
B'ölüm -72-(71.bölümden devam)

B'ölüm -72-(71.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LXXII-๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑
Zintu Rem, dünyaya geldiğinde kendisine izin verilen şekilde insan kılığına dönüştü. Ancak bu kılık sadece gündüzleri geçerli olabileceği bir kılıktı. Geceleri mutlak surette başka organik şekillere bürünmek zorundaydı. Ya bir kediye, ya bir baykuşa ya da bir bitkiye. Eğer dönüşümü sırasında biri kendisini görürse onun kölesi olur o insanın dilediğini yapıp bedellerine de kendisi katlanırdı. Büyük büyük dedelerinden birinin insanlar arasındaki masallarda yer alan bir lambaya sıkıştırıldığını ve kendisine insanlar tarafından pek çok işkenceler yapıldığı cinler tarihinde yaygın bir konuydu.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑
Dünyanın bir başka tehlikesi ise cin tuzaklarının yer aldığı yerlerdi. Cin tuzakları belli mekanlar ve zamanlar dahilinde ruh kemirgenleri tarafından hazırlanırdı. Örümcekler gibi ağlarını atar ve yakaladıklarını yiyerek yediklerinin güçlerini kendi güçlerine katarlardı. Daha önce kendileri gibi cin olan bu kötü cinler daha sonra iradeleri tam anlamıyla İblis tarafından esir alınmış ve onun köleleri olarak ona kötülükte hizmet etmekle görevlendirilmişlerdi. İnsanların iradelerine sadece vesvese-fısıltılar kötülük yaptırtmayı emreden fısıltılar şeklinde insanların iradeleri ve güçleriyle dünyada da bütün kötülüklerin kaynağı oluyorlardı. İradeyi ve doğruyla yanlışı seçecek “bilinci” etkileyecek her türlü metaryeli kullanabiliyorlardı. Örneğin birine alkol kullanarak iradesini zayıflatıyor ardından vesvese fısıltılarının gücünü artırıyor ve o insana diledikleir kötülü yaptırıyorlardı. Bazıları daha da aşırıya gidebiliyordu. İnsanlarda bulunan duyguları kullanıp o duygularla kendilerine pek çoğunu köle yapabiliyorlardı. Örneğin şehveti kullanıp insanlarla cinsel birliktelikler hatta tecavüzler gerçekleştirebiliyorlardı.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑
Zintu Rem, insnaların yaratılan herşeyden daha güçlü olmalarına rağmen neden bu kadar kolaylıkla cinlerin tuzaklarına düştüklerini anlamakta güçlük çekiyordu. Bu aslını isterseniz insanlarında kolayca anlamayacağı bir soruydu. Zintu Rem, dünyadaki kendileri için kurulan tuzakları büyü gücüyle ve bilgeliğiyle kolayca bertaraf edebilirdi. Hatta pek çok ruhsolucanı –ki en güçlü ifritler ve savaşçılar idi- kolaylıkla yenebilirdi. Yine de doğasındaki mülayim ve iylik böylesi bir karşılaşmayı hiç yapmamayı seçmesine neden oluyordu. Tedbirli ve dikkatliydi. Dünyaya geldiğinde ilk olarak gideceği yeri tayin etti. Kısa bir süre sonra sular altında kalacak olan hasankeyf adındaki yerdeydi aradığı tapınak. Ama oray agitmeden önce insanların “filozof taşı” dedikleri Razemplak’ı alacağı ve yerine koyacağı özgül ağırlıkta bir başka kalp ile 7 yetimin göz yaşını bulması gerekiyordu. Zintu Rem , bu yüzden gidebileceği ilk yer olarak bir yetimhaneyi seçti. Ve Ekrem’in babasıyla da burada tanıştı.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑( Devam edecek)
B'ölüm -71-(70.bölümden devam)

Arkadaşlarının Dr.Eko dediği Ekrem Erdoğmuş tuhaf bir şekilde dünyaya gelmişti. Babası insan yani Adem soyundan gelmesine rağmen annesi farklı bir türe mensuptu. Cin taifesinin en güçlü klanlarından birinine ,Xaros d’poth kavminin önde gelen 3 cadı-büyücüsünden biriydi. Diğer iki büyücü rakiplerini, Ekrem’in annesini ustaca bir kuguyla dünyadaki bir göreve göndermeseler Ekrem’in babasıyla tanışamayacak ve ekrem dünyaya gelmemiş olacaktı. Cinler de tıpkı siz insanlar gibi kavimler halinde yaşarlar. Kendilerine has dilleri adetleri gelenekleri vardır. Klanların veya bu taifeye mensup olanların zayıfları,güçlüleri zenginleri yoksulları, iyileri ve kötüleri de mevcuttur. Bazıları insanlarla ortaklaşa kullandıkları zaman boyutuna bazıları ise mekan boyutuna yerleştirilmiştir. Zaman boyutuna yerleştirilenler mekandan soyunmuştur, mekan boyutuna yerleştirilenler ise zaman boyutundan. Farklı kurallara ve yasaları gereği insanlarla paralel bir düzlemde varlıklarını sürdürürler. Zintu-Rem, Ekrem’İn annesi, kendisine rakip 2 güçlü jin-tue (cinlerin cadı-büyücüsü-bilge/şifacısı ) tarafından tuzağa düşürülüp ve dünyaya gönderilmişti.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İnsanların dünyasında Shen-eru tapınağında güçlü zorzad’lar tarafından korunan gizli bahçede Ephir’in gövdesinde saklanan insanların filozof taşı dedikleri razemplak’ı, o güçlü taşı kendi boyutlarına ve klanına getirmekle görevlendirilmişti. Cin taifesi içinde bütün klanların en büyük ideası olan bu taş sayesindeklandaki herhangi biri bile jin-tue evrendeki en büyük güce sahip ulu Hisem uyandırıp, O’nun gücüne erişebilirdi. O’nu- ismi fısıldanması dahi yasak olan’ın- uyandırılması için,kabul görürdü uyandırma elçisi olmaya. Klanlar büyük savaşta kazanacak olanın bu taşa ve gücüne sahip olan klan olacağını biliyorlardı. Ve her bir klan bu gücü işte bu yüzden istiyor ve doğru zamanda her zaman açık kapıdan kendilerine geçme izni verilen 200 senede