B'ölüm -24-

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXIV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 23'den devam)

Yine de kaotik bir dünya düzeninde insanların bu basit gerçeği görüp anlayamamaları Sercan’ı şaşırttı. Belki de “insan değilim” diye düşündü. Bu düşüncesini uzun uzun çalan telefon sesi böldü. Telefon uzun uzun çalmıştı çünkü sercan kendisinin bir telefonu olduğunu bile bilmiyordu, ta ki çalana kadar. Tıpkı insanların ancak zorunluluklar karşısında güçlerini fark etmeleri gibi. Telefonu bulup açtı kendisini bile şaşırtan bir alışkanlık ile.telefondaki ses “alo ,sercan?” dedi. “evet,benim” Ben mi?, “hemen hazırlan ve evin 3 sokak altındaki sokaktan ilk sağa dön, karşına çıkacak Ayür Efak’ı bul” peki orada ne olacak ? dedi sercan..Telefondaki ses “ orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum “.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan ardından telefonun kapandığını anladığı bir sesle duraladı. Angelina’dan bir mesajdı belki de. Derken telefon yine çalmaya başladı. Uzun uzun az önceki gibi. Elindeki telefona bakıyordu tam açma tuşuna bastı ki uyuyakaldığı koltuktan sıçrayarak uyandı. Telefon sesini duyuyordu hala, masanın oralarda bir yerde olmalıydı. Kalktı , sesin geldiği yöne doğruldu. Her adım atışında sese biraz daha yakınlaşıyordu, sonunda ses kaynağını buldu. Rüyasındaki gibi tutup açtı.”iyi günler uyandırma servisi” .

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑


Sercan konuşma bitince yeniden tekrarlanmaya başlayan konuşmadan sesin kaydedilmiş bir makineden geldiğini anladı, telefonu kapadı. Saçlarını eliyle düzeltmeye uğraşarak uyanmaya çalıştı iyice. Koltukta uyuyakaldığından dolayı biraz beli ve boynu ağrıyordu. Parmak uçlarıyla ensesine masaj yaptı, biraz rahatlamıştı ensesindeki kaslar. Bunu yaparken bir yandan da gördüğü garip rüyayı düşünüyordu. Rüyasında kendisine tarif edilen yere mutlaka gidecekti. “ne kaybedebilirim ki?” diye düşündü. Hem ne demişti rüyasındaki ses “orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum” denemeye değerdi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩( Arkası yarın)

B'ölüm -23-

// Romanın taslağının her sayfasını elimden geldiğinde yayınlamaya çalışıyorum. Yoğunluğum arttıkça bazı günler yetiştiremeyip gün-sayfa atlayabilir olduğumu, insani insiyatifinize dayanarak ve hoş görüyle karşılayacağınızı umarak bildiririm. Mümkün olduğunca aksatmadan ,örselemeden sizinle devam etmeye çalışacağım. Lakin yorumlarınızdan çok da okunmadığımı, sevilmediğini pek yorum yapılmadığından biraz da motivasyonum azalarak gözlemliyorum. Cümle bozuklukları, anlam kaymaları, edit hataları , redakte edilmediği ve öykü çatısını uyarlamaya , kurgu sürecini oturtmaya çalıştığım için, kısaca "taslak" olduğu için baştan söylediğim gibi kusuruma bakmayın. Çalakalem yazılmışda olsa samimiyetini kaybetmemesi tek dileğim.//

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -23- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (22'den devam)

Sercan birden durup ..İNANÇ! dedi. Kendisine kimin inanacağını bilmese de yine anlıyor ve biliyordu ki bütün mekanizmayı, evreni,insanı,yerleri gökleri ve arasındakileri,dışındakileri ne kadar kainat,alem,sistem varsa bütün hepsini ayakta tutan tek şey inançtı!

