bir de iyiden iyiye sıkıcı bulmaman için, uzatmayacağım.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ne diyordum, evet, İnancsal düzlemin retoriği hakkında bir şeyler anlatacaktım. Bu örnekteki gibi tıpkı sizler karşındaki, “sen “dışında, kendi algın dışında olamayacağın için, her şeyi ama her şeyi kendin kadar, kendince ! anlayabilir, anlatabilirsin ancak. Örneğin renkleri ele alalım.. Kanın rengi kırmızıdır değil mi? Peki kırmızının gerçekte senin gördüğün gibi başkaları tarafından da aynı şekilde görüldüğünü söyleyebilir misin? Hayır. Belki de mavi görüyordur ama ismine “kırmızı” dendiğini öğrendiği için bütün bu farklı algılayışlar “kırmızı” isminin anlamının genellemesinde; bütünleniyordur. Üstteki sorunun asal yanıtı için sana bir matematik sorusu sormalıyım. Ah merak etme hemen, zor bir soru olmayacak. Diyelim ki elimde 2 mavi, 4 kırmızı,6 sarı,8 turuncu,10 mor bilye var. Ve bunların hepsini bir keseye atıp karıştırıyorum. Bakmadan bu keseden ilk çekişte mavi top çekme olasılığım yüzde kaçtır?? Yüzde elli ! evet.. Ya mavi topu çekerim ya da çekmem.. Matematik ne yazık ki iki boyutlu bir düzlem de bizlere sayıların sonsuz!!! dünyasının kapısını aralasa da insanlar 3. boyutlu bir süreçte yaşıyorlar. ( Sonlu bir algısı olan insanın , sonsuz bir olasılığı algılayamayacağını algılaması sadece en son sınırıdır algısının ayrı konu )
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayın okuyucu sen sen ol 2 boyutlu bir mantalite ile bir üst boyuta pişti yapmaya kalkma. Evet, kanın renginin kırmızı olması ve herkesin aynı rengi görüyor olması sorunsalının belirsiz ama net bir yanıtı vardır:Yüzde 50 öyle görüyorlar.
İnanç noktasına gelirsek aslında tam anlamıyla," inanma,kabul etme, referans alma " ; denilebilecek bir takım “metot”ları incelememiz gerekmekte. Düzensizlikteki düzeni keşfeden insan bazı temel sorunlarla baş edebilmek için bir takım uygulamalar pratik çözümler bulmaya çalışmıştır. Örneğin dünyamızın ortasından geçen ve de koskoca dünyayı iki eşit parçaya ayıran bir çizgi -adı ekvator çizgisi- “gerçekte” yoktur. Ama sistemleştirilebilmesi için kabul edilmiş bir değerdir. Öyle varsayarız,kabul ederiz,yani öyle olduğunu kabul ederiz.
Bir başka açıdan; birinin sana bir şey söylediğinde o kişinin “doğru” söyleyip söylemediğinden asla emin olamazsın. Çünkü o kişi sen değilsindir, çıkmaz bir. Bundan emin olman için senin “o” kişi olman gerek ve eğer sen “o” kişi isen artık sen değilsindir, gene emin olamayacaksın demektir çıkmaz iki. O kişinin sana söylediğini aksi kanıtlanana kadar “doğru” kabul etmen gerekir yani inanman..Böylece ancak iletişim kurulmuş olur. Ve referans kişilerin kendi söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tutarlılık ile –ki bunu da belirleyen zaman ve içinde bulundukları koşullardır-iletişim kısaca yaşam devam eder.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu nedenle bir kişinin hiçbir şeye inanmadığını söylemesi mantıklı değildir. Böylesi bir şeyi kendisine söylüyorsa, buna kendini inandırmaya çalışıyordur-yoksa zaten inandığı bir şeyi neden söyleme gereksinimi duysun?- bir başkasına söylüyor ise,ki söylediğine göre en az bir kişi olmak zorundadır-iletişime, söze aktarıldığında “anlaşılacağına” inanmak zorundadır..İletişim, hangi şart ve koşulda olursa olsun yaşamın da asal kaynağı olduğuna göre (nesnelerle iteişimimiz, birbirimizle iletişimimiz, hayat ve ölümle, bilimlerle, kendimizle vs vs); "düşünüyorum öyleyse varım’dan daha iyi bir cümle biliyorum; İNANIYORUZ ÖYLEYSE VARIZ!", dedi sercan.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩ (arkası yarın)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -23- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (22'den devam)
Sercan birden durup ..İNANÇ! dedi. Kendisine kimin inanacağını bilmese de yine anlıyor ve biliyordu ki bütün mekanizmayı, evreni,insanı,yerleri gökleri ve arasındakileri,dışındakileri ne kadar kainat,alem,sistem varsa bütün hepsini ayakta tutan tek şey inançtı!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayın okuyucu; umarım Sercan’la yoğunluğumun hızına yetişebiliyorsundur. Beni okurken bazen dalıp gittiğini, gözlerini bazı cümlelerimin üzerinde tekrar tekrar gezdirdiğini, hatta bazen "daha çok var mı?", diye cümleye bile dökmeden düşündüğünü," acaba kitap olarak yayınlanacak mı , yayınlansa sonuna hemencecik bakardım belki ", diye düşünenlerin bile olduğunu...Hatta senin tam bu cümleyi okuduğun anda “gülümsediğini” düşlüyorum.