bir birilerini gönderirlerdi. Sethir’in bile en büyük kehaneti bu uyanmayı işaret ederdi. Pek çok jin-tue bu konuyla ilgili görevlendirilmiş ve insanların dünyasına gönderilmişti. Ancak yasalarda söz edilen yasakların pek çoğunu ihlal edip ya sürgüne gönderilmişlerdi yada ruhyiyiciler-kendi deyimleriyle ateşhırsızları- tarafından korkunç bir şekilde öldürülmüşlerdi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Zintu-Rem,Ekrem’in annesininde başına bunun geleceğini düşünüyorlardı diğer iki jin-tue. Gittikçe zekası ve bilgeliği ile varoluşundan gelen yeteneğini birleştirerek gittikçe güçlenen Zintu- Rem’in yakın bir zamanda ikisinden de güçlü olacağını ve kendisine hizmet etmek zorunda kalacaklarını biliyorlardı. Bu nedenle klan konseyine böylesi önemli bir görevde ancak onun başarılı olabileceğini ve onu tavsiye ettiklerini belirten bir açıklama sundular.savaşçılardan,bilgelerden değil de jin-tue’lar arasından zintu Rem’in klanını gururlandırmasını ve bu seçimin en makul seçim olduğunu uzun uuzn anlattılar. Konsey başkanı ve klanın kralı, kızını böyle bir göreve göndermeyi hiç istemese de sunulan gerekçeler karşısında konseyin kararı net ve kesindi. Ve babası Zintu Rem’i, en sevdiği kızını dünyaya insanların arasına gönderdi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩(devam edecek)
B'ölüm -70-(69.bölümden devam)

Radyo dalgalarının, televizyonların, gazetelerin, bu iletişim araçlarında bulunan görüş ve fikirlerin, alışveriş yapılan dükkanların, bulunulan yerlerin, görüşülen insanların hepsinin beyne etkileri bulunduğunu ve bu etkilerin insanların genlerini aktifleştirdiğini veya pasifleştirdiğini, şehvet odaklarını arttırıp azalttığını ifade eden Maranki, dünyada herkesin izlendiğini ileri sürdü.
Maranki, "Kastamonu`da 11 kuyudan 3`ünde petrol var" dediğini, ancak "yok" deyip bu kuyuların kapatıldığını, bunun kimsenin umurunda olmadığını da iler sürerek, şöyle devam etti:
"Türkiye`de açılan kuyuların hepsinde petrol var. 1998 yılında BM temsilcisiyim. Petrol yataklarını araştırıyorduk. Bartın-Sinop arasında petrolleri görüntüledik, akan yerleri tespit ettik. Ama izleniyoruz. Engel oluyorlar.
Çıkarttırmıyorlar. `Birileri bizi gözetliyor mu?`, `Her an kontrol altında mıyız?`. Evet, uzaktan zihin, beyin kontrolü mümkün. Radyo dalgalarıyla nelere tesir edebiliriz? Tusinami, kasırga, deprem, tesla projesi neleri kapsıyor? Gölcük depremi proje aksaklığı olabilir mi? Kozmoza hakim olan her şeye hakim olur mu? Gölcük depremi tesla projesiyle bağlantılı. Sordum, bağlantılı olduğunu söylediler. Nevada 51 bölgedir. Uydular görüntülüyor, orijinal resimlerdir. Basit ama hakikatler bunlar. Gözetleniyoruz."
Maranki, termal kamerayla ölen birinin bedeninin soğuyup enerjinin (ruh) çıkışını görüntülediklerini, hücreler çalışınca renklerin çalıştığını ve renklerin yavaş yavaş gittiğini, vücudun yavaş yavaş soğuduğunu, enerjinin en son kalp ve gözde toplandığını ve sonra karardığını da sözlerine ekledi. Maranki, konferansında uyduya bağlanarak Samsun Büyükşehir Belediyesi`nin odalarını da izleyicilerine gösterdi.
AHMET MARANKİ İLE BEYİN KOTROLÜ ÜZERİNE RÖPORTAJ
Prof. Dr. Ahmet Maranki tüm dünyada insanların zihinlerinin kontrol edildiğini öne sürüyor. Maranki ile Matrix`ten petrole, cep telefonundan başörtüsüne, Irak Savaşı`ndan sigaraya, 11 Eylül`den depreme kadar birçok konuda hızlı bir söyleşi yaptık. Kemerlerinizi bağlayın...
Prof. Dr. Ahmet Maranki tüm dünyada insanların zihinlerinin kontrol edildiğini öne sürüyor. Maranki ile Matrix`ten petrole, cep telefonundan başörtüsüne, Irak Savaşı`ndan sigaraya, 11 Eylül`den depreme kadar birçok konuda hızlı bir söyleşi yaptık. Kemerlerinizi bağlayın...
Soru : Son zamanlarda "Kozmik Bilinç"ten çok söz ediliyor. Siz bir kaç televizyon programında bahsettiniz. Hatta, "Kozmik Bilinç" isimli bir kitap hazırladığınız biliniyor. Nedir "Kozmik Bilinç" ?
CEVAP : Peygamber Efendimiz`in (sav), "İlmin yarısı sormaktır" şeklinde bir hadisi vardır. Biz de sormaktayız ve bunun cevabını kainatta aramaktayız. Kozmik bilinç de kainatta olan hadiselerin nasılını, niçinini, nedenini araştırmaktadır. Kozmik bilinç, "evrendeki bilim" demektir. Felsefeciler ayı, yıldızı, güneşi, Satürn`ün halkalarını araştırırlar. Ama ayı, yıldızı, Satürn`ü birbirine bağlayıp onu döndüren ve niçin döndüğünü izah eden şeyi açıklamazlar. İşte kozmik bilinç kainatı, hayvanatı, nebatatı idare eden tek bir merkez güç olduğunu ve merkezin de bize neler bildirdiğini araştırıyor. Yani "kozmik bilinç" kainat kitabını araştırır. Bir Kur`an ve bir de kainat kitabı vardır. Dünya insanlığı artık şunu bilmeli; yaşananlar ayrıdır, bilinenler ayrı. Bazı şeyler için bilimsel izah gerekir deniyor ama bu, bilimsel değil ama gerçektir. Çünkü bugün bizim konuştuğumuz, duyduğumuz ses dalgaları bütün ses dalgaları içersinde bir iğne ucu kadar yer tutar. Yine gördüğümüz bütün renkler sadece kırmızı ile mor arasıdır. Yine algıladığımız kokular, hisler, duygular bizim ölçülerimize göredir. Ama bunun ötesinde başka alemler, boyutlar vardır. İşte kozmik bilinç bunu araştırır.
