B'ölüm IV -(B'ölüm 3'den devam) -

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm IV ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (B'ölüm 3'den devam)

Evet işler oldukça ilginçleşiyor değil mi? Şu sıralar Brad Pitt ile birlikte olan, son derece güzel ve ünlü Angelina Julie’den söz ediyorum elbette. Yazının sihirli olduğunu bilmediğin için bana şaşırmış gibi bakıyorsun. Ne yani koskoca Angelina julie; benim gibi bir kitabın karakteri nasıl olabilir? Olamaz mı? O halde şöyle sorayım sayın okuyucu; acaba sen hangi kitabın karakterisin yada her hangi bir kitabın karakteri olup olmadığını bilebilir misin? Güzel. Mavinin içindeysen maviyi tanımlayamazsın, değil mi?. Pekâlâ, o halde; suyun içindeki balığın suyu tanımlayamayacağını var sayarsak (-bilimsel ölçümlere göre bir balığın 3 saniyelik hafızasının olması öncülüyle o balığın bir akvaryumdaki suda ya da okyanustaki su da yaşayıp yaşayamadığını bilemeyeceği önermesi-) O balığın, suyun içindeki bir planktonu tanımlayabileceği iddiası biraz küstahça olmaz mı? Ben; yani bu kitap, benim krallığım ise kuralları ben koyuyorum demektir! Bu da bana, karakterlerimden birini Angelina Julie yapabilirim anlamına geliyor. Ya Angelina Julie, benim gibi bir kitabın karakteri olmasından dolayı bana dava açarsa mı? Aslında bu benim işime gelir; reklâmın iyisi kötüsü olmaz. Ne derler bilirsin-ya da şimdi öğreneceksin- bu dünyada hakkında konuşulmasından daha kötü bir şey varsa o da hakkında hiç konuşulmamasıdır. Saçma ya da değil, hayal gücünün sınırsızlığında bir gezinti için dikkatini odakladığın iç dünyamda gezinen gözlerine ne sunacağıma ben karar veririm! Hem; eğer sinema olmasaydı, fotoğraf sanatı olmasaydı, senden beklide km.lerce uzakta yaşayan Angelina Julie gibi birinin varlığından haberdar olmayan sen; ben onu sana uzun uzun tasvirleyip anlatsam da, onu saçma bulacaktın, haksız mıyım? Siz insanlar; bildiğiniz şeylerin esirisinizdir. Oysa bilgeliğin yolu, bildiğin şeylerin esaretinden kurtulduğunda başlar…
Gerçi insanlar inatla olan’dan daha çok, ne görmek isterlerse onu görürler. Ancak ahmaklar cenneti gösteren parmağın kendisine bakarlar. İsimler de sadece yön gösteren levhalardır. Eğer Angelina Julie’den daha güzel birini tanıyıp düşleyebiliyorsan zaten ismin bir önemi kalmaz. Beyninde Angelina yerine onu düşünmenin bence bir sakıncası yok.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sana daha önce Sercan’ın yaşadığı dünya ile senin yaşadığın dünya arasında rehberlik, tercümanlık yapacağımı söylemiştim. Hak verirsin ki O’nun da, Sercan’ında senin yaşadığın dünyayı anlaması için bir rehbere, tercümana ihtiyacı var. Peki, öyleyse neden Angelina Julie de herhangi biri değil? Cevap kolay; zira her iki dünyanın da ortak kullanabileceği kavramlara ihtiyacım var... Somut’u soyutlamak, soyutu somutlamak için. Sercan, “güzellik”i bilir ama “güzel”i bilmez, sen ise “güzel”i bilir, “güzelliği” bilmezsin. Örneğin, Rönesans ressamlarının bol bol çizdiği çıplak kadın figürlerinden yola çıkarak söyleyebilirim ki; 1700’lü yıllarda insanlar için, ”güzel” sayılan kadın tipi; balıketli, şehla bakışlı, elma yanaklı, tombul kadınlardan oluşuyordu.1800’lü yıllarda bu sıska uzun boylu incecik dal gibi, fidan gibi tiplere dönüştü. 1900lü yıllarda Marilyn Monroe tarzı, milenyum çağında da Angelina julie tarzındaki kadınlara döndü: Şehvetli, zeki, güzel ve bu taşıdığı değerlerin farkında olan, “tehlikeli” kadınlara. Oysa güzellik arayışı, insanlığın başlangıcından beri değişmiş değildir. İşte bu yüzden, Angelina Julie milenyum çağında, kolektif bir bilinç düzeyinde,” güzelliğin “, “güzel” ile buluştuğu, toplumsal beğeni ortalamasının birey’e indirgendiği bir imgedir sadece. “Kişi” olarak güzeldir ve güzelliği taşır. Şimdi beni daha iyi anlıyorsundur umarım.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan, Angelina’nın kendisine uzattığı, üzerinden dumanlar tüten çaydan bir yudum aldı. İlk defa dudaklarının arasından ılık, şekerli, su-çay karışımını, dilinin damağının arasında bir an dolaştırıp, yuttu. Midesine doğru akan ılıklık vücudunu ısıtırken bundan ”haz” duydu; “vay be” dedi gülümseyerek.
“Nasıl hoşuna gitti mi? “, diye sordu Angelina, güzel gözlerini Sercan’a mıhlamışken..
“Evet”, dedi “evet çok hoş…”
“Beğendiğine sevindim Sercan...”
Gözlerini Angelina’nın gözlerinden masaya devirdi Sercan. Çantayı görünce, az önce söyleyecek olduğu cümle hafıza dolabından fırlamış, dilinin ucuna kadar sızmıştı ki,”evet aynısı!” dedi Angelina. “Yemin etmene de gerek yok, ne düşündüğünü biliyorum.”
“Ne düşündüğümü biliyor musun yani beynimi okuyor musun yoksa sende benim dünyamdan mısın ve..”
Sercan, birden durdu. Yüzü şaşkınlıktan gerilmişken, aklında binlerce soru; üst üste havai fişekler gibi patlıyor, şimşek çakar gibi yanıyor, sağanak bir yağmur gibi yağıyordu.
“Evet, evet…Sakin ol “,dedi Angelina.” Çayını soğutmadan yudumla sana her şeyi açıklayacağım.” Ayağa kalktı; odanın içerisinde ellerini birleştirip, dolaşmaya başladı. Söze nasıl başlayacağına karar vermeye çalışıyor gibiydi.
“Sana anlatacağım ama sözümü bitirene kadar beni kesme. Gerçi bunu başaramayacaksın ama neyse. Ben bilici kurgucuyum!”, dedi Angelina.
“Bilici-kurgucumu ?”, diye sordu merakla Sercan.