O halde; sana hayatında bir defacık da olsa bir başkasının düşünü gerçekleştirme şansını veriyorum: “Bu cümleyi okuduğunda gülümse, ki düşüm gerçek olsun”. Çünkü şu an, ben; sen bu cümleyi okurken ve gülümserken seni düşlüyor ve gülümsüyordum. Bak, bir gülümsemede bile kolayca buluşuveriyoruz..Hayatındaki insanlarla seni sen yapan kişilerle,şeylerle ne kadar,nasıl buluşuverdiğini ve bu buluşmaların farkına varıp varmadığını anlamanı istiyorum. Şu an hayattasın örneğin:- ki bu kesinlikle doğru bir çıkarımdır aksi halde bu cümleyi okuyamazdın-Hayatta olduğunun farkına var ve gözlerini benden bir an çevirip, ellerine bak..Bedenine bak..Onunla bir ömür geçirecek olduğunu; ve ona ;bedenine, senin bineğin, elbisen,taşıyıcın,algılayıcın, esirin olan bedeninin ne kadar farkında olduğunu düşün. Ne kadar çok şeye sahipken ne sudan sebeplerle şikayet ettiğini..edebildiğini.. ve tüm bunları kaybetmeden önce, "değer"ini anlamış olmanın- en azından bir kez olsun benim hatırlatmamla da olsa- sana verileni ,düşünmüş olduğunu bil. Ve işte buna da gülümse.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Şimdi Sercan’ın “inanç” çıkarımının haklılığıyla ilgili kısmı açıklayacağım.Derler ki , 2 filozof havuz başında oturmuşlar. Havuzda da balıklar atlayıp zıplıyorlarmış. Xenephos öğrencisine,"Bak , Anistiphos balıklar ne de güzel eğleniyor " , demiş. Öğrencisi ise "Hocam, siz balık dğeilsiniz ki, balıkların eğlenip eğlenmediğini nereden biliyorsunuz" , diye yanıtlamış onu. Hocası, gülümseyerek bu defa "Aynı mantıkla o halde sen de ben değilsin, balıkların eğlenip eğlenmediğini bilip bilmediğimi bilemezsin" diyerek son noktayı koymuş. Ben öğrencisi yerinde olsaydım, e ama yine aynı mantıkla siz de ben olamayacağınız için balıkların eğlenip eğlenmediğini bilip bilmediğimi bilemezsiniz" , diyerek olayı uzatırdım. Lakin , yeterince ukala bulduğun beni, yani bu kitabı, bir de iyiden iyiye sıkıcı bulmaman için, uzatmayacağım.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ne diyordum, evet, İnancsal düzlemin retoriği hakkında bir şeyler anlatacaktım. Bu örnekteki gibi tıpkı sizler karşındaki, “sen “dışında, kendi algın dışında olamayacağın için, her şeyi ama her şeyi kendin kadar, kendince ! anlayabilir, anlatabilirsin ancak. Örneğin renkleri ele alalım.. Kanın rengi kırmızıdır değil mi? Peki kırmızının gerçekte senin gördüğün gibi başkaları tarafından da aynı şekilde görüldüğünü söyleyebilir misin? Hayır. Belki de mavi görüyordur ama ismine “kırmızı” dendiğini öğrendiği için bütün bu farklı algılayışlar “kırmızı” isminin anlamının genellemesinde; bütünleniyordur. Üstteki sorunun asal yanıtı için sana bir matematik sorusu sormalıyım. Ah merak etme hemen, zor bir soru olmayacak. Diyelim ki elimde 2 mavi, 4 kırmızı,6 sarı,8 turuncu,10 mor bilye var. Ve bunların hepsini bir keseye atıp karıştırıyorum. Bakmadan bu keseden ilk çekişte mavi top çekme olasılığım yüzde kaçtır?? Yüzde elli ! evet.. Ya mavi topu çekerim ya da çekmem.. Matematik ne yazık ki iki boyutlu bir düzlem de bizlere sayıların sonsuz!!! dünyasının kapısını aralasa da insanlar 3. boyutlu bir süreçte yaşıyorlar. ( Sonlu bir algısı olan insanın , sonsuz bir olasılığı algılayamayacağını algılaması sadece en son sınırıdır algısının ayrı konu )
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayın okuyucu sen sen ol 2 boyutlu bir mantalite ile bir üst boyuta pişti yapmaya kalkma. Evet, kanın renginin kırmızı olması ve herkesin aynı rengi görüyor olması sorunsalının belirsiz ama net bir yanıtı vardır:Yüzde 50 öyle görüyorlar.