Soru : Gördüğümüz renklerin ötesinde renkler var mı? Duyduğumuz ses dalgalarının ötesinde ses dalgaları var mı?
CEVAP : Vardır ve bilim bunu ispat etmiştir. Psikokinezi, yani maddenin mana ile izahı. Bilim bugün bunun nasıl olduğunu araştırmaktadır. Biz bunun mana boyutuna çok fazla girmeyeceğiz. Buna binlerce kitapta girilmiş ama bir şey anlaşılmamış ki insanlık bugünkü zor durumda. Bilimin mevcut yöntemlerinin dışında akıl yürütme, tahayyül dediğimiz ikinci aşaması, sezgi, yoğunlaşma, hissetme yani kozmik boyutu vardır. İşte kozmik bilinç bu "ötelerden" bahsediyor. O öte de Hablullah (Allah`ın ipi) dediğimiz bir iple merkeze bağlıdır. Bilgisayarlardaki kablo gibi kainattaki bütün nesneler fiiliyatlarında, hareketlerinde tek merkeze bağlıdırlar. Kainatta cansız yoktur. Taş, toprak da canlıdır. Kur`an-ı Kerim`de zihayat, ziruh ve zişuur sahipleri olarak adlandırılan ve artık bugün bunda tereddüt edilmeyen bir yaratık silsilesi var. Ama bu silsilenin dışında yine ilahi kitaplarda buyurulduğu gibi "sizin görmediğiniz benim görevlilerim vardır dünyada" deniyor. İşte bunu gavur dediğimiz Rus bilim adamları ölçmüş.
Gavur kim tartışılır!.. Herşeyi kabul edip bunların dışına çıkmayıp at gözlüğüyle meseleye bakanlar mı, yoksa din, milliyet vs adına bunları araştırmayıp bizi bu hale düşürenler mi? Ruslar "insan aura"sı dediğimiz enerjinin etrafında 1016 milyon canlının yaşadığını görüntülemiş. Yani her an bir santimle bir metre kadar etrafımızda bizi kalkan gibi "koruyan veya zarar veren" yani hayatımıza, fiiliyatımıza, halet-i ruhiyemize bağlı olarak katrilyonlarca canlı var. Bunlara "nariler, nuriler" de denilebilir. Biriyle tokalaştığınız zaman halsizleşirsiniz veya birisi size baktığı zaman yıkılırsınız. Ya da ilim meclislerinde bulunduğunuz zaman müsbet enerji yüklenirsiniz. Kötü meclislerde, kötü insanların yanında bulunduğunuz, kötü fikirlerle beslendiğiniz zaman fiziki olarak da bir şeyler kaybedersiniz. İşte kozmik bilinç bütün bunları araştırıyor ve akılları gözlerine veya midelerine inenlere anlatmaya çalışıyor.
Soru : Beyin kontrolü ve zihinlerin yönlendirilmesi konusunda yoğun tartışmalar var. Böyle bir yönlendirme veya kontrol var mı?
CEVAP : Dünyada FM dediğimiz akustik frekansları olan mikrodalgalar, nöroelektromanyetik dalgalar, uzaktan da olsa beyinlere tesir edebilmekte, davranışlar kontrol edilebilmektedir. İki yıldır kozmik bilinci insanlara, konferanslarda, televizyonlarda, gazetelerde anlatmaya çalışıyoruz. Bunları duyan insanlar garip garip bakıyorlar. "Böyle bir şey var mı?" diye soruyorlar. Çünkü dünya insanlığının beyni kontrol altına alınmış durumda. İnsan düşünen bir varlıktır ama çeşitli yöntemlerle düşündürülmüyor.
Soru : Peki nedir bu yöntemler?
CEVAP : Öncelikle aldığımız gıdaların içinde hormon denilen menfi maddeler yüklüdür. İçtiğimiz coladan, yediğimiz dondurmalardan tutun da bütün ilaçlar, etler, sütlerde mevcuttur bunlar. Siz tavukların bugün nasıl yetiştirildiğini görseniz yiyemezsiniz.
Soru : İnsanların düşünmemesi için o gıdaların içine maddeler mi karıştırılıyor?
CEVAP : Bunların planlı yapılanı var bir de hileye kaçarak yapanlar vardır. Özel olarak bu gıdalar ülkemize gönderilir. Bir çok yabancı sigara dünyada çok çeşitli üretilir. Türkiye`ye ise ayrı sigaralar gönderilir. Onun içine ayrı katkı maddeleri enjekte edilir. O insanların doğacak çocukları, düşük ağırlıklı, hırıltılı, hastalıklı, ince kemikli, gerizekalı, şaşı olsun diye. Bunu ben demiyorum, 40 bin İngiliz doktor üzerinde yapılan araştırmalar söylüyor. Demek ki her şeyde bu sıkıntıyı duyuyoruz. Niçin yüzyıl önce bu kadar hastalık yoktu. Bir çok hastalığın virüsle bulaştığı artık ortaya çıkmaktadır. Demek ki hastalıklar ağzımızla aldığımız, bedenimize giren bu gibi şeylerle bilinçli olarak oluşturulmaktadır denilebilir. İkinci yöntem olarak; radyo dalgaları ile yapılan tahribatlardır. Uzaktan radyo dalgalarıyla beyinler yönlendirilip etkilenmektedir. Mesela elimizde bulunan cep telefonu. Telefonda artıya bastıktan sonra bire basarsanız çevrilen numara Amerika ile konuşturur, yediye basarsanız Rusya ile...1`le 7 arasındaki tuş sesi farklıdır.