Angelina; ” Sana başaramayacağını söylemiştim…” Ardından, dostça bir yumuşaklıkla Sercan’ın bitişiğindeki koltuğa ilişip, oturdu. “Evet. Bilici- kurgucuyum. Biliyor musun bir hikâye vardır. Çok kısa bir hikâye. Bir hikâyede olması gereken her türden gerilime ve şarta sahiptir: “koruyucu meleği, Fabian’ın omzuna dokunup ona; ağzından ‘ duayen’ sözcüğü çıkar çıkmaz, ölmen gerektiğine karar verildi” dedi. Duayen mi, diye sordu Fabian merakla ve öldü… “
Kendisine anlamamış gözlerle bakan Sercan’a gülümseyerek. “Ben; koruyucu meleğin Fabian’a yaptığını yapmak istemiyorum sana. O yüzden bırak sözümü sonuna kadar tamamlayayım.” Sercan, başını olur anlamında öne eğdi suskunca. “Evet, ben bilici-kurgucuyum. Her şeyini yazan kitaptan “arena”ya; yani yaşadığın dünyadan bu dünyaya düştüğünü biliyorum. Buraya düşerken, yani somut dünyaya daha önce yaşadığın dünyayı düşmenin travmasıyla tamamen unutman gerektiğini fakat bir şekilde “tam olarak unutmadığını” ama “tam olarak da anımsamadığını “ da biliyorum. Belirsizlikte ki buna “arada” kaldın da, diyebiliriz. Burada gördüğün her şeyin, sende oluşturduğu şoku hafifletmem ve sana yardım için görevlendirildim, bunun için buradayım “. Sustu Angelina. Sercan, soru sorması için uygun zaman olduğunu anlayıp; ” Peki, neden her şeyi tam olarak unutmadım ya da tam olarak anımsamıyorum? Arada olmak yani burada olmamın anlamı ne ve neden ben, ne yapmalıyım?”.

Elleriyle yüzünü kapadı Sercan. İçinde umutsuz ve uğursuz bir duygu hücrelerine kadar yayılmıştı. Kendi dünyasına; kendi dünyasındaki o sığınabileceği “güven” kuytusuna, kaçıp saklanmak istiyordu. Hissettiği çaresizlik ve kötü his, O’nu köşeye sıkıştırmış gibiydi. Ellerini, elleriyle tutarak yüzünden ayırdı, anne şefkatiyle Angelina. “Hey sakin ol, yanındayım. Neden böyle olduğunu bilmiyorum. Bunu ancak yaratıcı bilir. Neyse biz işimize bakalım. Şu an neden, nasıl, niçin ve benzeri soruların bize yararı olmayacak. Çünkü şu an buradasın. Sen; seçilmiş maceracısın! Ve bütün seçilmiş maceracıların, bilici –kurgucularla zamanın derin kıvrımları arasında mutlaka rastlaşacağını da bilmelisin. Şimdi ben konuşmama devam ederken, sen çayını bitir. “Sercan, çayını yudumlamaya devam ederken bütün dikkatini Angelina’ya vermiş; ne kendi dünyasını, ne yeni dünyasını; hatta kendini bile anımsamaktan uzaktı.

“Senin bu dünyaya düştüğünü anladığımda, sana, bu dünyada olup biteni açıklamak için ,-en azından bir kısmını-, gönderildim. Ve evet; masadaki çanta, kap- kaççının alıp götürdüğü çanta. Seninle, bu dünyanın kuralları ve koşulları, sebep-sonuç ilişkisi dâhilinde, iletişime geçmem gerekiyordu. Ancak bu şekilde seninle iletişime geçebilir ve seni buraya getirebilirdim, bu kurguyu bunun için düşündüm. Buna “gerekçelendirme” deriz diye devam etti Angelina.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (arkası yarın)

Bölüm -3- (Bölüm 2'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -III- ۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(B'ölüm 2'den devam )

BİRİNCİ GÜN


Eski kütüphane binasının kapısından dışarı adımını atan Sercan hayatında ilk kez kendi dünyasını ona unutturacak bir manzarayla karşılaştı. Kendi dünyasında 360 derece her yeri ve her şeyi görebiliyor olsa da, bu dünyadaki 180 derece ile sınırlı görüş açısına sığan hatta taşan manzaranın şoku altında; ağzı açık gözlerini iri iri, gırtlağından çıkan inlemeyi, çarçabuk şehrin gürültüsünde yitirdi. “Karmaşa, kaos!”, dedi içinden. Kütüphane binanın merdivenlerinden yavaşça inerken bütün zıtlıklar birbirleriyle boğuşuyorlardı sanki. İyi kötü güzel çirkin doğru yanlış hızlı yavaş.. ve her bir kavram işlevsel olarak kendisini zıddıyla ortaya koyarken bir yandan da direnip zıddına kendi mevcudiyetini korumaya çalışıyordu bu tuhaf çekişme hareketi, faklılığı, zenginliği ve .. ve dengeyi oluşturuyordu. Her bir ayrıntının nesnenin biçimin rengin ve şeyin fotoğrafını çekti dışarıdan somut dünyadan somut gözü neyi gördüyse bilincine doğru gözbebeklerindeki ışığı çeken kara delikten, bilincine emdi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑

Bu yine kendisine çok uzun ve yorucu gelen –aslında birkaç saniye idi- sürede dayanamadı bacakları ve yorgun bir halde merdivenin basamaklarından birine oturup; başını ellerinin arasına aldı ve gözleri kapadı. Kütüphaneden çıkmadan evvel gözlerini kapadığında kendi dünyasına dönebildiğini fark etmişti. Sanki dış dünyaya açılan pencereleriydi gözleri. Önce görmek vardı diye bir sözü anımsadı. Fakat gözlerini kapadığı şu anda bile görebiliyordu dışarıda görmüş olduğunu duraladı. Hemen hafıza dolabını açtı ve her şeyi yazan kalemiyle not aldı daha sonra iyice anlamak ve anlamanın kılcallarında dolaşmak için; gözümle mi görüyorum beynimle mi? Hangisi gerçek? Gerçek nedir?

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑
Defterini tam kapatıyordu ki bir kadının çığlığıyla gözlerini açıp sese doğru baktı. Kötü görümlü biri kadının koluna taktığı çantayı kapmaya, kadının elinden koparmaya uğraşıyordu. Bir süre gelip geçmekte olan herkesin temkinli bakışları altında bir iki çekiştirdiler çantayı, ardından adam hızlı bir çekişle kadının elinden koparıp, çantayı göğsüne bastırarak koşar adım uzaklaştı.
Kadın; yerden kırılmış topuğunu eğilip aldığı ayakkabısının teki elinde emme basma tulumbayı andıran bir yürüme şekliyle gaspçının arkasından kendi kendine söyleniyordu. Her şey ‘yine’ bir anda olup bitivermişti! “Hız”, dedi, “yavaşlık ve hızlılık…”. Bu son keşfini de yazmaya koyuldu, Sercan hafıza deposundaki kırmızı not defterine. Henüz cümlesini bitirmişti ki, kadının yanına gelip oturmuş olduğunu fark etti. Hâlâ elinde topuğunu yerine takmaya çalıştığı, kırmızı ayakkabısının teki ile söyleniyordu homur homur. Dönüp Sercan’a, “Beni eve götürür müsün?” dedi, “ yollar artık güvenli değil”. “Tabii, elbette. Ama …”,dedi Sercan. “Ama ne? Yabancısın değil mi?” son cümleyi Sercan’a bakmadan söylemişti kadın. Ayakkabısının ucundan tutup, tırnağıyla düzeltmeyi başardığı çiviye taktığı topuğu;yere birkaç kez vurarak yerine iyice yerleştirip, giydi. Gitmeye hazırdı. O önde Sercan birkaç adım gerisinde, yürümeye başladılar. Sercan; dikkatini yoğunlaştırabilmek için sürekli yere bakıyordu. Yolda bir gazetenin üzerine bastığı anda, gazetede yazan kelimelerin kendi dünyasındaki gibi önce vücuduna, idrakine ardından ruhuna hâsıl olacağını zannetti ama hiçbir şey olmadığını görünce hayal kırıklığına uğradı. Yalnız olsa belki birkaç kez daha denerdi ama hayal kırıklığını sineye çekip sessizce yanındaki kadına eşlik etmeyi sürdürdü. Uzun bir süre konuşmadan yürüdüler. “Şu sokağın sonundaki siyah - beyaz ev” dedi kadın. Ev; evden çok ardışık; siyah- beyaz karelerden oluşan badanasıyla üç boyutlu bir satranç masasına benziyordu. Sercan, “acaba siyah zemin üzerine beyaz karelerden mi oluşmakta yoksa beyaz zemin üzerine siyah karelerden mi? Acaba ben, cismin, kapladığım alan mı beni oluşturuyor yoksa benim dışımdaki her şeyin bıraktığı boşluk kadar mıyım?” Düşünceye dalmış Sercan’ı, kadının sessizliği bozması kendine getirdi.” Allah’tan anahtarımı hep yanımda taşırım.” Kadın, alışkın bir el hamlesiyle kapıyı açtı.”İçeri gelsene. “ Sercan hâlâ düşünüyordu, suskundu. Kendi dünyası ile şu anda bulunduğu dünya arasında adaptasyon zorluğu çektiği için sadece itaat edebiliyordu. Durumunun farkına varılsa, herhangi birinin sorgusuz sualsiz her türlü şekilde kendisinden istifade edebileceği bir köle, bir robot gibiydi. Düşünmeyen, sadece komutlara uyan biri… Askerliğin en idealize edilmiş şekli. Salona geçtiler. “Otur” dedi kadın. “İyi bir çaya ve açıklamaya ihtiyacın var.”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑

Sercan; kadın mutfağa doğrulandığında salona göz gezdirdi. Tavan dâhil olmak üzere bütün duvarlar aynadan oluşuyordu. Sadece tabanın zemini, evin dışı gibi damalı, siyah ve beyaz karelerden oluşmuştu. Eşya olarak çok fazla bir şey yoktu. Salon; İki büyük karşı karşıya konuşmuş koltuk, bir camdan oval sehpadan ibaret ve her bir köşede gösterişli gövdeleri satranç taşlarından; fil, kale, vezir ve şahtan oluşan, büyükçe abajurlarla aydınlatılıyordu. Salonda 4 ayrı yere açılan kapılardan başka hiç pencerenin olmaması da dikkat çekiciydi. Sonra başını yukarı kaldırdı Sercan, kendisini ilk kez aynada görüyor olması dışında aynadan oluşan tavandaki yansımasının onu cüce gösteriyor olması kendisini şaşırtmıştı. Bu şaşkınlığını henüz hazmedemeden hemen karşısındaki duvardaki aynada dev gibi göründüğünü fark etti. Tavandaki ayna çukur, karşısındaki ise tümsek aynadan oluşuyordu demek. Sağındakinde düz ve sağ profilini görebildiği bir ayna yerleştirilmişti solundaki de tıpkı sağındaki gibi düz aynadan oluşuyordu sol profilini görebildiği. Kendi dünyasındaki görüş açıcına yakın bir görüş açısına sahip bir hâkimiyeti vardı, aynaların ve yansımaların. İç içe geçen farklı açılardan birden fazla zahiri görüntüsü ne yaparsa aynısını yapıyor görünürdeki çokluğa rağmen, bu görüntü kalabalığının özde tek bir hareketten kaynaklandığını anlayabiliyordu. Köşede bir masa, gotik işlemeliydi. Maun ve son derece eski, küflü, paslı duygular uyandırıyordu. Masanın üstünde ise masanın aksine modernizeyi temsil eden bir bilgisayar gördü. Gözlerini hemen bilgisayarın yanında duran çantaya devirdiğinde çantanın, gaspçının kadının elinden alıp kaçırdığı çantaya ne kadar benzediğini fark etti. Bu benzerlik o kadar fazlaydı ki aynısı olduğuna yemin edebilirdi. Tam bu konuyla ilgili bir şeyler söyleyecekti ki görmesi için yüzüne doğru uzatılan çayın, içinden kışkırtıcı kokusuyla sıcacık buğusu havaya yayılan fincanı kendisine uzatan elin sahibi kadın ile ilk kez göz göze geldi. Kadın; ” selam ben Angelina julie sende Sercan’sın” dedi gülümseyerek.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(Arkası yarın)

B'ölüm -II- (Bölüm 1'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ B'ölüm -II-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(Bölüm 0'dan devam )

Sercan işte bu yüzden tanımlama hastalığına tutulmuştu. Ancak her ham ruh gibi bilmiyordu ki her koyduğu tanım kendisini bütünden uzaklaştıracak bir reaksiyon başlatarak; ya tanımladığı şey; “Sercan” ya da Sercan; tanımladığı “şey “ olana kadar işleyecek bir süreç başlayacaktı. Kafasında tanımladığı 3.şey olan ( –ilki kendisi “ben” idi; ikincisi kendi dışındaki her şey “ötekiler “ idi- ) hafıza dolabı tanımlanır tanımlanmaz var oldu. Ancak var olması yeterli değildi. Ne yazık ki yeter olması için bu dolabında kendisi yani “dolap” ve “dolabın dışındaki her şey” in akılda tutulması gerekiyordu. Bu yüzden o her şeyin tanımlanmasının ve dolaba yerleştirilmesi zorunluluğunu kavradı ve notlar tutmaya işte böyle başladı. Tuttuğu notları daha sonra gözden geçirir ve üzerinde düşünür kaydedip kodladığı kelimelerin anlamlarına en ince kılcallarına kadar nüfuz etmeye çalışırdı...

Anlam dünyasının bir başka özelliği ise anlamların ancak kendileri istedikleri zaman tanımlatıyor oldukları idi. Bazen kendilerini damıtarak belli bir forma sokarlardı. O kadar hızlıydılar ki ancak sonuçlarını bilebilirdiniz, sebeplerini değil. Bu; sizin dünyanızdaki duygulara benzetilebilir. Ancak ortaya çıktıklarını davranışlarınızdan anlayabilirsiniz. Sebepsiz hüzünlenivermek ya da daha önce hiç sokulmadığınız görmediğiniz halde bir yılanın resminden bile korkmak gibi.
Sizin dünyanızda ölçülebilen en büyük hız ışık hızı (1 saniyede yaklaşık 300.000 km)’dır. Oysa bu hızı ölçebilmek için düşünce hızının bu hızdan daha fazlasına ihtiyaç vardır. Aksi halde ışık hızını tanımlayamazdınız. Buraya kadar her şey normal ancak sizin için bundan sonrası biraz kafa karıştıracak, zira “duygu” hızı sizin dünyanızda tanımlanabilir en büyük hızdır. Ancak o duygudan çıktığınızda o “duygu”yu tanımladığınızı düşünürsek…

Daha sadeleştirerek anlatayım istersen kafan biraz karışmışa benziyor. Daha sadeleştirerek anlatayım istersen kafan biraz karışmışa benziyor. Şaka yapıyorum… Yanlış yazım ya da gözden kaçan bir hata değil. İkidir aynı satırı okuyorsun bunu şu nedenle yaptım, şu anda okuduğun kitapla yani benimle sohbet ettiğini anımsatıp pekiştirmek istedim. Bunu; ne benim etkinliğime kapılıp kendini unutarak bana vermen; ne de kendinde, dışarıda kalıp bana gereğinden fazla uzakta olmaman için yaptım. Belli bir mesafede ve algının “diri” olması önemli bir ölçüdür. Bir yere ait değilsen her yere aitsindir ama bir yere de ait değilsindir sonuçta.