İnanç noktasına gelirsek aslında tam anlamıyla," inanma,kabul etme, referans alma " ; denilebilecek bir takım “metot”ları incelememiz gerekmekte. Düzensizlikteki düzeni keşfeden insan bazı temel sorunlarla baş edebilmek için bir takım uygulamalar pratik çözümler bulmaya çalışmıştır. Örneğin dünyamızın ortasından geçen ve de koskoca dünyayı iki eşit parçaya ayıran bir çizgi -adı ekvator çizgisi- “gerçekte” yoktur. Ama sistemleştirilebilmesi için kabul edilmiş bir değerdir. Öyle varsayarız,kabul ederiz,yani öyle olduğunu kabul ederiz.
Bir başka açıdan; birinin sana bir şey söylediğinde o kişinin “doğru” söyleyip söylemediğinden asla emin olamazsın. Çünkü o kişi sen değilsindir, çıkmaz bir. Bundan emin olman için senin “o” kişi olman gerek ve eğer sen “o” kişi isen artık sen değilsindir, gene emin olamayacaksın demektir çıkmaz iki. O kişinin sana söylediğini aksi kanıtlanana kadar “doğru” kabul etmen gerekir yani inanman..Böylece ancak iletişim kurulmuş olur. Ve referans kişilerin kendi söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tutarlılık ile –ki bunu da belirleyen zaman ve içinde bulundukları koşullardır-iletişim kısaca yaşam devam eder.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu nedenle bir kişinin hiçbir şeye inanmadığını söylemesi mantıklı değildir. Böylesi bir şeyi kendisine söylüyorsa, buna kendini inandırmaya çalışıyordur-yoksa zaten inandığı bir şeyi neden söyleme gereksinimi duysun?- bir başkasına söylüyor ise,ki söylediğine göre en az bir kişi olmak zorundadır-iletişime, söze aktarıldığında “anlaşılacağına” inanmak zorundadır..İletişim, hangi şart ve koşulda olursa olsun yaşamın da asal kaynağı olduğuna göre (nesnelerle iteişimimiz, birbirimizle iletişimimiz, hayat ve ölümle, bilimlerle, kendimizle vs vs); "düşünüyorum öyleyse varım’dan daha iyi bir cümle biliyorum; İNANIYORUZ ÖYLEYSE VARIZ!", dedi sercan.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩ (arkası yarın)
B'ölüm -22- (dünden devam )
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -22- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (B'ölüm 21'den devam)
Bahçenin diğer tuhaf bir özelliği ise insanların dünyasındakiler tarafından okundukça ışınımları artar ve de kapladıkları hacim ,kokuları ,ışınımları artardı. Bu arada iyi filozof ve kötü filozof çiçekleri mevcuttu. İyiler güzel ,hoş,tazelik gibi kokar diğerleri zehirli,ağulu ağır ve kötü bir koku salgılardı. O yüzden genelde bencillikle egolarını cilalayan, saçmalayan, gerçek dışı bir takım vehimleri, zanları gerçekmiş gibi bir mantığa bürümeye çalışan kişilerin çiçeklerinden uzak dururdu. Platon çiçeğini düşünmesinin daha doğrusu aklına gelivermesinin nedeni açıktı Sercan’ın..kendisini Platon çiçeğindeki mağara benzetmesinde gibi hissediyordu. Aynen platon mağarasındaki gibiyim dedim dudaklarını bükerek hüzünle. Kendi dünyamdan bu dünyaya düştüm. Bunu anlıyorum ama anladığımı NASIL anlatacağım??
