B'ölüm -69-(68.bölümden devam)


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LXIX-๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bahâeddîn Veled hazretlerinin zâhirî ve bâtınî mertebeleri yükselince, başta annesi, talebeleri ve akrabâları kendisine; "Başımıza pâdişâh ol. Seni korumak, emirlerini yerine getirmek için hazırız" dedilerse de, onlara; "Peygamber efendimiz; "Ben fakirlikle iftihâr ederim" buyurdu. Zâhirî saltanat tâcını giymek bize yakışmaz. Bizim yolumuz, Peygamberimize tâbi olmak ve sünnet-i şerîflerine uymaktır." buyurdu.

Bahâeddîn Veled, bundan sonra riyâzet ve mücâhede, nefsin isteklerini yapmamak, istemediklerini yapmak ile uğraştı. Bu şekilde mânevî bakımdan pek yüksek derecelere kavuştu. Ne zaman vâz ü nasîhat etmeye başlasa, etrâfında binlerce insan toplanır, feyiz ve bereketlerinden istifâde ederlerdi.

Bahâeddîn Veled, sabah namazından sonra ikindi vaktine kadar talebelerine ilim öğretir, ikindiden sonra medresesine gelenlere mârifetullahtan, Allahü teâlâyı tanımakdan bahsederek insanları aydınlatırdı. Nasîhatlerinde Ehl-i sünnet îtikâdını anlatır, bozuk fırkaların inanışlarını îzâh ederdi. İnsanların, dalâlet ve sapıklık yollarına düşmemeleri, Cehennem'de yanmamaları için çok gayret sarfederdi.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bid'at fırkasına mensup bâzı âlimler, aralarında ittifak ederek, Bahâeddîn Veled'i, sultâna şikâyet ettiler. Sonra; "Sultânımız! Muhammed Bahâeddîn Veled, size zâlimdir, âlimlerinize de câhildir diyor. Halkın büyük bir kısmı onun etrâfında toplandı. Vakitlerinin çoğunu onunla geçiriyorlar. Bir gün sizi tamâmiyle bırakıp, ona tâbi olacakları muhakkaktır. Eğer böyle bir şey olursa, sizin saltanatınıza ziyân gelir. Bu bizim için yüz karasıdır. Biz, size gördüğümüzü söylüyoruz. Vazifemiz sizi uyarmaktır, gerisini siz bilirsiniz." dediler. Bunları işiten sultan çok üzüldü. Çünkü Sultân-ül-ulemâ'ya ziyâdesiyle muhabbeti vardı. Fakat bu âlimlerin söyledikleri de yabana atılır şeyler değildi. Bu işin tahkîki için yakınlarından bir kimseyi Sultân-ül-ulemâ'ya göndererek; "Bütün beldelerde olan hâdiseler sizce keşfolunmakta, bütün memleketlerdekiler de tasarruflarınız altındadır. Ülkemizde bir pâdişâh var iken, ikincisinin de hükümet kurması uygun değildir. Neticede, bendenizi bir memlekete tâyin buyurursanız memnun oluruz" gibi sitemli ve uygun olmayan sözler sarfetti. Bunları Sultân-ül-ulemâ'ya söylediklerinde, buyurdu ki: "Hasedcilerin zulümlerinden hicret etmek dedelerimizin sünnetleridir. İş böyle olunca, biz de sefer eder, başka ülkelere gideriz. Buradan ayrılınca, bu memleketin başına felâketler gelir, bu ülkeyi dinsiz Tatarlar (Hülâgü'nün ordusu) istilâ ederler." buyurdu. Akrabâ ve talebelerine sefer hazırlıklarına başlamalarını söyledikten sonra, sultânın adamlarına dönerek; "Sultâna gidip bizden selâm söyleyiniz. Ona; "Biz fânî dünyânın şöhretlerine tâlip değiliz. Dünyâ sultanlığında, tâcında da gözümüz yoktur. O, bu dünyâdaki saltanatına devâm etsin." deyiniz." buyurdu.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Haber etrâfa çabucak yayıldı. Bahâeddîn Veled hazretlerinin hicretini işiten herkes, malını mülkünü toplayıp, bu memleketten ayrılmaya, Bahâeddîn Veled ile berâber gitmeye karar verdi. Bütün olup bitenleri yakından takib eden sultan, çok üzüldü. Sultân-ül-ulemâ'ya şefâatçılar göndererek af diledi. Kararından vazgeçmesini istirhâm etti. Sultân-ül-ulemâ hazretleri, pâdişâhın teklifini reddetti. Fitne çıkarmadan, halkı galeyâna getirmeden şehirden ayrılmak istiyordu. Bunun için de, Cuma günü Belhlilerin bir câmide toplanmalarını arzu etti. Herkes o gün câmide toplanıp, mahşerî bir kalabalık hâlini aldı. Bahâeddîn Veled, onlara nasîhat etti, tesellide bulundu ve onlarla vedâlaştı, helâlleşti. Orada bulunanlar çok ağladılar. Sultân-ül-ulemâ, oradan yakın akrabâları ve talebeleriyle birlikte ayrıldı.