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sayın okuyucu; umarım Sercan’la yoğunluğumun hızına yetişebiliyorsundur. Beni okurken bazen dalıp gittiğini, gözlerini bazı cümlelerimin üzerinde tekrar tekrar gezdirdiğini, hatta bazen "daha çok var mı?", diye cümleye bile dökmeden düşündüğünü," acaba kitap olarak yayınlanacak mı , yayınlansa sonuna hemencecik bakardım belki ", diye düşünenlerin bile olduğunu...Hatta senin tam bu cümleyi okuduğun anda “gülümsediğini” düşlüyorum.
O halde; sana hayatında bir defacık da olsa bir başkasının düşünü gerçekleştirme şansını veriyorum: “Bu cümleyi okuduğunda gülümse, ki düşüm gerçek olsun”. Çünkü şu an, ben; sen bu cümleyi okurken ve gülümserken seni düşlüyor ve gülümsüyordum. Bak, bir gülümsemede bile kolayca buluşuveriyoruz..Hayatındaki insanlarla seni sen yapan kişilerle,şeylerle ne kadar,nasıl buluşuverdiğini ve bu buluşmaların farkına varıp varmadığını anlamanı istiyorum. Şu an hayattasın örneğin:- ki bu kesinlikle doğru bir çıkarımdır aksi halde bu cümleyi okuyamazdın-Hayatta olduğunun farkına var ve gözlerini benden bir an çevirip, ellerine bak..Bedenine bak..Onunla bir ömür geçirecek olduğunu; ve ona ;bedenine, senin bineğin, elbisen,taşıyıcın,algılayıcın, esirin olan bedeninin ne kadar farkında olduğunu düşün. Ne kadar çok şeye sahipken ne sudan sebeplerle şikayet ettiğini..edebildiğini.. ve tüm bunları kaybetmeden önce, "değer"ini anlamış olmanın- en azından bir kez olsun benim hatırlatmamla da olsa- sana verileni ,düşünmüş olduğunu bil. Ve işte buna da gülümse.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Şimdi Sercan’ın “inanç” çıkarımının haklılığıyla ilgili kısmı açıklayacağım.Derler ki , 2 filozof havuz başında oturmuşlar. Havuzda da balıklar atlayıp zıplıyorlarmış. Xenephos öğrencisine,"Bak , Anistiphos balıklar ne de güzel eğleniyor " , demiş. Öğrencisi ise "Hocam, siz balık dğeilsiniz ki, balıkların eğlenip eğlenmediğini nereden biliyorsunuz" , diye yanıtlamış onu. Hocası, gülümseyerek bu defa "Aynı mantıkla o halde sen de ben değilsin, balıkların eğlenip eğlenmediğini bilip bilmediğimi bilemezsin" diyerek son noktayı koymuş. Ben öğrencisi yerinde olsaydım, e ama yine aynı mantıkla siz de ben olamayacağınız için balıkların eğlenip eğlenmediğini bilip bilmediğimi bilemezsiniz" , diyerek olayı uzatırdım. Lakin , yeterince ukala bulduğun beni, yani bu kitabı, bir de iyiden iyiye sıkıcı bulmaman için, uzatmayacağım.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ne diyordum, evet, İnancsal düzlemin retoriği hakkında bir şeyler anlatacaktım. Bu örnekteki gibi tıpkı sizler karşındaki, “sen “dışında, kendi algın dışında olamayacağın için, her şeyi ama her şeyi kendin kadar, kendince ! anlayabilir, anlatabilirsin ancak. Örneğin renkleri ele alalım.. Kanın rengi kırmızıdır değil mi? Peki kırmızının gerçekte senin gördüğün gibi başkaları tarafından da aynı şekilde görüldüğünü söyleyebilir misin? Hayır. Belki de mavi görüyordur ama ismine “kırmızı” dendiğini öğrendiği için bütün bu farklı algılayışlar “kırmızı” isminin anlamının genellemesinde; bütünleniyordur. Üstteki sorunun asal yanıtı için sana bir matematik sorusu sormalıyım. Ah merak etme hemen, zor bir soru olmayacak. Diyelim ki elimde 2 mavi, 4 kırmızı,6 sarı,8 turuncu,10 mor bilye var. Ve bunların hepsini bir keseye atıp karıştırıyorum. Bakmadan bu keseden ilk çekişte mavi top çekme olasılığım yüzde kaçtır?? Yüzde elli ! evet.. Ya mavi topu çekerim ya da çekmem.. Matematik ne yazık ki iki boyutlu bir düzlem de bizlere sayıların sonsuz!!! dünyasının kapısını aralasa da insanlar 3. boyutlu bir süreçte yaşıyorlar. ( Sonlu bir algısı olan insanın , sonsuz bir olasılığı algılayamayacağını algılaması sadece en son sınırıdır algısının ayrı konu )

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sayın okuyucu sen sen ol 2 boyutlu bir mantalite ile bir üst boyuta pişti yapmaya kalkma. Evet, kanın renginin kırmızı olması ve herkesin aynı rengi görüyor olması sorunsalının belirsiz ama net bir yanıtı vardır:Yüzde 50 öyle görüyorlar.

İnanç noktasına gelirsek aslında tam anlamıyla," inanma,kabul etme, referans alma " ; denilebilecek bir takım “metot”ları incelememiz gerekmekte. Düzensizlikteki düzeni keşfeden insan bazı temel sorunlarla baş edebilmek için bir takım uygulamalar pratik çözümler bulmaya çalışmıştır. Örneğin dünyamızın ortasından geçen ve de koskoca dünyayı iki eşit parçaya ayıran bir çizgi -adı ekvator çizgisi- “gerçekte” yoktur. Ama sistemleştirilebilmesi için kabul edilmiş bir değerdir. Öyle varsayarız,kabul ederiz,yani öyle olduğunu kabul ederiz.