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
plato'nun "mağara benzetmesi", plato'nun benzetmesine göre toplumdaki insanlar (düşünürler dışındakiler) bir mağarada kollarından birbirine zincirlerle bağlanmış ve sırtı mağara kapısına dönük oturan esirler gibidirler. sadece arkalarındaki ışık kaynağının (doğrunun,gerçeğin) yaydığı ışıkla karşılarındaki duvarda oluşan kendi gölgelerini görebilir, bu gölgelere bakarak eğlenir ve hayatlarını böyle geçirirler. filozoflar ise kendilerini bu zincirlerden kurtararak her ne kadar zor ve acı verici olsa da yüzlerini cesaretle ışığa (gerçeğe) dönerek hayatın gerçek anlamını ve doğruyu görebilen kimselerdir. ancak bu kimselerin mağaraya döndükten sonra gördüklerini diğer insanlara anlatması ve onları inandırması da bir o kadar zor olacaktır, çünkü esaret ve karanlık rahattır, oysa gerçekleri görmek ve ışığa bakmak cesaret ister.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
sokrates, glaukon'la arasında bir konuşmayı aktarıyor (platon, "devlet", vii, 514a-517a):
"- ondan sonra şimdi de, dedim, eğitimi ve eğitimsizliği bakımından doğamızı şöyle bir olayla tasarla: yer altında mağara gibi bir yere konmuş insanlar getir gözünün önüne, ışığa doğru uzanan uzun giriş yolu var bütün mağaraya, çocukluktan beri orada bacakları da boyunları da öyle bağlanmış ki orada durup yalnızca önlerindekini görüyorlar ama boyunduruklarından dolayı kafalarını döndürmeleri olanaksız, onlar için ışık diye yukarıda uzaktan bir ateş yanıyor, ateşle tutsaklar arasında yukarıda bir yol, yol boyunca da kurulmuş bir duvar, tıpkı kuklacıların insanların önüne çekip üstünden kuklaları gösterdikleri perdeler gibi.
- görüyorum, dedi.
- o duvar boyunca insanların duvarın üstünden binbir türlü araç taşıdığını gör o zaman: insan yontuları, taştan ve tahtadan başka canlılar ve başka binbir türlü iş; taşıyanlardan herhalde kimisi de sesler çıkarıyor, kimisi susuyor.
- tuhaf bir resim ve tuhaf tutsaklar, dedi.
- bize benziyorlar, dedim, ne de olsa en başından beri ateşin tam karşılarına düşürdügü gölgeler dışında kendi başlarına ya da birbirleriyle bir şey görmüşler midir sence?
- iyi de nasıl, dedi, yaşam boyu kafaları hareketsiz kalmaya zorlanmışsa?
- peki yoldan taşınanların nesini [görmüşlerdir]? onları [gölgeleri] degil mi?
- illa ki.
- şimdi eğer birbirleriyle konuşabilselerdi, gördüklerini varolanlar saymazlar mıydı sence?
- ister istemez.
- peki zindanda karşılarından bir yankı olsa? ne zaman geçenlerden biri bir ses çıkarsa, sence ses çıkaranı önlerinden geçen gölgeden başka bir şey sanırlar mı?
- sanmazlar yahu, dedi.
- uzun lafın kısası, dedim, bunlar gerçeği araçların gölgelerinden başka bir şey sanmaz.
- çok zorunlu olarak, dedi.
- şimdi de, dedim, onlardan birinin zincirlerinden kurtularak akılsızlığından iyileşip doğal halinde olduğunu izle. ne zaman ki biri kurtulur ve hemen ayağa kalkıp boynunu çevirmeye ve yürüyüp yukarıya ışığa bakmaya zorlanır, bütün bunları acı çekerek yapar ve parıltılardan [ateşin parlaklıgından] dolayı demin gölgelerini gördüklerine bakamaz; birisi ona daha önce gördüklerinin saçma sapan şeyler olduğunu, şimdiyse varolana daha yakın olduğu ve daha varolanlara dönük olduğu için daha doğru gördüğünü söylese ve geçenlerden herbirini tek tek ona gösterip ne olduğunu sorsa ve onu yanıtlamaya zorlasa, o ne der sence? akla karayı seçmez mi, daha önce gördüklerini şimdi gösterilenlerden daha gerçek sanmaz mı sence?