Aynı piyanonun tuşları gibi. Dalga boyları farklıdır, onun için sesleri farklı algılarız. Bir tuşa bastıktan sonra bizim sesimizi Amerika`ya ulaştıran nedir? İlahi metodla baktığımızda bunu taşıyanıar var. Bediüzzaman Hazretleri; "Sesler hava zerreleri üzerinde taşınır" diyor. Bunun bir ileri boyutu daha var. Hava nedir? Sadece bizim bildiğimiz hava mıdır? Seslerle, kokularla, ateşle, ışıkla, elektrikle, karanlıkla taşınır bunlar. Demek ki bunların hepsi bir yaratık. Karanlık güneşin batması değil. Bugün karanlıkta bir gözlük takıyorsunuz, insanı görüyorsunuz. Bu yeni bir boyuttur. İnsanlık bunlardan bilgisiz. Bunlar bugün mutlaka araştırılmalıdır. Güneşin ısısıyla ışığını getiren aynı olamaz. Işığını getiren ayrı bir çeşit varlıktır, ısısını getiren ayrı. Yağmur damlasını alıp getiren ayrıdır, gecenin karanlığında yıldızları görmemizi sağlayan ayrı bir çeşittir. Demek ki etrafımızda farklı dalga boylarında farklı boyutlarda, göremediğimiz o kadar çok yaratılmış varlık var ki... Mesela kozmik bilince göre virüs, bakteri, cin, şeytan, melek gibi varlıklar izafi tabirlerdir ve bunlar enerjinin farklı boyutlarıdır. Narilre ve nuriler gibi. Nazar olayı; mesela bir öküze bakıyorsunuz ne kadar güçlü diyorsunuz hayvan ölebiliyor. Onu öldüren bizim menfi bakışımız, öküzün enerjisinin buna yetmemesidir.
B'ölüm -69-(68.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LXIX-๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bahâeddîn Veled hazretlerinin zâhirî ve bâtınî mertebeleri yükselince, başta annesi, talebeleri ve akrabâları kendisine; "Başımıza pâdişâh ol. Seni korumak, emirlerini yerine getirmek için hazırız" dedilerse de, onlara; "Peygamber efendimiz; "Ben fakirlikle iftihâr ederim" buyurdu. Zâhirî saltanat tâcını giymek bize yakışmaz. Bizim yolumuz, Peygamberimize tâbi olmak ve sünnet-i şerîflerine uymaktır." buyurdu.
Bahâeddîn Veled, bundan sonra riyâzet ve mücâhede, nefsin isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmak ile uğraştı. Bu şekilde mânevî bakımdan pek yüksek derecelere kavuştu. Ne zaman vâz ü nasîhat etmeye başlasa, etrâfında binlerce insan toplanır, feyiz ve bereketlerinden istifâde ederlerdi.
Bahâeddîn Veled, sabah namazından sonra ikindi vaktine kadar talebelerine ilim öğretir, ikindiden sonra medresesine gelenlere mârifetullahtan, Allahü teâlâyı tanımakdan bahsederek insanları aydınlatırdı. Nasîhatlerinde Ehl-i sünnet îtikâdını anlatır, bozuk fırkaların inanışlarını îzâh ederdi. İnsanların, dalâlet ve sapıklık yollarına düşmemeleri, Cehennem'de yanmamaları için çok gayret sarfederdi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bid'at fırkasına mensup bâzı âlimler, aralarında ittifak ederek, Bahâeddîn Veled'i, sultâna şikâyet ettiler. Sonra; "Sultânımız! Muhammed Bahâeddîn Veled, size zâlimdir, âlimlerinize de câhildir diyor. Halkın büyük bir kısmı onun etrâfında toplandı. Vakitlerinin çoğunu onunla geçiriyorlar. Bir gün sizi tamâmiyle bırakıp, ona tâbi olacakları muhakkaktır. Eğer böyle bir şey olursa, sizin saltanatınıza ziyân gelir. Bu bizim için yüz karasıdır. Biz, size gördüğümüzü söylüyoruz. Vazifemiz sizi uyarmaktır, gerisini siz bilirsiniz." dediler. Bunları işiten sultan çok üzüldü. Çünkü Sultân-ül-ulemâ'ya ziyâdesiyle muhabbeti vardı. Fakat bu âlimlerin söyledikleri de yabana atılır şeyler değildi. Bu işin tahkîki için yakınlarından bir kimseyi Sultân-ül-ulemâ'ya göndererek; "Bütün beldelerde olan hâdiseler sizce keşfolunmakta, bütün memleketlerdekiler de tasarruflarınız altındadır. Ülkemizde bir pâdişâh var iken, ikincisinin de hükümet kurması uygun değildir. Neticede, bendenizi bir memlekete tâyin buyurursanız memnun oluruz" gibi sitemli ve uygun olmayan sözler sarfetti. Bunları Sultân-ül-ulemâ'ya söylediklerinde, buyurdu ki: "Hasedcilerin zulümlerinden hicret etmek dedelerimizin sünnetleridir. İş böyle olunca, biz de sefer eder, başka ülkelere gideriz. Buradan ayrılınca, bu memleketin başına felâketler gelir, bu ülkeyi dinsiz Tatarlar (Hülâgü'nün ordusu) istilâ ederler." buyurdu. Akrabâ ve talebelerine sefer hazırlıklarına başlamalarını söyledikten sonra, sultânın adamlarına dönerek; "Sultâna gidip bizden selâm söyleyiniz. Ona; "Biz fânî dünyânın şöhretlerine tâlip değiliz. Dünyâ sultanlığında, tâcında da gözümüz yoktur. O, bu dünyâdaki saltanatına devâm etsin." deyiniz." buyurdu.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Haber etrâfa çabucak yayıldı. Bahâeddîn Veled hazretlerinin hicretini işiten herkes, malını mülkünü toplayıp, bu memleketten ayrılmaya, Bahâeddîn Veled ile berâber gitmeye karar verdi. Bütün olup bitenleri yakından takib eden sultan, çok üzüldü. Sultân-ül-ulemâ'ya şefâatçılar göndererek af diledi. Kararından vazgeçmesini istirhâm etti. Sultân-ül-ulemâ hazretleri, pâdişâhın teklifini reddetti. Fitne çıkarmadan, halkı galeyâna getirmeden şehirden ayrılmak istiyordu. Bunun için de, Cuma günü Belhlilerin bir câmide toplanmalarını arzu etti. Herkes o gün câmide toplanıp, mahşerî bir kalabalık hâlini aldı. Bahâeddîn Veled, onlara nasîhat etti, tesellide bulundu ve onlarla vedâlaştı, helâlleşti. Orada bulunanlar çok ağladılar. Sultân-ül-ulemâ, oradan yakın akrabâları ve talebeleriyle birlikte ayrıldı.