Bir başka açıdan; birinin sana bir şey söylediğinde o kişinin “doğru” söyleyip söylemediğinden asla emin olamazsın. Çünkü o kişi sen değilsindir, çıkmaz bir. Bundan emin olman için senin “o” kişi olman gerek ve eğer sen “o” kişi isen artık sen değilsindir, gene emin olamayacaksın demektir çıkmaz iki. O kişinin sana söylediğini aksi kanıtlanana kadar “doğru” kabul etmen gerekir yani inanman..Böylece ancak iletişim kurulmuş olur. Ve referans kişilerin kendi söyledikleri ile yaptıkları arasındaki tutarlılık ile –ki bunu da belirleyen zaman ve içinde bulundukları koşullardır-iletişim kısaca yaşam devam eder.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bu nedenle bir kişinin hiçbir şeye inanmadığını söylemesi mantıklı değildir. Böylesi bir şeyi kendisine söylüyorsa, buna kendini inandırmaya çalışıyordur-yoksa zaten inandığı bir şeyi neden söyleme gereksinimi duysun?- bir başkasına söylüyor ise,ki söylediğine göre en az bir kişi olmak zorundadır-iletişime, söze aktarıldığında “anlaşılacağına” inanmak zorundadır..İletişim, hangi şart ve koşulda olursa olsun yaşamın da asal kaynağı olduğuna göre (nesnelerle iteişimimiz, birbirimizle iletişimimiz, hayat ve ölümle, bilimlerle, kendimizle vs vs); "düşünüyorum öyleyse varım’dan daha iyi bir cümle biliyorum; İNANIYORUZ ÖYLEYSE VARIZ!", dedi sercan.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩ (arkası yarın)

B'ölüm -22- (dünden devam )

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -22- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (B'ölüm 21'den devam)
Bahçenin diğer tuhaf bir özelliği ise insanların dünyasındakiler tarafından okundukça ışınımları artar ve de kapladıkları hacim ,kokuları ,ışınımları artardı. Bu arada iyi filozof ve kötü filozof çiçekleri mevcuttu. İyiler güzel ,hoş,tazelik gibi kokar diğerleri zehirli,ağulu ağır ve kötü bir koku salgılardı. O yüzden genelde bencillikle egolarını cilalayan, saçmalayan, gerçek dışı bir takım vehimleri, zanları gerçekmiş gibi bir mantığa bürümeye çalışan kişilerin çiçeklerinden uzak dururdu. Platon çiçeğini düşünmesinin daha doğrusu aklına gelivermesinin nedeni açıktı Sercan’ın..kendisini Platon çiçeğindeki mağara benzetmesinde gibi hissediyordu. Aynen platon mağarasındaki gibiyim dedim dudaklarını bükerek hüzünle. Kendi dünyamdan bu dünyaya düştüm. Bunu anlıyorum ama anladığımı NASIL anlatacağım??

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

plato'nun "mağara benzetmesi", plato'nun benzetmesine göre toplumdaki insanlar (düşünürler dışındakiler) bir mağarada kollarından birbirine zincirlerle bağlanmış ve sırtı mağara kapısına dönük oturan esirler gibidirler. sadece arkalarındaki ışık kaynağının (doğrunun,gerçeğin) yaydığı ışıkla karşılarındaki duvarda oluşan kendi gölgelerini görebilir, bu gölgelere bakarak eğlenir ve hayatlarını böyle geçirirler. filozoflar ise kendilerini bu zincirlerden kurtararak her ne kadar zor ve acı verici olsa da yüzlerini cesaretle ışığa (gerçeğe) dönerek hayatın gerçek anlamını ve doğruyu görebilen kimselerdir. ancak bu kimselerin mağaraya döndükten sonra gördüklerini diğer insanlara anlatması ve onları inandırması da bir o kadar zor olacaktır, çünkü esaret ve karanlık rahattır, oysa gerçekleri görmek ve ışığa bakmak cesaret ister.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

sokrates, glaukon'la arasında bir konuşmayı aktarıyor (platon, "devlet", vii, 514a-517a):