۩۞۩๑๑۩۞۩

Sercan, hafıza dolabındaki tanımların hafıza dolabını şişmanlattığını duyumsasa da, kendini henüz tanımladığı “ikilem” den uzaklaştıramıyordu. Hafıza dolabının şişmesi içsel bir devinim olduğundan kendisini güçlü hissettirirken; bir yandan da, tuzlu su gibi, içtikçe susayanlar gibi de hissediyordu. Ne kadar çok şey bilirsen aslında ne kadar az şey bildiğini bilirsin. Bildiğim tek şey hiç bir şey bilmediğimdir diyen Sokrates gibi. Fakat Sercan’ın vazgeçmeye pek niyeti yoktu. Bulunduğu bu ev nereden çıkmıştı? Kim yapmıştı? Peki ya dışarıda satırlardan oluşan yolları? O yolları oluşturan kelimelerden kelimelere atlarken neden içindeki bütün o duyguların, anlamların birden bire değişiverdiğini; örneğin neden “hasta” kelimesine bastığında kendinde, “kötü, yorgun, bitkin, acılı” kelimelerinin anlamlarının birden bire üstüne çöktüğünü ve neden ancak “hastanene” kelimesine bastığında “iyileşme” kelimesinin anlamının, hasta dâhilindeki diğer anlamları hissiyatından kovduğunu ve kendini iyi hissetmeye başladığını… Bu ve buna benzer pek çok deneyiminin “nedeni”ni ve “nasılını” merak ediyor ve içinde biriken bu soruların sadece “zaman “ sözcüğünde duralayıp dinlendiğinde sükunete erdiğini bilmiyordu. Bütün bu sorular için belki de yapacak daha iyi bir şeyinin olmamasından dolayı her gün kalkıp “ev” kelimesinin anlamı dâhilindeki “yatak”ta “uyku” anlamına teslim olur ve sabah kelimesin anlamındaki gün ışığı kelimesinin eşlik ettiği “uyanma” kelimesinin anlamının kendisini dürtüklemesiyle uyanır ve uzun yürüyüşlerle keşif gezisine başlardı. O yüzden artık iyice “alışma “kelimesin anlamına vakıf olmaya başlamışken o gününün hayatını değiştireceğinden bihaberdi. Her gün ki gibi “mutfak”a gitti uyanır uyanmaz, sütte, puaçada, yumurtada, ve çay kelimelerinin anlamlarında bulunan enerjisel kahvaltısını yapmaya koyuldu, “doyma” kelimesinin anlamının doğmasıyla kalkıp bu anlamsal kahvaltısından sonra yaşadığı soyut dünyanın mana okyanusunda yüzmek için çıkmaya hazırlandı.
Kapı kelimesinin önüne geldi, “açıl”ı anımsayarak çağırdı hafıza dolabından, ardından açılan kapıdan “eşik” kelimesine adımını attı ve “yol” kelimesinin üzerine zıplayarak, uzun satırlardan oluşan benim; yani yaşadığı romanın, o gününde yani sayfasında, günlük gezintisine başladı.

۩۞۩๑๑۩۞
Gezinti sırasında attığı her adımda manyetik alanına girdiği kelimenin anlamını tatlı bir esintiyle soyut vücuduna dolduruyor, hafıza deposunda tanımlatıp damgalayarak, kendini var ede ede yürüyüşünü sürdürüyordu. Derken birden bire bir kelimeye, daha önce hiç karşılaşmadığı bir kelimeye basıp düşmeye başladı. Kelime üç harften oluşuyordu. “AŞK”. Düşmeye, bilinmezin upuzun ve karanlık dehlizlerinde devam ederken daha önce hafıza deposunda depoladığı; tanımladığı “çığlık” kelimesi, “korku” kelimesi, “çaresizlik” kelimelerinin anlamları ışıktan bile daha hızlı bir şekilde, deposundan bilincine, oradan gittikçe “kabuklaşıp” katılaşmaya başlayan, somutlaşan vücudunun, ağız kısmına diline doğru yükselerek “sese”, nidaya dönüşüverdiler. AHHHHH!!!
İlk defa kendi sesini duyup bundan da ürkerek daha çok bağırdığı bir anda kıç üstü oturarak poposunun acısıyla, sımsıkı kapadığı gözlerini açtı. Her şey yine bir anda!olup bitivermişti. Somutlaşan fiziksel yapısı, ruhunu; içten dışa doğru katman katman katılaşarak bir bedenin içine hapsedivermişti onu. Heykelin; müziğin katılaşmış, donmuş hali olması gibi. Ve yine birden! kavradı. Nasıl olduğunu bilmeden bildi! Burası kocaman, geniş, yüksekçe yapılı bir halk kütüphanesiydi. Masalarında oturan büyüklü küçüklü herkes kendisine kınayıcı bakışlarla baktılar. Bir iki çocuk kıkırdadı. Şaşkınlıktan dili tutulmuş bir biçimde kendisine bakan “diğer “ insanlara bakıyordu. “burası insanların dünyası” dedi şaşkın şaşkın bakmayı sürdürerek.
“Genç adam sessiz olun ve yerden de kalkın lütfen!” buyurdu otoriter sesiyle; küçük gözlüklerinin üzerinden azarlayıcı bakışlarını Sercan’a diken 50’lik kütüphane görevlisi bayan… Duyduğu emre itaat ederken olup biteni hala anlamaya çalışıyordu. Düştüğü yerden kalktı ve ilk defa somut eliyle, somut masanın hemen önündeki somut sandalyeyi somut bir şekilde, çekip oturdu!. Bu basit oturma eylemini yaparken bile ne kadar “yorulduğunu”, ne kadar çok “iş” yaptığını ve zamanın çok yavaş aktığını fark etti. Bu kadarcık bir eylem için, kendi dünyasında sadece duyumsaması yeterli olurdu. ”Kendi dünyam?” diye sordu kendi kendine ve saniyenin çok kısa bir anında, hafıza deposundan kendi dünyasına ait bildiği her şeyi geçiriverdi aklından. “en azından bu somut dünyada bu somut bedenin içinde hala kedi dünyamın kuralları geçerli” diye mırıldandı. Bu son keşfini hemen hafıza deposundaki kalemle kırmızı not defterine kaydetmeyi ihmal etmedi.