Nişâbûr'a geldiklerinde onlarıFerîdüddîn-iAttâr hazretleri karşıladı. İzzet ve ikrâmlarda bulundu. O sırada beş yaşlarında bulunan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî, Nişâbûr'da bir rüyâ gördü. Rüyâsında nur yüzlü bir ihtiyâr, kendisine, altı dallı bir gül verdi. Rüyâsını babasına anlattığında, Sultân-ül-ulemâ şöyle tâbir etti: "Altı tâne dalı olan gül, senin altı cildlik bir kitap yazacağına işârettir." Orada bulunan Ferîdüddîn-i Attâr da; "Altı dallı güle kavuşuncaya kadar bu kitap ile meşgûl olursunuz." diyerek, Mantık-ut-Tayr isimli kitabı Mevlânâ'ya hediye etti. Meğer rüyâda görülen ve kendisine gül veren kimse Ferîdüddîn hazretleri imiş.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Nişâbûr'dan ayrılıp Bağdât'a doğru yola çıktılar. Bağdât'a giderken, yol üzerindeki bütün şehirlerin sâkinleri onları çok iyi karşılayıp, evlerine götürerek çok ikrâm ve tâzimde bulundular. Bağdat'a yaklaştıkları zaman, kendilerine rastlayan bir cemâat; "Sizler kimlersiniz?Nereden gelip, nereye gidiyorsunuz?" diye suâl edince, Bahâeddîn Veled; "Allah'dan geliyoruz, Allah'a gidiyoruz, Lâ havle velâ kuvvete illâ billah." cevâbını verdi. O cemâat, bu cevâbın muhabbeti ile hayretler içinde kaldılar. Bu haber, Şeyh Şihâbeddîn Sühreverdî hazretlerine bildirildi. O da; "Böyle bir zât, Bahâeddîn Veled'den başkası olamaz." buyurdu. Bunun üzerine Sühreverdî hazretleri de, talebeleri ile birlikte onu karşılamaya çıktılar. Buluştukları zaman, Sühreverdî atından inip, Bahâeddîn Veled'in ellerini öptü ve onları kendi hânesine dâvet etti. Bahâeddîn Veled, maiyetinin kalabalık olduğunu söyleyerek, özür diledi ve Müstensıriyye Medresesine yerleşti.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bağdât'tan kâfilesiyle ayrılan Sultân-ül-ulemâ, Kûfe yoluyla Kâbe-i muazzamaya geldi. Zilhicce ayının ortalarına kadar orada ibâdet ile meşgûl oldu.Haccını îfâ ettikten sonra, Medîne-i münevvereye gelip, hasretiyle yandığı Sevgili Peygamberimize misâfir oldu. Orada günlerce gözyaşları içinde ibâdet eyleyip, Resûlullah efendimizin feyiz ve bereketleriyle şereflendi. Bir müddet orada Cennet hayâtı yaşadıktan sonra, mânevî bir işâret üzerine Peygamber efendimize vedâ edip, gözlerinden yaşlar dökerek Medîne-i münevvereden ayrıldı. Günlerce yol aldıktan sonra, Şam'a geldi. Oradaki âlimler Şam'da kalması için çok ısrâr ettilerse de, onlara nâzik bir cevâb ile Rum diyârına gitmek istediğini bildirdi. Sonra Konya'nın bugünküKaraman ilçesinin yerinde bulunan Lârende kasabasına geldi.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Konya'da bulunan Sultan Alâüddîn, Emîr Mûsâ'yı Lârende'ye bey tâyin etmişti. Emîr Mûsâ, Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerine çok saygı gösterdi. Onun talebesi olmakla şereflendi. Hocası Sultân-ül-ulemâ'ya bir medrese yaptırarak, yedi sene hizmetiyle şereflendi. Bahâeddîn Veled, oğlu Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'yi, Seyyid Şerâfeddîn Semerkandî hazretlerinin kerîmesi Gevher Hanımla evlendirdi. Vefât eden hanımı Mü'mine Hâtun ile oğlu Alâüddîn'i Lârende'ye defnetti.