"- ondan sonra şimdi de, dedim, eğitimi ve eğitimsizliği bakımından doğamızı şöyle bir olayla tasarla: yer altında mağara gibi bir yere konmuş insanlar getir gözünün önüne, ışığa doğru uzanan uzun giriş yolu var bütün mağaraya, çocukluktan beri orada bacakları da boyunları da öyle bağlanmış ki orada durup yalnızca önlerindekini görüyorlar ama boyunduruklarından dolayı kafalarını döndürmeleri olanaksız, onlar için ışık diye yukarıda uzaktan bir ateş yanıyor, ateşle tutsaklar arasında yukarıda bir yol, yol boyunca da kurulmuş bir duvar, tıpkı kuklacıların insanların önüne çekip üstünden kuklaları gösterdikleri perdeler gibi.
- görüyorum, dedi.
- o duvar boyunca insanların duvarın üstünden binbir türlü araç taşıdığını gör o zaman: insan yontuları, taştan ve tahtadan başka canlılar ve başka binbir türlü iş; taşıyanlardan herhalde kimisi de sesler çıkarıyor, kimisi susuyor.
- tuhaf bir resim ve tuhaf tutsaklar, dedi.
- bize benziyorlar, dedim, ne de olsa en başından beri ateşin tam karşılarına düşürdügü gölgeler dışında kendi başlarına ya da birbirleriyle bir şey görmüşler midir sence?
- iyi de nasıl, dedi, yaşam boyu kafaları hareketsiz kalmaya zorlanmışsa?
- peki yoldan taşınanların nesini [görmüşlerdir]? onları [gölgeleri] degil mi?
- illa ki.
- şimdi eğer birbirleriyle konuşabilselerdi, gördüklerini varolanlar saymazlar mıydı sence?
- ister istemez.
- peki zindanda karşılarından bir yankı olsa? ne zaman geçenlerden biri bir ses çıkarsa, sence ses çıkaranı önlerinden geçen gölgeden başka bir şey sanırlar mı?
- sanmazlar yahu, dedi.
- uzun lafın kısası, dedim, bunlar gerçeği araçların gölgelerinden başka bir şey sanmaz.
- çok zorunlu olarak, dedi.
- şimdi de, dedim, onlardan birinin zincirlerinden kurtularak akılsızlığından iyileşip doğal halinde olduğunu izle. ne zaman ki biri kurtulur ve hemen ayağa kalkıp boynunu çevirmeye ve yürüyüp yukarıya ışığa bakmaya zorlanır, bütün bunları acı çekerek yapar ve parıltılardan [ateşin parlaklıgından] dolayı demin gölgelerini gördüklerine bakamaz; birisi ona daha önce gördüklerinin saçma sapan şeyler olduğunu, şimdiyse varolana daha yakın olduğu ve daha varolanlara dönük olduğu için daha doğru gördüğünü söylese ve geçenlerden herbirini tek tek ona gösterip ne olduğunu sorsa ve onu yanıtlamaya zorlasa, o ne der sence? akla karayı seçmez mi, daha önce gördüklerini şimdi gösterilenlerden daha gerçek sanmaz mı sence?
- hem nasıl, dedi.
- ya onu o ışığa bakmaya zorlasa gözleri acımaz mı ve arkasını dönüp bakabildiklerine doğru kaçmaz mı?
- öyle, dedi.
- peki, dedim, biri onu oradan zorla alıp engebeli yokuştan yukarı sürüklese, dışarıda günışığına sürükleyinceye kadar da bırakmasa, sürüklenen adam acıyla öfke duyar ve ışığa doğru gidince gözleri günışığıyla dolup şimdi gerçek denenlerden birini göremez, değil mi?
- göremez, dedi, en azından hemen göremez.
- herhalde alışması gerekir gibi görünüyor bana, yukarıyı göreceği varsa. önce de gölgeleri kolayca görür, sonra sudakileri, insanların ve başka şeylerin görüntülerini, ondan sonra da kendilerini; onların da arkasından geceleyin yıldızların ve ayın ışığına bakarak gökyüzündekileri ve gökyüzünün kendisini daha kolay izler, gündüzün güneşe ve günışığına oranla.
- izlemez mi?
- bana öyle geliyor ki en sonunda da güneşin sudaki ya da başka makamlardaki görünüşlerinde değil de olduğu gibi kendisini kendi olarak kendi yerinde görebilir ve izleyebilir.
- illa ki, dedi.
- bunlardan sonra da onun [güneşin] mevsimleri ve yılları sağladığını, görülebilen alandakileri düzenlediğini ve onların o gördüklerine neden olduğunu çıkarsar.
- apaçık, dedi, onlardan sonra bunlara gider.
- ya sonra? ilk yuvasını, oradaki bilgeliği ve öbür tutsakları anımsayınca, değişmekten dolayı kendini mutlu sayıp onlara acımaz mı?
- çok.
- ama bir de geçen şeyleri en keskin gözle görenleri, çoğunlukla onlardan önce, sonra ve aynı zamanda taşınan şeyleri en çok anımsayanları, bunlardan da neler olacağını en çok öngörebilenleri onurlandırıp takdir ederlerse, sence o bunlara karşı hevesli mi olur ve bunlar tarafından onurlandırılıp güçlenenlere mi özenir, yoksa homeros gibi "başka yoksul bir adamın altında uşak" olmayı ve öbürlerini varsayıp onlar gibi yaşamaktansa binbir türlü şeye maruz kalmayı mı ister?
- en azından bana görünen o, dedi, öyle yaşamaktansa her şeye maruz kalmayı kabullenir.
- şimdiyse şunu düşün, dedim: böyle biri yeniden inip aynı yere otursa, güneşten hemen çıktığı için gözleri karanlıklarla dolmaz mı?
- hem nasıl, dedi.
- peki o gölgeler hakkında bir yargıda bulunmakta tutsaklarla kıyasıya yarışmak zorunda kalsa, gözleri kamaşmışken, kendine gelene kadar (ki bu alışma süresi pek kısa olmaz), alay konusu olmaz mı ve onun yukarı çıkınca gözlerini mahvettiğini ve yukarı gitmeyi denemeye değmediğini söylemezler mi? eğer bir biçimde onu ellerine geçirebilseler ve öldürebilseler, kendilerini kurtarıp yukarı götürmeye kalkışanı öldürürler mi?
- kesin, dedi." gibi..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan birden durup ..İNANÇ! dedi. Kendisine kimin inanacağını bilmese de yine anlıyor ve biliyordu ki bütün mekanizmayı, evreni,insanı,yerleri gökleri ve arasındakileri,dışındakileri ne kadar kainat,alem,sistem varsa bütün hepsini ayakta tutan tek şey inançtı!