- hem nasıl, dedi.
- ya onu o ışığa bakmaya zorlasa gözleri acımaz mı ve arkasını dönüp bakabildiklerine doğru kaçmaz mı?
- öyle, dedi.
- peki, dedim, biri onu oradan zorla alıp engebeli yokuştan yukarı sürüklese, dışarıda günışığına sürükleyinceye kadar da bırakmasa, sürüklenen adam acıyla öfke duyar ve ışığa doğru gidince gözleri günışığıyla dolup şimdi gerçek denenlerden birini göremez, değil mi?
- göremez, dedi, en azından hemen göremez.
- herhalde alışması gerekir gibi görünüyor bana, yukarıyı göreceği varsa. önce de gölgeleri kolayca görür, sonra sudakileri, insanların ve başka şeylerin görüntülerini, ondan sonra da kendilerini; onların da arkasından geceleyin yıldızların ve ayın ışığına bakarak gökyüzündekileri ve gökyüzünün kendisini daha kolay izler, gündüzün güneşe ve günışığına oranla.
- izlemez mi?
- bana öyle geliyor ki en sonunda da güneşin sudaki ya da başka makamlardaki görünüşlerinde değil de olduğu gibi kendisini kendi olarak kendi yerinde görebilir ve izleyebilir.
- illa ki, dedi.
- bunlardan sonra da onun [güneşin] mevsimleri ve yılları sağladığını, görülebilen alandakileri düzenlediğini ve onların o gördüklerine neden olduğunu çıkarsar.
- apaçık, dedi, onlardan sonra bunlara gider.
- ya sonra? ilk yuvasını, oradaki bilgeliği ve öbür tutsakları anımsayınca, değişmekten dolayı kendini mutlu sayıp onlara acımaz mı?
- çok.
- ama bir de geçen şeyleri en keskin gözle görenleri, çoğunlukla onlardan önce, sonra ve aynı zamanda taşınan şeyleri en çok anımsayanları, bunlardan da neler olacağını en çok öngörebilenleri onurlandırıp takdir ederlerse, sence o bunlara karşı hevesli mi olur ve bunlar tarafından onurlandırılıp güçlenenlere mi özenir, yoksa homeros gibi "başka yoksul bir adamın altında uşak" olmayı ve öbürlerini varsayıp onlar gibi yaşamaktansa binbir türlü şeye maruz kalmayı mı ister?
- en azından bana görünen o, dedi, öyle yaşamaktansa her şeye maruz kalmayı kabullenir.
- şimdiyse şunu düşün, dedim: böyle biri yeniden inip aynı yere otursa, güneşten hemen çıktığı için gözleri karanlıklarla dolmaz mı?
- hem nasıl, dedi.
- peki o gölgeler hakkında bir yargıda bulunmakta tutsaklarla kıyasıya yarışmak zorunda kalsa, gözleri kamaşmışken, kendine gelene kadar (ki bu alışma süresi pek kısa olmaz), alay konusu olmaz mı ve onun yukarı çıkınca gözlerini mahvettiğini ve yukarı gitmeyi denemeye değmediğini söylemezler mi? eğer bir biçimde onu ellerine geçirebilseler ve öldürebilseler, kendilerini kurtarıp yukarı götürmeye kalkışanı öldürürler mi?