-“Su ister misin iyi görünmüyorsun?”

Dönüp kendisine uzatılan su şişesine ardından onu kendisine uzatan 20’lik gence baktı. Göz göze geldiler. İlk defa bir yüze bakıyor ilk defa kendisine çevrilmiş bir çift gözle bakışıyordu.
“Haydi alacaksan al sana Abu- hayat sunmuyorum, yalnızca su “ dedi genç gülümseyerek. Birkaç yudum içtikten sonra ki yine kendisine çok uzun gelen bir eylemler zincirini tamamlaması gerekmişti bu eylem için,” Abu hayat ne?” diye soruverdi.
“Ölümsüzlük, sonsuz hayat. Azrail’e feyk atmanın bir yolu…” diye yanıtladı onu genç, umarsız bir şekilde omuz silkerek. “Şişe sende kalabilir…”
Sercan kendisine onlardan biriymiş gibi davranan gencin ardından dönüp baktı. Genç; uzun küt saçlı, kumral, sağ elinin uzun tırnaklarından gitar çaldığı anlaşılan, spor giyimli sevimli biriydi. Önünde durduğu raftan uzanıp bir kitap seçip aldı, tekrar Sercan’ın yanına doğru seğirtti. “Hadi görüşürüz” dedi, gülümseyip dostça omzuna dokunarak. Ve ağzı aralık, şaşkınlığını hala üzerinden atamayan Sercan’ın bakışları arasında kütüphaneden çıkıp gitti. Sercan, elindeki su şişesinde kalan son yudumu da içip kütüphaneden dışarı, insanların bulunduğu somut dünyaya ilk kez adım attı.
İşte macera böyle başladı...


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(arkası yarın)

B'ÖLÜM -I-

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ Bölüm -I- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(Bölüm 0'dan devam )

Daha önceden böylesi bir kitapla karşılaşmadığını bildiğimden rehberlik ya da tercümanlık hizmetim; senin dünyan ile Sercan’ın yaşadığı dünya arasında bağ kurmanı kolaylaştırmak olacak. Bu hizmetimin karşılığını beni okuyarak, bana zaman ayırarak peşinen ödedinğin için ekstradan bir beklentim yok; belki birkaç kişiye daha referans olman, okunmam için tavsiye etmen dışında.. Sercan’ın ilginç macerasını sana anlatırken aslında kendine dair pek çok ayrıntının da farkına varmanı istiyorum. Kendinle ilgili, çevrenle ilgili,kısacası hayatına dair ne varsa.. O yüzden beni dinlene dinlene, sindire sindire, anlamaya çalışarak okumanı istiyorum. Emin ol, tamamımı bitirdiğinde, sen, asla beni okumaya başladığın şu anki sen olmayacaksın..Tabi "daha iyi ",olacağının garantisini vermiyorum elbette; ki o zaten apayrı bir konu ..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑
Evet ne diyorduk, Sercan 18 yaşında… Aslında hiç doğmadı, birden bire kendini 18 yaşında ve bu kitapta buluverdi. Tıpkı doğduğun zaman, senin de kendini; belli bir ırk, belli bir devlet,millet ,dil ,gelenek görenek tarihsellik, vb gibi yani önceden kabul edilmiş ve devam etmekte olan şeylerin ortasında buluverdiğin gibi. Çocukluk dediğin süreçten kendini bildiğin sürece kadar-kendi başına düşünmeyi ve kendin olmayı başarabilmişsen tabii- daha önceden kabul görmüş bu şeyleri sana aktarır ve kabullendirirler…Ya onlar (diğerleri, ötekiler) gibi olmayı kabullenirsin yahut da dışarıda bırakılmanın yalnızlığını duyumsayarak “anormal” biri olarak muntazam kalabalığın içinde kaybolur gidersin. Bu , yaşadığın dünyanın vazgeçilmez seyridir ne yazık ki. Sercan, senin de yaşadığın bu ‘ilk gelenler’in koyduğu; kurallar bütününü öğrenmek!(örf, adet, gelenek,dil, kanunlar,din, ahlak vs vs gibi ) toplumsal mecburiyetleri hiç yaşamadı. Ancak O’da kendi dünyasına ait bir takım dezavantajları, zorluk ve sorumlulukları yaşamadı da değil. Herkes,(her canlı, her varlık) kendi yaşadığı ve çepeçevre kuşatıldığı koşulların egemenliğinde kendine yer bulmak için didinir durur. Sercan’da, kendini kuşatan koşulların egemenliğinde kendini var etmeye uğraşıyordu.Kafanda canlandırıvermen için O’nu sana tasvirlemeliyim biraz. En azından üç aşağı beş yukarı çerçevesini çizeyim. Geri kalanı senin hayal gücüne bırakıyorum. Eh sende diğer kitapların sana sağladığı “full” hizmet karşılığı, alıştığın rahatlıktan biraz sıyrılıp katılımcı olmalısın değil mi? Ben diğer kitaplara pek benzemediğim için okumanın ederi ödediğin ücret olsa da bedeli bu kadar kolay olmamalı, değil mi?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑
Sercan; şeffaf ve enerjik bir forma sahip. Zaman zaman mor rengin hâkim olduğu bir ışınım yayarak varlığını koruyor. Çevresinde dönenen manyetik alanının küresel tabakası, cam bir fanusta yüzen ışık gibi algılanabilir pekâlâ. Çingene falcıların sihirli küresinin içinde dolaşan elektrik dalgası gibi yayılıyor ışınımı. Sizin türe göre benzerlik kuracak olursak; yüzü dediğimiz yerde bulunan oval ve simetrik şekli, cisimsiz bir his oluşturuyor. Aslında daha çok korku filmlerinizdeki masum ruhların bir görünüp bir kaybolan hayalet görüntülerini andırıyor, diyebilirim. Kendi dünyasında vücut formu denilen enerjisi, "anlamlar dünyasını "oluşturan hava gibi ama daha yoğun bir enerji katmanıyla kaplı olduğundan; okyanusta akıntıya kapılmış yüzen bir alg gibi..Bazı anlamlara tutunabilir, bazı anlamlar tarafından itilebilir yada çekilebilir. Kısacası ; "varoluşu" bulunduğu dünyanın koşullarıyla mükemmel derecede uyumlu..

Kişiliğine gelince.. Meraklı. Çok meraklı. Her şeyi öğrenip araştırmaya olan düşkünlüğü neden oldu bu maceraya diyebilirim. Ah; merak siz insanoğlunun ayın karanlık ve aydınlık yüzüne benzettiğim bu tutkusu, karşı konulmaz güdüsü ya belaya ya Mevlana götürür sizi. Tıpkı bu duygunun Sercan’ı da alıp savurması gibi.. Sercan; merakının yanı sıra çok da zeki. Çabuk öğrenen her ruh gibi sıkılgan. Araştırıcı, maceraperest, denemeye; insanın doğasındaki o rastlantının sonsuz matematiğindeki tüm olasılıkları anlamaya eğilimli. Aynı zamanda dirençli yani inatçı. Daha başka pek çok özeliği de mevcut sayın okuyucu; ancak bunlu senin merak duygunu gıdıklayabilmek için sonraki bir zamana ertelemeyi uygun buluyorum. Okumayı sürdür, ancak bu şekilde sana anlatacaklarımı aktarabilirim. Sen; beni seçip okumaya başladın ancak bilmiyordun ki ta şu ana kadar ben; sen daha beni bilmeden , beni bulup okumanı bekliyordum. Sen neye hazırsan o da sana hazırdır çünkü. Sen; hazır olduğunda sana hazır olan “şey”inde tarafından farkına varılana kadar seni sabırla! beklediğini de anlamış oldun şimdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑
Sercan, bu yüzden; merakı yüzünden, yaşadığı bu “anlamlar” dünyasında uyanır uyanmaz anlamsal kahvaltısını yapar her gün yada her sayfa diyelim uzun ve nakışlı satırların oluşturduğu yollardan harflerden harflere, hecelerden hecelere, kelimelerden kelimelere zıplayarak dolaşır; üzerine basıp geçtiği cümlelerin soyut mevcudiyetine bıraktığı izlenimleri duyumsamaya çalışırdı. Her ne kadar içinde bitmek tükenmek bilmeyen bir yığın soruya yanıt almak umuduyla bu gezileri yapıyorduysa da, günlük gezisi olan yolculuğundan içindeki soru yığınına yeni bir sürü soru daha eklenmiş olarak döner, ruhunu dinlendirmek ve sessizliğini dillendirmek için uykunun uygunluğuna teslim olurdu.

Her şeyin başladığı ilk günü anımsamaya çalışıyordu her defasında. Bulunduğu dünyada “tanımlamanın” en önemli şey olduğunu fark etmişti. Var olan her şeyin, var olması için ilk koşul ‘tanımlanıyor’ olması gerekiyordu. Bir tanımı olmayan şey ise “yok”tu, hepsi bu. Bu ilk koşulu fark ettiğinde ( -aslında tam bir fark etme değildi -”farkındalığını” biliyordu; hepsi bu!) ona göre davranması gerektiğini anlamıştı. Nasıl olduğunu bilemeden bilmek... Refleks gibi. İçgüdü gibi. Kuşların uçmayı kendilerini bilmezkenden bilmesi, balıkların yüzmeyi var oldukları anda biliyor olmaları gibi.. Tanım koymak… İsimlendirmek… Ayrıştırmak..İnsanoğlunun kendi varlığına istemdışı olarak inanmayışının ve var oluşuna inanmak için ve var olmak adına sarfettiği gayretin bir yöntemi olarak en sık başvurduğu bu süreci, sizin dünyanızdaki herşeyin "oluşma" zemininide hazırlamış oluyor aslında.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑
Varlıklar dünyasında var olan her şey kendisinin fark edilmesini ister. Çünkü bir ihtiyacı karşılamak üzere var olmuşlardır ve aslında sınırlarını kimsenin bilmediği bir bütünün “varoluşun” birbine bağlı döngüsel zincirinde halkadırlar. Besin zincirini ele alalım. Doğa belgesellerinde mutlaka izlemişsindir, dünyada bulunan bütün türlerin düşmanları vardır ve düşmanlarına karşı geliştirilmiş bir de savunma özelliği her canlının. Varlığını sürdürebilme güdüsüyle ki en temel güdü budur. Bu ; bütünlenme ihtiyacının kendisinin “fark edilip” bir şekilde kendisinden kendisine seyri, yani maceranın başlama düğmesine basılmasına benzetilebilir. Bu yüzden anlamlar dünyasındaki “anlamlar “ kendilerinin fark edilebilmesi için çok da istemeyerek “kabuklaşma” dedikleri bir işleme girmeye razı oldular. Çünkü ne pahasına olursa olsun “bilinmek” istiyorlardı. Oysa bu tanımlanma ve var olma denilen süreç; özgürce dolaştıkları yerden bir basamak alta; kendilerini “varlıklar” düzeyine indirgemeyi gerektiriyordu. Bu; bir kelebeğinin bütünüyle ifade ettiği bütün her koşulu, durumu, hali, mevcudu ve zıtlarını kısaca kelebeği kelebek yapacak ne varsa ve onların dışında ne kalıyorsa tamamının fark edilmesi ve ayrışması anlamına da geliyordu. Basit bir örnekle açıklamak yerinde olur, bir kelebeğin ruhundaki güzelliğin vurgulanması için, kelebeğin önce kendini obur bir tırtıla, ardından pespaye bir kozaya hemen arından da güzel bir kelebeğe dönüştürmesi ve hemen ardından onunda sadece hafızada canlandırılabilen bir güzelliğe; güzelliğinde güzelliğine dönüşmesi gibi ve o güzelliğin seyri izlenimini uyandırabilmesi için geçirdiği süreç gibi . Her şey kendisinden başka yahut kendisi olmak adına seyreden bir süreçten geçiyor yani dönüşüyor ise bir önceki hali sonlanır ve bir sonraki hali başlar. Bu sonlanma ve başlama anlarındaki sonsuz uyum ne zaman uyum sonsuzluğuna erdi; işte o vakit artık hareket durur. Özgürlükten de soyunulmuş, arınılmış bir “kavuşmaya” ulaşılır. Yol diye tanımlanan budur.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(arkası yarın)