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)

B'ölüm -21- (önceki günden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXI- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (B'ölüm 20'den devam)

Sercan eve geldiğinde hala kütüphane incelediği insan kişilikleriyle ilgili, vücuduyla ilgili, somut yapısıyla ilgili konularda kafası oldukça karışmıştı. Ancak göz attığı kitabın oldukça eğitici olduğunu da inkar edemezdi. Oyun gibiydi. “Sobe oyunu gibi “;dedi içinden. Sobe oyunu? Oyun nedir bilmiyordu oysa hiç çocuk olmuş muydu anımsamıyordu ne kadar zorlasa da. Hafıza dolabındaki anımsadığı ilk şey ve zamanın hükmünde olduğu için de artık en “eski “ şey , hafıza dolabının kendisinin tanımıydı. İnsanlar doğar,büyürler ve ölürlerdi. “Doğum ölümün ilk belirtisidir. Ölüm varken ben yokum, ben varken ölüm yok. Hiç karşılaşmayacaksak neden ölümden korkayım? Ölenlerin en iyi yanı yer açmalarıdır.”.dur…DURRR!” dedi sercan, elleriyle başını tutarak. Ard arda hafıza dolabından kusulan cümlelerin hızını yavaşlatabilmek için yere doğru diz çökmüştü, elleri hala başını iki yandan tutarak bunu yapabilecekmiş gibi.. “Nasıl dünyaya geldim öncelikle bunu anlamalıyım..”

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan planlama yapmak için salondaki masaya oturdu. Elinde somut bir kalem , masadaki somut ve bomboş deftere bakıyordu. Oysa kendi zihnindeki hafıza dolabında notlar tuttuğu defteri 4 boyutlu idi. Nasıl bir şey olduğunu anlatmaya çalışsa başaramayacağından emin, hafıza dolabındaki defterini kendi dünyasındaki gibi 360 derecelik bir açıyla göz gezdirdi saniyenin çok küçük bir parçasında. “Seyreltmek ne zor bir şey!” dedi.. bu dünyada yaşayan insanlardan bazılarının kendi dünyasına açılan kapılar olan; tüm hayatlarını Sercan’ın yaşadığı “anlamlar dünyasını” düşleyip tasarlayarak yazdıklarını, kelimelerden oluşan sarmal merdivenlerden kendi somut dünyalarından Sercan’ın dünyasına –kısa bir süre için bile olsa ( yazdıkları kitap okunduğu sürece)- çıkmaya ve okuyucularını çıkartmaya çalıştıklarını biliyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Aslında bu dünyaya indiğinde yahut düştüğünde diyelim bu dünyada hayli ünlü olan yazarları ve eserleri anlamsal olarak zaten biliyordu Sercan. Evinin hemen önündeki Felsefe bahçesinde, günlük uzun gezilerinden döndüğünde bazen dinlenmek üzere bazen de keşf etmek üzere duralar ve zaman geçirirdi. Felsefe Bahçesinin adını nereden aldığını bilmiyordu. Ama bahçenin kapısında ışıyan anlam, çoktan Sercan'ın mevcudiyetine işlemişti. Felsefe Bahçesi oldukça geniş bir anlamsal içeriğe sahip olduğundan -eğer "Anlamlar Dünyası"nda bir alandan söz edebilirsek- oldukça geniş bir yer kaplıyordu. Edebiyat tarlasının hemen başladığı yerde biter, imaj gölünün hemen kıyısından başlardı. Tam ortada ise Sercan'ın evi bulunurdu. Sercan'ın evine ait bir bahçe olduğundan kendisini bildi bileli, evinden çıkıp geri dönmelerinin tümünde bu bahçeden geçmek durumundaydı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Felsefe Bahçesi oldukça geniş bir bahçeydi. Orda ilk önce Platon çiçeğini görmüştü. Bütün çiçekler sanki onu hizalayarak ardışık bir sırayla dizilmişlerdi. Bahçedeki simetrinin Sercan’da bıraktığı algı, estetik arısı’nın kendisine has kokusuna benziyordu. Platon çiçeği'ni ilk fark ettiğinde -ki bahçedeki çiçekler renksiz,şekilsiz, biçimsizdiler ve ışınım saçarlardı tıpkı dünyadaki ateş böcekleri gibi- yanına gitmiş bir süre yanında durmuştu. Soyut vücudunun soyut gözlerini, çiçeğe doğru diktiğinde yani ‘çiçeğe baktığında ‘ çiçek ışınımını güçlendirip bir koku salgılamıştı. O zaman platon çiçeğinin "anlamsallığı" nı ve "kimyası" nı da algısına almıştı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan, bundan hoşlandığı için sık sık felsefe bahçesine gider orada uzun uzun düşünür yeni yeni çiçekleri tanıyıp algılamaya çalışırdı. Sırayı ardışık bir şekilde takip etme zorunluluğu vardı. Eğer sıradaki çiçeği-(filozofu!)- değil de bir sonrakine atlayıp geçerse, o çiçek; Sercan'ın algısına kendi kokusunu sunmuyordu, dolayısıyla sercan da o filozof çiçeğinin içerdiği anlamdan yararlanamıyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (Arkası yarın)

B'ölüm 20- dünden devam-

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XX-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 19'dan devam)