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Emîr Mûsâ'yı çekemeyenler, Konya Sultânı Alâeddîn-i Keykûbâd'a; "Lârende Beyi Emîr Mûsâ, Sultân-ül-ulemâ'yı çok sevip, onun talebesi oldu. Ona olan aşırı muhabbetinden sizi unuttu. İsminizi bile ağzına almaz oldu." gibi iftirâlarda bulundular. Alâeddîn Keykûbâd, Emîr Mûsâ'ya mektup yazarak huzuruna çağırdı. Emîr Mûsâ durumu hocasına bildirdiğinde, Sultân-ül-ulemâ; "Sultan Alâeddîn'e gidiniz, selâmımı söyleyiniz. Sorduklarına doğru cevab veriniz." buyurdu. Emîr Mûsâ derhal yola çıkıp, Konya'da Alâeddîn Keykûbâd'ın huzuruna çıktı. Sultânın; "Ey Mûsâ! İşittiğime göre Sultân-ül-ulemâ'nın emrinden dışarı çıkmaz imişsin. Bizi ziyârete hiç gelmiyorsun. Yoksa bizi unuttun mu?" diye sitem edince, Emîr Mûsâ, Sultân-ül-ulemâ Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerinin üstünlüğünü, keşif ve kerâmetlerini, ilimdeki yüksekliğini uzun uzun anlattı. Âlimlere karşı aşırı sevgisi ve hürmeti olan Alâeddîn Keykûbâd bu sözleri hayranlıkla dinledi ve; "Ey Mûsâ! Sultân-ül-ulemâ böyle büyük bir âlim ve velî bir zât idi de, bize daha önce niçin bildirmedin? Onu Konya'ya dâvet ediyorum. Bizler de feyiz ve bereketlerine kavuşup, mübârek elini öpmekle şereflenelim. Lütfen gidiniz, bana vekâleten kusûrumuzun affını isteyip, muhabbetimizin çokluğunu kendilerine arzediniz. Lütfedip Konya'yı da şereflendirmelerini istirhâm ettiğimi zât-ı alîlerine bildiriniz" emrini verdi. Emîr Mûsâ Lârende'ye gelip, hocasına durumu bildirdi. Sultân-ül-ulemâ; "Müslümanın dâvetine icâbet lâzımdır." emri gereğince, bu dâveti kabûl edip hazırlandı. Konya'ya doğru yola çıktı. Sultan Alâeddîn de, yanında vezîrleri, kâdıları, âlimleri ve ileri gelen devlet erkânıyla, Bahâeddîn Veled'i karşılamaya çıktılar. Bahâeddîn Veled hazretlerine yaklaştıklarında, atlarından inip yaya olarak huzûrlarına vardılar. Büyük bir sevgiyle onu karşıladılar. El öpüp, hürmetle hâl hatır sordular. Büyük bir tevâzu ile Bahâeddîn Veled'den af dilediler. Hep birlikte Konya'ya dönmeye başladılar. Bugünkü Mevlânâ hazretlerinin türbesinin olduğu yere geldiklerinde, Sultân-ül-ulemâ; "Buradan nesebimizin güzel kokuları geliyor." buyurarak, oradaki bir bahçeyi işâret etti. Bunu işiten Alâeddîn Keykûbâd, Sultân-ül-ulemâ'ya o bahçeyi hediye etti. Bahâeddîn Veled, Konya'da bir medreseye yerleşti. Orada vâz ve nasîhat ederek, insanların kurtulması, iki cihân saâdetine kavuşması için çok çalıştı.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bir kimse bir günah işleyip, tövbe etmeden Sultân-ül-ulemâ'nın huzûruna çıksa, gelenin durumunu hemen keşfederek; "Allahü teâlânın velî kullarının huzûruna temiz olmayan kalb ile gelmeyiniz. Bu kötü hâlleri bırakın, güzel bir tövbe ederek göz yaşları akıtın ki, günah kirleri yıkansın. Evliyânın huzûruna, günahlarınıza tövbe ve istigfâr etmiş olarak girip, onların yüzlerine Allahü teâlânın rızâsı için muhabbetle bakınız ki, onların feyz ve bereketlerinden istifâde edesiniz" buyururdu. Böylece, onların işlediği günahları söylemeden, yüzlerine vurmadan nasîhat ederdi.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sultân-ül-ulemâ Muhammed Bahâeddîn Veled hazretleri, bir gün hasta olup, yattı. Alâeddîn-i Keykûbâd ziyâretine gelip; "Efendim! İnşâallah tez zamanda sıhhate kavuşur da devletimizin başına geçip tahta oturursunuz. O zaman zât-ı âlinizin hizmetiyle şereflenip, her ne murâd ederseniz, bütün gücümüzle size yardımcı olmaya çalışırız. Böylece Rabbimizin ihsân edeceği nice ikrâmlara ve gizli sırların keşfine nâil oluruz inşâallah." deyince, Sultân-ül-ulemâ; "Biz artık bu hastalık sebebiyle bu fânî dünyâdan hakîkî âleme göç ederiz. Fakat arkamızdan kısa zaman sonra, siz de bize kavuşursunuz. İşte orada sizinle berâber oluruz." dedi. Bundan sonra helâlleştiler. Bundan üç gün sonra bir Cuma günü, öğleye doğru Kelime-i şehâdet getirerek çok sevdiği hakîkî âleme kavuştu.

Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerinin vefâtından sonra, Alâeddîn-i Keykûbâd günlerce ata binmedi, sarayında tahtına oturmadı. Kuru hasır üzerine oturarak tâziye için gelenleri karşıladı. Câmilerde pekçok Kur'ân-ı kerîm hatimleri yaptırıp, öksüz ve fakirleri doyurdu, üstlerini giydirdi. Hepsinden meydana gelen sevâbı, hocası Sultân-ül-ulemâ hazretlerine gönderdi.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sultân-ül-ulemâ'nın ileri gelen talebelerinden Seyyid Burhâneddîn anlatır: "Rüyâmda hocam Sultân-ül-ulemâ'nın türbesinden yeşil bir nur yükselmeye başladı. Genişledi, genişledi, bulunduğum yere kadar geldi. O nûrun önüne bir engel çıkmadan bütün Konya'yı kuşattı. Bu hâdise karşısında bayılıp düştüm. Sabahleyin rüyâyı tâbir ettirdim. Sultân-ül-ulemâ'nın neslinden çok muhterem kimselerin meydana geleceğini müjdelediler."

Bahâeddîn Veled'in çok sevdiği talebelerinden biri anlattı: Rüyâmda, Sultân-ül-ulemâ'nın mübârek başını, Arş'a kadar yükselmiş gördüm. Ona; "Efendim! Hâliniz nasıldır?" dedim; "Oğlum Celâleddîn-i Rûmî'nin ilim ve amel nûruyla bu derece yükseklere ulaştım. Oğlumun mertebesine, bütün velîler ve melekler gıbta ediyorlar. Ondan çok memnunum." dedi.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(özel bölüm)

KİMİNLE EVLENMESİ MÜNÂSİPTİR

Bahâeddîn Veled'in annesi ile babasının evlenmeleri şöyle olmuştur: SultanAlâeddîn bir gün vezîrine, kızının evlenme çağına geldiğini, bu sebeble kiminle evlenmesinin münâsib olduğunu sordu. Vezîr de tereddüd etmeden; "Sultânım! Kerîmenizi, ilim ve irfan sâhibi bir kimseye vermelisiniz." deyince, sultan tekrâr; "Bu kimse sizce kimdir?" diye sordu. Vezîr; "Âlimler arasında kızınıza en lâyık olan Hüseyin Hatîbî'dir." dedi. Sultânın gönlünden geçen kimse de bu olduğu için, vezîrinin bu cevâbına memnun oldu. O gece rüyâsında Peygamber efendimizi gördü. Ona Peygamberimiz buyurdular ki; "Ey Alâeddîn! Kerîmenizi Hüseyin Hatîbî'ye nikâh ediniz. Onu kendinize dâmâd ediniz." Bu rüyâ üzerine, kızı Emetullah Hâtunu, Hüseyin Hatîbî ile evlendirdi. Bu evlilikten, Muhammed Bahâeddîn isminde bir evlâtları oldu.