Kûn&İkra...OL ve OKU (B'ölüm -0- )

OKU! (ikra) ….

“Kendini bu kadar çabuk ve net eylemselleştiren başka bir kelime var mıdır acaba?” OKU’yu okuduğunda işaret ettiği anlamı çoktan gerçekleştirmiş oluyorsun…

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ Bölüm -0- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑

Gözlerini kırpıştırarak açtı güneş yüzünden. Elini yüzüne siper ederek doğruldu; yüzüne düşen gölgenin kuytusunda “perde”yi geçirdi aklından. Yine,” yeni” bir gün başlayıvermişti işte.” Bu hep böyle mi olur? Yani her şey birden bire başlayıverir ve hopp işte bu başlangıcın bir yerlerinde buluverirsin kendini?” ,diye düşündü. Yüzünü önce buruşturup, kaşınan burnunu sağa sola oynattı ; ardından dağılmış kızıla çalan saçlarını el alışkanlığı ile düzeltmeye çalışıp yatarken bile yanından ayırmadığı hafıza dolabını açtı zihninde. Her şeyi yazan kalemi canlandırdı ve kırmızı not defterine günün ilk düşüncesini yazmaya koyuldu; “bu hep böyle mi olur yani..”


*********** **** ๑۩۞۩๑ *************

OKU’yucular için açıklamalıyım ki; Sercan “farklı” bir dünyada yaşayan “farklı” birisiydi. Bu dünyanın en büyük özelliği ise orada hiç “somut” bir şeyin olmaması. Her şey ama her şey; ‘her şey ama her şey’in hafızanızda bıraktığı iz kadar… Üstelik Fazlası ya da eksiği olmadan... Dilerseniz bunu biraz daha anlaşılır kılalım; sizin dünyanızda “Kalem “ dendiğinde aklınızda irili ufaklı, büyüklü küçüklü, çeşitli nitelik, belirteç taşıyan kalemlerden biri ya da birkaçı canlanıverecektir. Örneğin; son derece zarif bir dolmakalem mesela; parlak siyahını hissedip kavrayarak tuttuğunuz, gümüş tokalı, ucu kağıdın üzerinde yağ gibi kayan..Nasıl ? Dolmakalemi hayal edebiliyorsunuz değil mi İşte tam olarak bundan söz ediyorum; Sercan’ın yaşadığı dünya o kalemi canlandırdığınız yer. İzlenimlerinizi depoladığınız, hayal kurduğunuz, düşlediğiniz, zaman zaman anımsamak için kişisel hafıza dolabınızdan çeşitli “şey”leri çağırdığınız, uydurduğunuz, zaman zaman da rüyalarınızda bulunduğunuz yer. Adına pek çok isim verilen bu yer-şimdi benim aklımda değil tüm bu isimler-Sercan’ın yaşadığı dünya. Bu dünyayı aslında hepiniz bir şekilde biliyor,tanıyorsunuz..Hatta tam olarak kendiniz kadar diyebileceğim bir şekilde biliyorsunuz üstelik, çünkü henüz farkın da olmasanız da siz de o dünyadan geliyorsunuz. Ben bu dünyaya “anlamlar dünyası” diyorum. Ah bu arada kendimi tanıtmayı unuttum, sizde nasıl diyorlar, “heyecandan”. Ben; bu kitabım. Evet; şu an satırlarında gözlerini gezdirdiğin kitabım elbet. Mademki bu; beni kesinlikle ilgilendiren bir macera, bunu sana ancak ben anlatabilirim değil mi? Yine de geveze olduğumu düşünmeni istemem. Sadece Sercan’ın yaşadığı macera süresince gerektiği kadar, gerektiği gibi karışacağım söze, hepsi bu. Bir nevi rehberlik ve tercümanlık yapacağım.

๑۩۞۩๑ (Arkası yarın..) ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