ŞİŞMAN YAPI: Bir daire esası üzerine kurulmuş olan tiplerin yuvarlak yüzleri, şiş yanakları geniş delikli burunları birkaç kat çeneleri ve biraz fıçıyı andıran toprak vücutları vardır. Elleri etli ve yumuşaktır.
Şişman adam şen, mülayim ve kurnazdır. Zengin sofraları, rahat yatakları, cazip kadınları ve diğer bütün zevki sefayı sever. Zihnen ve bedenen rahat olmak gibi asabi gerginlik veya zihni faaliyet kabilinden dertleri olmadığı gibi bedeni faaliyette bulunmak arzusunu da asla duymaz.
Şişman adamların çoğunluğunun hayret verici bir zarafeti ve hareket hafifliği vardır. Kurnazlıklarından bahsetmiştik. Bunlar akıllıdırlar. Rahatlarını severler. O kadar ki bu rahatlarını temin etmek için bile rahatlarını bozmak onlara ağır gelir. Onun için başkalarını kullanmayı iyi bilirler. Midelerine düşkün oldukları için bakkal kasap fırıncı aşçı lokantacı veya otelci gibi meslek sahiplerinin arasından öylelerine çok rastlanır. Aynı zamanda kurnazlıkları ve sakin huyları sayesinde iyi birer diplomat da olurlar. Siyaset hayatı puro içen ve etrafındakilerin sırtına vurarak dediklerini yaptıran şişman adamlarla doludur.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

UFAK TEFEK YAPI: Boyları kısa olmakla beraber vücutlarının her tarafı tamamen birbirine orantılı olanlar enerjik ve alçak gönüllüdürler. Bunlar haklarını çiğnemekten nefret eden idealist ve adalet perver insanlardır. Kendilerine karşı gelenlere şiddetle hücum eder ve çoğunlukla başarılı olurlar. Kimseden hiçbir şeyden korkuları yok gibidir. İstedikleri şeyi doğru yoldan elde etmedikleri takdirde hile yoluna sapmaktan asla çekinmezler. Enerjik, ateşli, şehvetli ve asabidirler. Son derece hazır cevap ve espiritüel olurlar. Tarihe yeni bir seyir vermiş olan dahilerin çoğunun bu yapıda insanlar oluşu dikkat çekicidir.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

KISA VE ZAYIF YAPI: Kısa ve zayıf yapıda olanlar utangaç ve çekingendirler az konuşurlar, mütevazıdirler. Kendi içlerine kapanık olurlar. Ancak hayatlarında muazzam bir olay olduğu takdirde heyecana gelirler. O zaman da hadise kendi aleyhlerinde ise telaştan elleri ayakları dolaşır ve çoğu zaman kendilerini kaybederler, düşünmez olurlar. Çekingen oldukları için herkesle ahbaplık etmezler. Ama herhangi birisiyle arkadaş oldular mı bu arkadaşlığı muhafaza etmek için ellerinden geleni yaparlar. Sadakatleri sonsuzdur. Uysal bir köpek gibi arkadaşlık hatırı için her şeye boyun eğer ve her şeyi kabul ederler.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan, insanların dünyasına düştüğünde ete kemiğe bürünerek sahip olduğu ancak sınırlandığı vücuduyla ilgili kategorilerde yer alan özelliklerle; kendisini, kişiliğini oluşturan soyut özelliklerini kıyaslayarak "iç gözlem"ini tamamladı. Bu farklı yapılardan bir kaç tanesinin özelliklerini taşıdığını ve kendisine yakın olduğunu düşündü .. Ancak bir kaç tanesine yakın olduğu kadar bir kaç tanesine de alabildiğine uzaktı!. Aklı karışmış bir vaziyette bir süre kaldı kitapla. Kütüphanede herkes sessizliğini koruyordu. Karıştırdıkları, ellerinde tuttukları kitapların aslında, okuyucularıyla bir iletişim bilince olduklarını bilmeden. Kitaplarda kendilerini oku'yanlarına belli etmiyorlardı. En az dünyadaki herhangi bir sanlı kadar "bilinç" taşıdıklarını, "dirimsel"liklerini, kendilerini yazan, kaleme alan şahısların enerjileriyle beslenip zamanın ötesine kadar varlıklarını koruduklarını ifade etmiyorlardı. Oku'yucular kendilerini okurken onlarda kendi satırları üzerinde gezen gözlerden oku'yucularının iç dünyalarına göz gezdirir, sinelerinde barındırdıkları pek çok sırrı, bilgelik yoluna ulaştıracak ,hazineler değerindeki cevherlerini, kendilerini okuyanlara bağışlayıp bağışlamayacaklarına karar verirlerdi. Bu çok kişisel ve "sessiz" iletişim, ancak her iki tarafında "farkındalığı" söz konusu olursa ortaya çıkabilirdi. Sercan, Sessiz iletişimi düşünürken sessizliği fark etti. Hem anlam olarak hem de kelime olarak. 'Sessizlik'in, zıttıyla;Sesle, tanımlanabilir birşey olması, yani sessizliğin edilgenliği ve o edilgenlikte taşıdığı güç Sercan'ın kitaptan sıyrılıp kendi dünyasına dönmesini sağlamıştı. Sesin önemli olduğunu fark etti. Bu konuyu düşünmek için evine gitmeye karar verdi. "Evim" kelimesi onu nedensizce mutlu etti. Bir şeyin kendisine ait olması ve kendisinin bir şeye ait olması fikri, nedensiz bir biçimde hoşluk doğurabiliyordu demek..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (arkası yarın)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XIX- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 18'den devam)

Sercan, kitabın fizyolojik kategorilendirmesiyle ilgili sayfasına hızlıca göz gezdirdi:

"VÜCUT YAPISI

Esas olarak üç tip vücut yapısı vardır. Zayıf yani entelektüel tip, orta yani bedenen faal tip, ve ılımlı tip. Bu üç yapı esastır. Aşağıda aldığımız tipler bu esasların insanlar arasında görülen değişikliklerindendir.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

ZAYIF YAPI: Zayıf, yani entelektüel tipin yüksek ve geniş alınlı , büyük bir kafası küçük bir yüzü vardır. Yüzünün hatları zarif çizilmiştir. Burnu ince, çenesi sivridir. Vücut narin, çelimsiz ve çok zaman nahif olur. Omuzlar dar ve düşük, kollar biraz uzun ve ince, parmaklar uzun ve sivridir.
Bu tip kimseler zihnen son derece faal olmakla beraber bedensel hassasiyetleri kıttır. Onun için biraz tembelliğe eğilimli olurlar başka insanlarla alakaları soğuk ve cemiyet insanı olamazlar. İyi konuşurlar ama konu ancak yüksel entelektüel bir sahaya dökülünce… çok okurlar ve kaba sporlardan ve oyunlardan nefret ederler. Seziş ve anlama özellikle son derece kuvvetlidir. Her şeyi görür ve mükemmel muhakeme ederler. Eleştiri kabiliyetleri mükemmeldir. Herhangi bir işle uğraştıkları zaman da zihinlerini kayıtsız şartsız olarak o işe vermekte birincidirler.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

ORTA KARARLI YAPI : Boyları orta vücutları da ne zayıf ne şişman olan tiplerin çeneleri, alınları omuzları ve elleri ekseri dört köşeye yakın bir şekil arz ederler. Adale ve kemikleri çıkıktır. Bu tipler bedenlerini meşgul edecek herhangi bir faaliyet olmazsa kederlerinden ölecek zannedersiniz. Böyle yapıya sahi olanlar asla rahat durmazlar. Çoğunlukla spora karşı derin bir ilgi gösterirler. Kaba saba sporla uğraşan çoğunlukla atletlerin bu yapıda oldukları görülmüştür.
Bu tipler bina içinde oturarak kafa veya el yorarak yapılacak işlerden nefret ederler. Genellikle kurucu, yapıcı, madenci, orman mühendisi, fabrikatör veya denizcidirler. Gece rüyalarında veya gündüz hülyalarında kaşif, asker veya atlet olmayı özlerler. Ekseri cesurdurlar. Sevdikleri hatta hiç tanımadıkları yabancıları korumak için hayatlarını tehlikeye koymaktan çekinmezler.
Bütün bu özellikler madalyonun bir tarafı ...

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Madalyonun diğer bir yüzü ise, bu tiplerin zihni tembellidir. Bu yapıda olanların çoğunlukla zihnen durgundur. Parlak keskin pratik bir zekadan mahrum olurlar. Bazıları da müstesna edecek kadar parlak zihni hassasları olmakla beraber hiçbir işe yaramaz. Zira bunlar beyinlerini işletmekten son derece nefret ederler. Zihinlerini kullanmaktansa adalelerini çalıştırmayı tercih ederler."

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)

B'ölüm 18

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -IXVIII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Bölüm 17'den devam)

Sercan; hızlı hızlı sayfaları karıştırıp gözüne çarpan bir başka tanımlanmış, kategorilenmiş biçimi özle piştilemeye çalışan yahutta tam tersi diyelim ilginç bir çözümlemeyi incelemey koyuldu. İnsanların ruhunun uzantısı olan, tıpkı gözün beynin özerkleşmiş bir parçası olması gibi, vücut tanımlarından kişilikleirne dair ipucu yakalayıp bunları genellemesi tuhafına gitti Sercan'ın.. Sofokles'in Oedupus'unu anımsadı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sayın Oku'yucu, Oedipus, Sofoklesin( Antik Yunandaki en büyük 3 oyun yazarından biridir) baş yapıtı olarak bilinir. Konusu ise özetle şöyledir: Oedipus'un babası, Laius, öğrencilerinden birine tecavüz ettiği için Pelops tarafından lanetlenir: Laius'un yeni doğan oğlu Oedipus, babasını öldürecektir. Bunun üzerine Laius, oğlunun ayak bileklerini iplerle sardırır (Yunanca oidipous, "şişik ayaklı" demektir) ve Oedipus'un, kurtlara ya da kuşlara yem olması için ormana bırakılmasını emreder. Fakat yardımcısı, Laius'a ihanet eder ve küçük 'Edip'i götürüp bir çobana teslim eder. Çoban, Küçük Edip'i, çocukları olmayan Corinth kralı Polybus ve kraliçe Merope'ye (veya Periboea) armağan eder. Polybus ve Merope, Oedipus'u kendi öz çocukları gibi sever ve büyütür. Korint Kral ve kraliçesi oğulları Oidipus'la birlikte mutlu yaşarlar ta ki günün birinde bir şölen sırasında oldukça sarhoş bir davetli Oidipus'a "evlatlık" gözüyle bakana dek. Ertesi gün genç adam annesini, babasını sorgular, ikisi de inkar eder. Oidipus yine de kuşku içinde kalır. Bunun üzerine Delphoi'ye yola çıkar.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Kahin onu horlayarak başından savar; sorusuna hiç değinmeden iğrenç bir geleceğin haberini verir: Oidipus annesiyle beraber olacak, zina ürünü bir soyu türeyecek ve kendisine hayat vermiş olan babasının katili olacaktır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Dehşete düşen Oidipus nereye gideceğini pek düşünmeden oralardan kaçar; bir daha asla Korint'e dönmeyecektir. Delphoi'den çıkarken dar bir yol ağzında arabaya binmiş, yanında da bir kaç hizmetçi bulunan bilinmedik yaşlı bir adama rastlar. Geçiş önceliği için çekişirler: Oidipus arabanın yanındean geçmekte iken yaşlı adam onun kafasının orta yerine iki kamçı darbesi indirir. Oidipus hemen sert karşılık verir: Sopası ile ihtiyarı yere yıkar, sonra da tanıkları öldürür. Artık yollarda başıboş dolanmaya başlar Thebai'ye varır. Bu şehrin üzerinde bir bela vardır.