- kesin, dedi." gibi..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan birden durup ..İNANÇ! dedi. Kendisine kimin inanacağını bilmese de yine anlıyor ve biliyordu ki bütün mekanizmayı, evreni,insanı,yerleri gökleri ve arasındakileri,dışındakileri ne kadar kainat,alem,sistem varsa bütün hepsini ayakta tutan tek şey inançtı!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)
Bahçenin diğer tuhaf bir özelliği ise insanların dünyasındakiler tarafından okundukça ışınımları artar ve de kapladıkları hacim ,kokuları ,ışınımları artardı. Bu arada iyi filozof ve kötü filozof çiçekleri mevcuttu. İyiler güzel ,hoş,tazelik gibi kokar diğerleri zehirli,ağulu ağır ve kötü bir koku salgılardı. O yüzden genelde bencillikle egolarını cilalayan, saçmalayan, gerçek dışı bir takım vehimleri, zanları gerçekmiş gibi bir mantığa bürümeye çalışan kişilerin çiçeklerinden uzak dururdu. Platon çiçeğini düşünmesinin daha doğrusu aklına gelivermesinin nedeni açıktı Sercan’ın..kendisini Platon çiçeğindeki mağara benzetmesinde gibi hissediyordu. Aynen platon mağarasındaki gibiyim dedim dudaklarını bükerek hüzünle. Kendi dünyamdan bu dünyaya düştüm. Bunu anlıyorum ama anladığımı NASIL anlatacağım??
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
plato'nun "mağara benzetmesi", plato'nun benzetmesine göre toplumdaki insanlar (düşünürler dışındakiler) bir mağarada kollarından birbirine zincirlerle bağlanmış ve sırtı mağara kapısına dönük oturan esirler gibidirler. sadece arkalarındaki ışık kaynağının (doğrunun,gerçeğin) yaydığı ışıkla karşılarındaki duvarda oluşan kendi gölgelerini görebilir, bu gölgelere bakarak eğlenir ve hayatlarını böyle geçirirler. filozoflar ise kendilerini bu zincirlerden kurtararak her ne kadar zor ve acı verici olsa da yüzlerini cesaretle ışığa (gerçeğe) dönerek hayatın gerçek anlamını ve doğruyu görebilen kimselerdir. ancak bu kimselerin mağaraya döndükten sonra gördüklerini diğer insanlara anlatması ve onları inandırması da bir o kadar zor olacaktır, çünkü esaret ve karanlık rahattır, oysa gerçekleri görmek ve ışığa bakmak cesaret ister.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
sokrates, glaukon'la arasında bir konuşmayı aktarıyor (platon, "devlet", vii, 514a-517a):
"- ondan sonra şimdi de, dedim, eğitimi ve eğitimsizliği bakımından doğamızı şöyle bir olayla tasarla: yer altında mağara gibi bir yere konmuş insanlar getir gözünün önüne, ışığa doğru uzanan uzun giriş yolu var bütün mağaraya, çocukluktan beri orada bacakları da boyunları da öyle bağlanmış ki orada durup yalnızca önlerindekini görüyorlar ama boyunduruklarından dolayı kafalarını döndürmeleri olanaksız, onlar için ışık diye yukarıda uzaktan bir ateş yanıyor, ateşle tutsaklar arasında yukarıda bir yol, yol boyunca da kurulmuş bir duvar, tıpkı kuklacıların insanların önüne çekip üstünden kuklaları gösterdikleri perdeler gibi.
- görüyorum, dedi.
- o duvar boyunca insanların duvarın üstünden binbir türlü araç taşıdığını gör o zaman: insan yontuları, taştan ve tahtadan başka canlılar ve başka binbir türlü iş; taşıyanlardan herhalde kimisi de sesler çıkarıyor, kimisi susuyor.
- tuhaf bir resim ve tuhaf tutsaklar, dedi.
- bize benziyorlar, dedim, ne de olsa en başından beri ateşin tam karşılarına düşürdügü gölgeler dışında kendi başlarına ya da birbirleriyle bir şey görmüşler midir sence?
- iyi de nasıl, dedi, yaşam boyu kafaları hareketsiz kalmaya zorlanmışsa?
- peki yoldan taşınanların nesini [görmüşlerdir]? onları [gölgeleri] degil mi?
- illa ki.
- şimdi eğer birbirleriyle konuşabilselerdi, gördüklerini varolanlar saymazlar mıydı sence?
- ister istemez.
- peki zindanda karşılarından bir yankı olsa? ne zaman geçenlerden biri bir ses çıkarsa, sence ses çıkaranı önlerinden geçen gölgeden başka bir şey sanırlar mı?
- sanmazlar yahu, dedi.
- uzun lafın kısası, dedim, bunlar gerçeği araçların gölgelerinden başka bir şey sanmaz.
- çok zorunlu olarak, dedi.