HEPSİ DOĞRUDUR

 

Alâeddîn Keykûbâd, bir gün Sultân-ül-ulemâ Muhammed Bahâeddîn Veled hazretlerinin bütün halka vâz ve nasîhat vermesini ricâ etti.Kaniî denilen yerde bir kürsî kuruldu. Bu yerin etrâfında mezarlık bulunmaktaydı. İnsanlar kürsînin etrâfında toplandılar. Kârîler (Kur'ân-ı kerîmi ezberliyenler) Yâsîn-i şerîfi okuduktan sonra, Sultân-ül-ulemâ hazretleri bu sûreyi tefsîr etmeye başladı. Kıyâmetin kopmasını, kabirden kalkmayı, mahşer meydanına toplanmayı, güneşin bir mızrak boyu yaklaşmasını, insanların grup grup ayrılmasını, defterlerin uçarak ele gelmesini, mîzân terâzisini, sırat köprüsünü, cezâ ve mükafâtı uzun uzun anlattı. Bunları inkâr edenlerin Cehennem'e, kabûl edip de, Ehl-i sünnet îtikâdına uygun inanıp amel edenlerin, Cennet'e gideceğini bildirdi. Öyle anlattı ki, orada bulunanlar içinde ağlamadık kimse kalmadı. O kabristanda yatan bâzı kimseler, Allahü teâlânın emriyle kefenleri boynunda olduğu hâlde kabirlerinden çıktılar ve; "Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abdühû ve resûlühü" dedikten sonra; "Ey Allahın velî kulu! Senin bu anlattıklarının hepsi doğrudur. Biz bu hâlleri burada yaşıyoruz, hepimiz şâhidiz." dediler ve tekrar mezarlarına girdiler. Duâ edilirken de, her kabirden iki el çıkmış olduğu hâlde âmîn sesleri duyuldu. Bu olanları, orada bulunan herkes hayretle görüp işitti.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(devam edecek)


B'ölüm -68-(67.bölümden devam)



๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LXVIII-๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Sayın Oku'yucu; Peki ,Gerçekte çok ünlü bir alimin 77. kuşaktan torunu olan Kaan'ın büyük büyük büyük dedesi, o ünlü olan alim kimdi? Aslında   O'nu hemen herkesin bir şekilde "kendisinden" tanıdığını biliyorum. Bir kaç satır sonr aismini okuduğunda bana hak vereceksin sen de. O'nun sesi; O ses hiç dışarıdan gelmedi. O'nu işitecek kadar şanslı olan hiç kimseye. Yabancı değildi O, bizzat kendimizdendi, içindendi senin de. Babası eğer dönemin susuzları için bir nehir idiyse, Mevlana'nın kendisi bizzat okyanustu. Peki; dönüp duran; böyle etek entari giyen, sema yapan, bir avucu göğe -semaya bakan, diğer avuçları ise yere dönük olarak musikiyle ayin  yapan semazenlerin tertemiz güvercinlere benzediği yolun kaynağı olan; Atatürk'ün cumhuriyet kurulduktan sonra bütün tekke ve zaviyeleri kapatmasına rağmen açık bıraktığı ve çok sevip saygıyla andığı bu dünyadan bir yığın hayranı olan, paylaşılamayan adam, Mevlana Hazretleri gerçekte kimdi?  