"Şehrin dolayında dağlık bir buruna bir canavar, çiğ et yiyen Sfenks yerleşmiştir."(Aiskhylos)

Sfenks yolcuları gözetleyip, her birine bilmecesini sorar; hiç kimse bilmeceyi çözemez, o da hepsini parçalayıp yer. Thebaililer her gün agoraya toplanarak bilmecenin cevabını bulmaya çalışırlar; kralları yeni öldürülmüş olduğundan kendilerini sfenksten kurtaracak olan kimseye sitenin tahtını da söz verirler. Oidipus oradan geçerken bilmece ona da sorulur:"O hangi yaratıktır ki bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayakla yürür ve de, doğa yasalarına aykırı olarak, ayakları en çok olduğu zaman güçsüzdür?"Oidipus söyle bir düşünür ve yaratığın insan olduğunu söyler: İlk çocukluğunda insan dört ayağı üzerindedir, emekler, saha sonra da iki ayağı üzerinde yürür, nihayet yaşlanınca da bir sopaya dayanır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sfenks sorusunun çözülmesiyle intihar eder. Thebaililer kurtarıcılarını alkışlar, onu kral yapar ve kraliçe ile evlendirirler. Şu halde Oidipus, Iokaste ile evlenmiştir. Ondan Eteokles ve Polineikes adlı iki oğlu, Antigone ve Ismene adında iki kızı olur. Sitede herkes onun mutluluğuna hayrandır. Birçok mutlu yıldan sonra Thebai'da veba salgını yaşanır, artakalan insanlar Oidipus'a tekrar onları kurtarmaları için yalvarır. Oidipus, Delphooi kahinine danışır; kahin ona orada mutluluk içinde yaşamakta olan günahkarı ülkeden kovmasını önerir. Oidipus eski kral Laius'a karşı işlenip cezasız kalmış olan cinayetin söz konusu olduğunu düşünür; suçluyu cezalandırmaya ant içer. Kör kahin Tİresias'a sorar, kahin açığa vurur ki, katil Oidipus'un ta kendisidir, o hem de kendi annesinin kocasıdır. Oidipus araştırır, Laius'un Delphoi'ye giderken öldürüldüğünü öğrenir ve aklına aynı yolda karşılaşıp öldürdüğü yaşlı adam gelir. Eş zamanlı olarak babası Polybos'un ölüm haberini alır ve haberi getiren ulak ona Polybos'un oğlu olmadığını açıklar. Öte yandan Oidipus, Iokaste'dan duyduğu bir öyküyü hatırlar: Iokaste'ın ilk kocasından bir çocuğunun ölmesi için ormana bırakılması. Oidipus ormana bırakılan çocuğun kendisi olduğunu anlar. Kehanet gerçek olmuştur. Günahları yüzünden kan ve kedere gömülen, herkes tarafından terk edilen Oidipus artık sadece kör bir dilencidir. Umarsızlık içinde Iokaste'in altın agrafı ile gözlerini oyar ve kızı Antigone'un izinde yollara düşer. Iokaste de kendisini odasında asar.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan'ın Oedipus'un öyküsünü anımsamasında şaşılacak bir yan yok sayın okuyucu. Oyunda sorulan ve cevaplanması gereken soru şudur aslında tam olarak; Eğer kahin, Oedipus'a babasını öldürüp öz annesiyle evleneceğini söylemeseydi, bütün bunlar oedipus'un başına gelecek miydi? Bir başka ifadeyle, kahin oedipus'un başına gelecekleri ,geleceği gördüğü için mi söyledi uyoksa gelecek kahin'in bunları söylemesiyle mi kendini var etmeye başladı? Peki şimsi sercan'ın birden bire bu ince noktayı anımsamasının temel nedeninide açıklayalım, acaba biraz sonra okuyacağın vücut yapısına bakarak kişilik çözümlemeleri gerçekten de öyle olduğu için mi var yoksa söylendiği, bu kalıplar sunulduğu içinmi insanlar öyleleşiyor? Sonuçta taklidin tahkike götürmesi gibi, tahkikten de taklide evrinilmesi söz konusu olabilir. ( İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığına inanmaya başlarsın ...)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)