- şimdi de, dedim, onlardan birinin zincirlerinden kurtularak akılsızlığından iyileşip doğal halinde olduğunu izle. ne zaman ki biri kurtulur ve hemen ayağa kalkıp boynunu çevirmeye ve yürüyüp yukarıya ışığa bakmaya zorlanır, bütün bunları acı çekerek yapar ve parıltılardan [ateşin parlaklıgından] dolayı demin gölgelerini gördüklerine bakamaz; birisi ona daha önce gördüklerinin saçma sapan şeyler olduğunu, şimdiyse varolana daha yakın olduğu ve daha varolanlara dönük olduğu için daha doğru gördüğünü söylese ve geçenlerden herbirini tek tek ona gösterip ne olduğunu sorsa ve onu yanıtlamaya zorlasa, o ne der sence? akla karayı seçmez mi, daha önce gördüklerini şimdi gösterilenlerden daha gerçek sanmaz mı sence?
- hem nasıl, dedi.
- ya onu o ışığa bakmaya zorlasa gözleri acımaz mı ve arkasını dönüp bakabildiklerine doğru kaçmaz mı?
- öyle, dedi.
- peki, dedim, biri onu oradan zorla alıp engebeli yokuştan yukarı sürüklese, dışarıda günışığına sürükleyinceye kadar da bırakmasa, sürüklenen adam acıyla öfke duyar ve ışığa doğru gidince gözleri günışığıyla dolup şimdi gerçek denenlerden birini göremez, değil mi?
- göremez, dedi, en azından hemen göremez.
- herhalde alışması gerekir gibi görünüyor bana, yukarıyı göreceği varsa. önce de gölgeleri kolayca görür, sonra sudakileri, insanların ve başka şeylerin görüntülerini, ondan sonra da kendilerini; onların da arkasından geceleyin yıldızların ve ayın ışığına bakarak gökyüzündekileri ve gökyüzünün kendisini daha kolay izler, gündüzün güneşe ve günışığına oranla.
- izlemez mi?
- bana öyle geliyor ki en sonunda da güneşin sudaki ya da başka makamlardaki görünüşlerinde değil de olduğu gibi kendisini kendi olarak kendi yerinde görebilir ve izleyebilir.
- illa ki, dedi.
- bunlardan sonra da onun [güneşin] mevsimleri ve yılları sağladığını, görülebilen alandakileri düzenlediğini ve onların o gördüklerine neden olduğunu çıkarsar.
- apaçık, dedi, onlardan sonra bunlara gider.
- ya sonra? ilk yuvasını, oradaki bilgeliği ve öbür tutsakları anımsayınca, değişmekten dolayı kendini mutlu sayıp onlara acımaz mı?
- çok.
- ama bir de geçen şeyleri en keskin gözle görenleri, çoğunlukla onlardan önce, sonra ve aynı zamanda taşınan şeyleri en çok anımsayanları, bunlardan da neler olacağını en çok öngörebilenleri onurlandırıp takdir ederlerse, sence o bunlara karşı hevesli mi olur ve bunlar tarafından onurlandırılıp güçlenenlere mi özenir, yoksa homeros gibi "başka yoksul bir adamın altında uşak" olmayı ve öbürlerini varsayıp onlar gibi yaşamaktansa binbir türlü şeye maruz kalmayı mı ister?
- en azından bana görünen o, dedi, öyle yaşamaktansa her şeye maruz kalmayı kabullenir.
- şimdiyse şunu düşün, dedim: böyle biri yeniden inip aynı yere otursa, güneşten hemen çıktığı için gözleri karanlıklarla dolmaz mı?
- hem nasıl, dedi.
- peki o gölgeler hakkında bir yargıda bulunmakta tutsaklarla kıyasıya yarışmak zorunda kalsa, gözleri kamaşmışken, kendine gelene kadar (ki bu alışma süresi pek kısa olmaz), alay konusu olmaz mı ve onun yukarı çıkınca gözlerini mahvettiğini ve yukarı gitmeyi denemeye değmediğini söylemezler mi? eğer bir biçimde onu ellerine geçirebilseler ve öldürebilseler, kendilerini kurtarıp yukarı götürmeye kalkışanı öldürürler mi?
- kesin, dedi." gibi..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan birden durup ..İNANÇ! dedi. Kendisine kimin inanacağını bilmese de yine anlıyor ve biliyordu ki bütün mekanizmayı, evreni,insanı,yerleri gökleri ve arasındakileri,dışındakileri ne kadar kainat,alem,sistem varsa bütün hepsini ayakta tutan tek şey inançtı!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