Nişâbûr'a geldiklerinde onlarıFerîdüddîn-iAttâr hazretleri karşıladı. İzzet ve ikrâmlarda bulundu. O sırada beş yaşlarında bulunan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Nişâbûr'da bir rüyâ gördü. Rüyâsında nur yüzlü bir ihtiyâr, kendisine, altı dallı bir gül verdi. Rüyâsını babasına anlattığında, Sultân-ül-ulemâ şöyle tâbir etti: "Altı tâne dalı olan gül, senin altı cildlik bir kitap yazacağına işârettir." Orada bulunan Ferîdüddîn-i Attâr da; "Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgûl olursunuz." diyerek, Mantık-ut-Tayr isimli kitabı Mevlânâ'ya hediye etti. Meğer rüyâda görülen ve kendisine gül veren kimse Ferîdüddîn hazretleri imiş.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Nişâbûr'dan ayrılıp Bağdât'a doğru yola çıktılar. Bağdât'a giderken, yol üzerindeki bütün şehirlerin sâkinleri onları çok iyi karşılayıp, evlerine götürerek çok ikrâm ve tâzimde bulundular. Bağdat'a yaklaştıkları zaman, kendilerine rastlayan bir cemâat; "Sizler kimlersiniz?Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz?" diye suâl edince, Bahâeddîn Veled; "Allah'dan geliyoruz, Allah'a gidiyoruz, Lâ havle velâ kuvvete illâ billah." cevâbını verdi. O cemâat, bu cevâbın muhabbeti ile hayretler içinde kaldılar. Bu haber, Şeyh Şihâbeddîn Sühreverdî hazretlerine bildirildi. O da; "Böyle bir zât, Bahâeddîn Veled'den başkası olamaz." buyurdu. Bunun üzerine Sühreverdî hazretleri de, talebeleri ile birlikte onu karşılamaya çıktılar. Buluştukları zaman, Sühreverdî atından inip, Bahâeddîn Veled'in ellerini öptü ve onları kendi hânesine dâvet etti. Bahâeddîn Veled, maiyetinin kalabalık olduğunu söyleyerek, özür diledi ve Müstensıriyye Medresesine yerleşti.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bağdât'tan kâfilesiyle ayrılan Sultân-ül-ulemâ, Kûfe yoluyla Kâbe-i muazzamaya geldi. Zilhicce ayının ortalarına kadar orada ibâdet ile meşgûl oldu.Haccını îfâ ettikten sonra, Medîne-i münevvereye gelip, hasretiyle yandığı Sevgili Peygamberimize misâfir oldu. Orada günlerce gözyaşları içinde ibâdet eyleyip, Resûlullah efendimizin feyiz ve bereketleriyle şereflendi. Bir müddet orada Cennet hayâtı yaşadıktan sonra, mânevî bir işâret üzerine Peygamber efendimize vedâ edip, gözlerinden yaşlar dökerek Medîne-i münevvereden ayrıldı. Günlerce yol aldıktan sonra, Şam'a geldi. Oradaki âlimler Şam'da kalması için çok ısrâr ettilerse de, onlara nâzik bir cevâb ile Rum diyârına gitmek istediğini bildirdi. Sonra Konya'nın bugünküKaraman ilçesinin yerinde bulunan Lârende kasabasına geldi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Konya'da bulunan Sultan Alâüddîn, Emîr Mûsâ'yı Lârende'ye bey tâyin etmişti. Emîr Mûsâ, Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerine çok saygı gösterdi. Onun talebesi olmakla şereflendi. Hocası Sultân-ül-ulemâ'ya bir medrese yaptırarak, yedi sene hizmetiyle şereflendi. Bahâeddîn Veled, oğlu Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi, Seyyid Şerâfeddîn Semerkandî hazretlerinin kerîmesi Gevher Hanımla evlendirdi. Vefât eden hanımı Mü'mine Hâtun ile oğlu Alâüddîn'i Lârende'ye defnetti.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Emîr Mûsâ'yı çekemeyenler, Konya Sultânı Alâeddîn-i Keykûbâd'a; "Lârende Beyi Emîr Mûsâ, Sultân-ül-ulemâ'yı çok sevip, onun talebesi oldu. Ona olan aşırı muhabbetinden sizi unuttu. İsminizi bile ağzına almaz oldu." gibi iftirâlarda bulundular. Alâeddîn Keykûbâd, Emîr Mûsâ'ya mektup yazarak huzuruna çağırdı. Emîr Mûsâ durumu hocasına bildirdiğinde, Sultân-ül-ulemâ; "Sultan Alâeddîn'e gidiniz, selâmımı söyleyiniz. Sorduklarına doğru cevab veriniz." buyurdu. Emîr Mûsâ derhal yola çıkıp, Konya'da Alâeddîn Keykûbâd'ın huzuruna çıktı. Sultânın; "Ey Mûsâ! İşittiğime göre Sultân-ül-ulemâ'nın emrinden dışarı çıkmaz imişsin. Bizi ziyârete hiç gelmiyorsun. Yoksa bizi unuttun mu?" diye sitem edince, Emîr Mûsâ, Sultân-ül-ulemâ Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerinin üstünlüğünü, keşif ve kerâmetlerini, ilimdeki yüksekliğini uzun uzun anlattı. Âlimlere karşı aşırı sevgisi ve hürmeti olan Alâeddîn Keykûbâd bu sözleri hayranlıkla dinledi ve; "Ey Mûsâ! Sultân-ül-ulemâ böyle büyük bir âlim ve velî bir zât idi de, bize daha önce niçin bildirmedin? Onu Konya'ya dâvet ediyorum. Bizler de feyiz ve bereketlerine kavuşup, mübârek elini öpmekle şereflenelim. Lütfen gidiniz, bana vekâleten kusûrumuzun affını isteyip, muhabbetimizin çokluğunu kendilerine arzediniz. Lütfedip Konya'yı da şereflendirmelerini istirhâm ettiğimi zât-ı alîlerine bildiriniz" emrini verdi. Emîr Mûsâ Lârende'ye gelip, hocasına durumu bildirdi. Sultân-ül-ulemâ; "Müslümanın dâvetine icâbet lâzımdır." emri gereğince, bu dâveti kabûl edip hazırlandı. Konya'ya doğru yola çıktı. Sultan Alâeddîn de, yanında vezîrleri, kâdıları, âlimleri ve ileri gelen devlet erkânıyla, Bahâeddîn Veled'i karşılamaya çıktılar. Bahâeddîn Veled hazretlerine yaklaştıklarında, atlarından inip yaya olarak huzûrlarına vardılar. Büyük bir sevgiyle onu karşıladılar. El öpüp, hürmetle hâl hatır sordular. Büyük bir tevâzu ile Bahâeddîn Veled'den af dilediler. Hep birlikte Konya'ya dönmeye başladılar. Bugünkü Mevlânâ hazretlerinin türbesinin olduğu yere geldiklerinde, Sultân-ül-ulemâ; "Buradan nesebimizin güzel kokuları geliyor." buyurarak, oradaki bir bahçeyi işâret etti. Bunu işiten Alâeddîn Keykûbâd, Sultân-ül-ulemâ'ya o bahçeyi hediye etti. Bahâeddîn Veled, Konya'da bir medreseye yerleşti. Orada vâz ve nasîhat ederek, insanların kurtulması, iki cihân saâdetine kavuşması için çok çalıştı.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bir kimse bir günah işleyip, tövbe etmeden Sultân-ül-ulemâ'nın huzûruna çıksa, gelenin durumunu hemen keşfederek; "Allahü teâlânın velî kullarının huzûruna temiz olmayan kalb ile gelmeyiniz. Bu kötü hâlleri bırakın, güzel bir tövbe ederek göz yaşları akıtın ki, günah kirleri yıkansın. Evliyânın huzûruna, günahlarınıza tövbe ve istigfâr etmiş olarak girip, onların yüzlerine Allahü teâlânın rızâsı için muhabbetle bakınız ki, onların feyz ve bereketlerinden istifâde edesiniz" buyururdu. Böylece, onların işlediği günahları söylemeden, yüzlerine vurmadan nasîhat ederdi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sultân-ül-ulemâ Muhammed Bahâeddîn Veled hazretleri, bir gün hasta olup, yattı. Alâeddîn-i Keykûbâd ziyâretine gelip; "Efendim! İnşâallah tez zamanda sıhhate kavuşur da devletimizin başına geçip tahta oturursunuz. O zaman zât-ı âlinizin hizmetiyle şereflenip, her ne murâd ederseniz, bütün gücümüzle size yardımcı olmaya çalışırız. Böylece Rabbimizin ihsân edeceği nice ikrâmlara ve gizli sırların keşfine nâil oluruz inşâallah." deyince, Sultân-ül-ulemâ; "Biz artık bu hastalık sebebiyle bu fânî dünyâdan hakîkî âleme göç ederiz. Fakat arkamızdan kısa zaman sonra, siz de bize kavuşursunuz. İşte orada sizinle berâber oluruz." dedi. Bundan sonra helâlleştiler. Bundan üç gün sonra bir Cuma günü, öğleye doğru Kelime-i şehâdet getirerek çok sevdiği hakîkî âleme kavuştu.
Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerinin vefâtından sonra, Alâeddîn-i Keykûbâd günlerce ata binmedi, sarayında tahtına oturmadı. Kuru hasır üzerine oturarak tâziye için gelenleri karşıladı. Câmilerde pekçok Kur'ân-ı kerîm hatimleri yaptırıp, öksüz ve fakirleri doyurdu, üstlerini giydirdi. Hepsinden meydana gelen sevâbı, hocası Sultân-ül-ulemâ hazretlerine gönderdi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sultân-ül-ulemâ'nın ileri gelen talebelerinden Seyyid Burhâneddîn anlatır: "Rüyâmda hocam Sultân-ül-ulemâ'nın türbesinden yeşil bir nur yükselmeye başladı. Genişledi, genişledi, bulunduğum yere kadar geldi. O nûrun önüne bir engel çıkmadan bütün Konya'yı kuşattı. Bu hâdise karşısında bayılıp düştüm. Sabahleyin rüyâyı tâbir ettirdim. Sultân-ül-ulemâ'nın neslinden çok muhterem kimselerin meydana geleceğini müjdelediler."
Bahâeddîn Veled'in çok sevdiği talebelerinden biri anlattı: Rüyâmda, Sultân-ül-ulemâ'nın mübârek başını, Arş'a kadar yükselmiş gördüm. Ona; "Efendim! Hâliniz nasıldır?" dedim; "Oğlum Celâleddîn-i Rûmî'nin ilim ve amel nûruyla bu derece yükseklere ulaştım. Oğlumun mertebesine, bütün velîler ve melekler gıbta ediyorlar. Ondan çok memnunum." dedi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(özel bölüm)
KİMİNLE EVLENMESİ MÜNÂSİPTİR
Bahâeddîn Veled'in annesi ile babasının evlenmeleri şöyle olmuştur: SultanAlâeddîn bir gün vezîrine, kızının evlenme çağına geldiğini, bu sebeble kiminle evlenmesinin münâsib olduğunu sordu. Vezîr de tereddüd etmeden; "Sultânım! Kerîmenizi, ilim ve irfan sâhibi bir kimseye vermelisiniz." deyince, sultan tekrâr; "Bu kimse sizce kimdir?" diye sordu. Vezîr; "Âlimler arasında kızınıza en lâyık olan Hüseyin Hatîbî'dir." dedi. Sultânın gönlünden geçen kimse de bu olduğu için, vezîrinin bu cevâbına memnun oldu. O gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Ona Peygamberimiz buyurdular ki; "Ey Alâeddîn! Kerîmenizi Hüseyin Hatîbî'ye nikâh ediniz. Onu kendinize dâmâd ediniz." Bu rüyâ üzerine, kızı Emetullah Hâtunu, Hüseyin Hatîbî ile evlendirdi. Bu evlilikten, Muhammed Bahâeddîn isminde bir evlâtları oldu.
HEPSİ DOĞRUDUR
Alâeddîn Keykûbâd, bir gün Sultân-ül-ulemâ Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerinin bütün halka vâz ve nasîhat vermesini ricâ etti.Kaniî denilen yerde bir kürsî kuruldu. Bu yerin etrâfında mezarlık bulunmaktaydı. İnsanlar kürsînin etrâfında toplandılar. Kârîler (Kur'ân-ı kerîmi ezberliyenler) Yâsîn-i şerîfi okuduktan sonra, Sultân-ül-ulemâ hazretleri bu sûreyi tefsîr etmeye başladı. Kıyâmetin kopmasını, kabirden kalkmayı, mahşer meydanına toplanmayı, güneşin bir mızrak boyu yaklaşmasını, insanların grup grup ayrılmasını, defterlerin uçarak ele gelmesini, mîzân terâzisini, sırat köprüsünü, cezâ ve mükafâtı uzun uzun anlattı. Bunları inkâr edenlerin Cehennem'e, kabûl edip de, Ehl-i sünnet îtikâdına uygun inanıp amel edenlerin, Cennet'e gideceğini bildirdi. Öyle anlattı ki, orada bulunanlar içinde ağlamadık kimse kalmadı. O kabristanda yatan bâzı kimseler, Allahü teâlânın emriyle kefenleri boynunda olduğu hâlde kabirlerinden çıktılar ve; "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü" dedikten sonra; "Ey Allahın velî kulu! Senin bu anlattıklarının hepsi doğrudur. Biz bu hâlleri burada yaşıyoruz, hepimiz şâhidiz." dediler ve tekrar mezarlarına girdiler. Duâ edilirken de, her kabirden iki el çıkmış olduğu hâlde âmîn sesleri duyuldu. Bu olanları, orada bulunan herkes hayretle görüp işitti.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(devam edecek)
B'ölüm -68-(67.bölümden devam)

Muhammed Bahâeddîn iki yaşında iken, babası Hüseyin Hatîbî otuz üç yaşlarında olduğu hâlde vefât etti. Emetullah Hâtun, oğlu Bahâeddîn'in büyümesi ve iyi bir tahsîl ile yetişmesi için büyük bir titizlik ve îtinâ gösterdi. Efendisi Hüseyin Hatîbî'den kalan kitapların bulunduğu odaya oğlunu sık sık götürür; "Evlâdım, Bahâeddîn'im! Bu kitaplar, rahmetlik babandan kaldı. Muhterem baban bu kitapları dâimâ okur, hiç elinden bırakmazdı. Bu kitaplara çok değer verir, her şeyden üstün tutardı. Onun vefâtından sonra pekçok âlim bu kitapları almak için bize geldiler. Fakat hiçbirine vermedim, bunları senin için muhâfaza ediyorum. Sen de ilim öğrenerek babanın kitaplarını anlamaya muvaffak ol ve babanın yerini tut!" derdi. Bu sözler Bahâeddîn'e çok tesir eder, büyüyünce okuyup âlim olacağını söylerdi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Emetullah Hâtun, oğlunu, okuma çağına gelince ilim tahsîline verdi. Bahâeddîn, derslerine çok çalışır, devamlı kitapları ile meşgûl olurdu. Keskin zekâsı, hâdiselere karşı sürat-i intikâlinin çok fazla olması ve Allahü teâlânın yardımıyla kısa zamanda hocalarının takdîrini kazandı. Pekçok zâhirî ilimleri öğrendi. Dolayısıyla, halk arasında da tanındı, onların muhabbetlerini kazandı. Büyük Velî Necmeddîn-i Kübrâ'dan tasavvufu öğrenerek, onun dertlere devâ olan feyz ve bereketlerine kavuştu. Bâtınî ilimlerde ilerleyerek, Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin en önde gelen talebeleri arasına girdi. Muhammed Bahâeddîn, hocasının teveccühleri ile iyice olgunlaşarak, zamânının en büyük âlimlerinden ve velîlerinden oldu.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Muhammed Bahâeddîn evlenme çağına gelince annesi, Harezm Sultânı Rükneddîn'in kerîmesi olan Mümine Hâtun ile evlendirdi. Onların bu evliliklerinden de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri doğdu.
Muhammed Bahâeddîn hazretleri, zâhirî ve bâtınî ilimlerde öyle yüksek derecelere vâsıl oldu ki, iki cihânın güneşi, hürmetine yaratıldığımız Server-i âlem Sevgili Peygamberimiz ona rüyâsında "Sultân-ül-ulemâ= Âlimlerin sultânı" lakabını verdi. Rivâyete göre, bu hâdise şöyle anlatılır: Zamânının büyük âlimlerinden üç yüz kadar müftî ve müderris, bir gece Peygamber efendimizi rüyâlarında gördüler. Resûlullah efendimiz büyük bir kürsî üzerine oturmuşlardı. Etraflarında da binlerce velî ve âlim bulunuyor, Resûlullah efendimizi huşû içinde dinliyorlardı. Orada Muhammed Bahâeddîn, güzel elbiseler giyinmiş bir hâlde, Peygamber efendimizin hemen yanıbaşlarında ve sağ taraflarında oturmuştu. Peygamberimiz, orada bulunanlara Muhammed Bahâeddîn Veled'i göstererek; "Ey insanlar! Bugünden sonra Muhammed Bahâeddîn'e "Sultân-ül-ulemâ" denilecek ve imzasına "Sultân-ül-ulemâ" yazılacaktır." buyurdu. Sabah olunca rüyâlarını anlatmaya gelenlere, daha onlar bu müjdeyi vermeden o; "Ey kardeşlerim! Bu gece Sevgili Peygamberimizin bize ihsân buyurduğu lakabı bana müjde için geldiniz değil mi?" diyerek, onların rüyâlarını keşfettiğini belirtince, cümlesi hayran kalarak; "Allahü teâlâ ve Resûlü şâhiddir ve biz de şâhidiz ki, sen Sultân-ül-ulemâ'sın. Bundan böyle bu isimle tanınacaksın." dediler. Muhammed Bahâeddîn'e karşı muhabbetleri ziyâde olup, ona talebe olmak istediklerini bildirdiler. O da, gelen bu âlimleri talebeliğe kabûl etti. İmzâ olarak da Sultân-ül-ulemâ lakabını kullanmaya başladı.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Âlimler, rüyâlarını yakınlarına söyleyince, hâdise herkes tarafından işitildi. Her taraftan ziyâretçiler gelmeye başladı. Şânı her yerde duyuldu. Halkın yanında îtibârı pek ziyâde yükseldi. Herkes huzûruna koşar, hizmetiyle şereflenmek için çalışır ve hasta kalblere şifâ olan mübârek sözlerini dinlemek için can atardı. O civarda olanlar, Sultân-ül-ulemâ'ya sabırsızlıkla koşarak, talebesi olmakla şereflenmek istediler ve murâdlarına kavuştular. Birçok müşkili olanlar Belh'e kadar gelip, aldıkları cevaplarla dertlerine derman buldular.
B'ölüm -67-(66.bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LXVII-๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Ekrem;"tesadüfe bak", dedi. "Dünya garip rastlantılarla dolu. Ee peki şimdi ne yapacağız, polis ya da ambulans mı çağıracağız?"
Ekrem, yerde yatan ve hala baygın olan gencin nabzına baktı; vücudunda herhangi bir yara bere olup olmadığını anlamaya çalıştı. Görünürde bir zarar ziyan yoktu. Kan da. Ama yine de belli olmazdı. Kendi aralarında karar vermeye çalışırlarken, genç yavaş yavaş doğruldu. Bu genç yabancının, kendine geldiğini gören Ekrem;" Bakın!", dedi heyecanla. Hemen gencin koluna girip doğrulmasına yardım etti. Genç; yeterince doğrulduktan ve ayağa kalktıktan sonra kısık bir sesle," teşekkür ederim", dedi.
Ervin; "iyi misin" diye sordu. Kafasını 'evet' anlamında salladı genç. Kaldırıma oturttular onu. Hala baygınlığın etkisinde kendine gelmeye çalışıyordu. "Arkadaşım, iyi misin?", diye sordu Ervin. "Gel otur biraz ."
Ekrem; " Su ister misin?"dedi endişeli gözlerle .Bu defa da genc, kafasını 'evet' anlamında sallayarak yanıtladı Ekrem'i; "Evet..iyi olurdu".
Sercan hemen köşedeki marketten su alıp yanlarına döndüğünde daha bir kendine gelmiş buldu genci. Eliyle alnını ovuşturan genç gözlerini sımsıkı bi kaç kez açıp kapadı; "Sa..sağ olun"
Ervin "neler oldu burada nasıl düştün?" diye sordu. Genç soruyu cevaplamak için kafasını kaldırıp yanıtlayacaktı ki Sercan'ın kendisine su uzatırken gördü. Göz göze geldiler." Sen..seni tanıyorum..sen şu kütüphanedeki.."
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
"Evet, benim. Ben sercan ! " dedi." Kütüphanedeki su uzattığın kişiyim". Suyu, kendisine daha önce gencin uzattığı gibi uzatarak gülümsedi."Al, sana abu hayat sunmuyorum,yalnızca su" dedi. Gülümsedi gençte. Ervin ile Ekrem hala birbirlerine bakıyorlar, yeni yeni toparlanmaya başlayan gencin Sercan ile arasındaki bağı anlamaya çalışıyorlardı.
Ekrem; "seni bu halde bırakamayız haydi sende bizimle gel yada seni bir hastahaneye veya evine bırakalım?" ,dedi dostça bir şekilde." Bu arada ben Ekrem.."
"Yok hastahaneye gerek yok. evime de kendim gidebilirim. Ben de..bende.." yüzü birden asıldı. Kim olduğunu anımsayamadığını fark etti..Alnını ovuşturup kendisine meraklı gözlerle bakan bu üç arkadaştan başka, kendisi dahil kimseyi anımsayamadığını fark etti.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Kendisini anımsayamayan bu genç aslında 20 yaşında ve çok önemli bir alimin 77. Kuşaktan torunuydu. Soy ağacında yer alan pek çok önemli kişi bulunmasına rağmen yanında yetiştiği, aile dahil olmak üzere onun varlığından haberdar olan sadece 8 kişi vardı. O'nun gerçekte Kim olduğunu bilen sekiz kişi. Bu sekiz kişinin yedi tanesi son derece gizli bir grupta yer alıyordu. Kendisini korumakla da görevli olan bu 7 kişinin aksine 8. Kişi onun "O" olduğunu biliyor ve ait olduğu şeytani tarafın önündeki bu en güçlü ve kesinlikle durdurulması gereken kişiyi yok etmesi gerektiğini biliyordu.
"Seçilmişlerin incisi" anlamına gelen bu şahıs 77. Kuşaktan erkek olacaktı. Kara Kehanet böyle diyordu. Nihayet kendilerinden öncekilerin uzun uzun tarif ettiği tasvirlediği özelikleirni anlattıkları bu engeli ortadan kaldırma görevi kendi sorumluluğu dahilindeydi. Bu nedenle 7'ler konseyinin büyüleri ve ifritlerin de yardımıyla birlikte O'nu bulması ve bir an önce ortadan kaldırması gerekiyordu. Nedense bir kaç saat öncesine kadar enerjisel bilinç bağlantısı sanki bıçakla kesilmiş gibi birden kesilmişti. İnternetin kopması gibi. Bu kopuşun savurduğu arama ve tespit etme sensörleri O kişinin bulunduğu yeri de saptırmıştı. Kesinlikle O'nun la aynı şehirde olduğunu biliyordu. Ama bu şehir birini bulmak için yine de yeterince büyüktü ve bu seneler alabilir hatta belki de engel olmak için geç bile kalabilirdi.
Kan ustası Rahan'ın O'nun peşinden gönderdiği Erkan'ı getirdi aklına. Büyüyle tam bir av köpeği gibi enerji izini sürecek ve onu bulduğunda ya işi kendisi bitirecek yahut da etkisiz hale getirip yok etme işlemini suikastçısının ustası Rahan'a bırakacaktı. Nasıl olursa olsundu, yeter ki bitsin, engel ortadan kalksın'dı. Sona bu kadar yakınlaşmışken; yüzyıllardır gelen planları alt üst edebilecek birinin varlığının düşünülmesi bile yeterince can sıkıcıydı. Son pürüzde ortadan kalktığında artık büyük planın gerçekleşmesi için geri sayıma başlayabilirlerdi.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Tüm bunlardan ve dahası kendisinden habersiz , kim olduğunu anımsayamadan yatan çocuğun adı Kaan'dı. 20 yaşında durgun bir yüzü olan gözleri kahverengi ve derin bakan çekik gözlü yörüklere benziyordu. Klasik Türk tipi bir yağızlığı ve yakışıklılığı vardı. Elleri biçimli ve düzgün, dudakları sözleri çok hatmeşmiş ve suskun bir ifadeden ibaretti. Bu yüzden de bilgin bir görünüşü vardı. 3 yaşlarındayken oynamak için çıktığı bahçesinden annesinin yemek bakmak için kısa bir süreliğine mutfağa gitmesini fırsat bilen siyah çarşaflara bürülü bir kadın tarafından kucaklanıp kaçırılmış ve tanımadığı bir çifte satılmıştı. Kendisini satın alan çift oldukça zengin ve çocukları olmayan bir karı kocaydı. Kaan, hayatını bu çiftin yanında gerçek ailesinden bir şekilde koparılmış olarak yaşamak zorunda kalmıştı.
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(Devam edecek)