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Mevlânâ , hicri 604, miladi 1207 yılında Belh şehrinde dünyaya geldi. Hani tam da savaşların, güç  için dökülen onca kanın en fala kaynadığı zamanlarda ve dönemde. Vahşi savaşçı Perslerin; Yılmadan bütün bir gün adam öldürebilecek Moğolların; kısacası kaynayan bir kazan olan barbarlığın karanlığa ruh verdiği  en parlak döneminde... O sıralarda tüm herkesi titreten Moğol hükümranı Cengiz; ve“okyanus” adıyla anılan timuçin’in en parlak günlerini yaşadıkları bir dönemde... Bu bir tek adam ama okyanus kadar çok askerleriyle birlikte dünyanın fethine kalkışmış, Çin’e doğru dönen moğol istilasıyla birlikte bir yandan da Pers ülkesine  doğru taşan bir nehrin suları gibi güç ve iktidar amacıyla sürekli bitmek tükenmek bilmeyen hırsları ve güç aşkıyla sürekli  savaşıyorlardı. Her taraftan kan kokuları yükseliyordu. Ölenlerin cesedleri en çok leş yiyici ve yırtıcı hayvanların işine geliyordu. Bu öyle bir hırstı ki Timuçin’in kandan oluşan okyanusunun kolları şimdiden Belh’den Kuzeye doğru bu doğan özel bebeğin anavatanını bu sular altında boğmuştu çoktan. 
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Celâl, kutsanmış bir çocuktu. Bütün seçilmişlerin kutsanmışlığı gibi. Babası ve büyük babası Peygamber soyundan gelen Baha Veled ve ermiş Hüseyin İbn Ahmet Katibi’nin üzerine titrediği bir bebek olarak işte bu şartlarda dünyaya gelmişti. Tüm bir dünya coğrafyasını saran karanlığa inat bir ışık olarak... Bu ışık korunmalıydı. Savaştan, kandan, bitip tükenmez insani hırslardan, acımasızlıktan kinden nefretten; kısacası insanı tiksinç bir bataklığa gömecek olan karanlıktan korunmalıydı. Mevlana Celaleddin Rumi'yi biliriz, ismen de olsa. Şekerinden biliriz, ney'den biliriz, Konya'dan biliriz. Ya Babası Sultanül ulema kimdi peki?  Mademki tanımaya karar verdik bu müstesna hayatları, birlikte  bakalım hayat ağaçlarının kılcallarından köklerine kadar tarihin eprimiş yapraklarını bir bir çevirerek..
๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî'nin babasıdır ve  hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk'in soyundandır. Belh şehrinde Hatîboğulları sülâlesindendir. İsmi Muhammed Bahâeddîn'dir. Babası Hüseyin Hatîbî, dedesinin ismi de Ahmed Hatîbî'dir. 1151 (H.545)de doğdu. 1228 (H.625) veya 1231 (H.628) de Konya'da vefât etti. Annesi, Harezmşah sultanlarındanAlâüddîn Muhammed Harezmşah'ın kızı Emetullah Hâtundur.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Muhammed Bahâeddîn iki yaşında iken, babası Hüseyin Hatîbî otuz üç yaşlarında olduğu hâlde vefât etti. Emetullah Hâtun, oğlu Bahâeddîn'in büyümesi ve iyi bir tahsîl ile yetişmesi için büyük bir titizlik ve îtinâ gösterdi. Efendisi Hüseyin Hatîbî'den kalan kitapların bulunduğu odaya oğlunu sık sık götürür; "Evlâdım, Bahâeddîn'im! Bu kitaplar, rahmetlik babandan kaldı. Muhterem baban bu kitapları dâimâ okur, hiç elinden bırakmazdı. Bu kitaplara çok değer verir, her şeyden üstün tutardı. Onun vefâtından sonra pekçok âlim bu kitapları almak için bize geldiler. Fakat hiçbirine vermedim, bunları senin için muhâfaza ediyorum. Sen de ilim öğrenerek babanın kitaplarını anlamaya muvaffak ol ve babanın yerini tut!" derdi. Bu sözler Bahâeddîn'e çok tesir eder, büyüyünce okuyup âlim olacağını söylerdi.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

 Emetullah Hâtun, oğlunu, okuma çağına gelince ilim tahsîline verdi. Bahâeddîn, derslerine çok çalışır, devamlı kitapları ile meşgûl olurdu. Keskin zekâsı, hâdiselere karşı sürat-i intikâlinin çok fazla olması ve Allahü teâlânın yardımıyla kısa zamanda hocalarının takdîrini kazandı. Pekçok zâhirî ilimleri öğrendi. Dolayısıyla, halk arasında da tanındı, onların muhabbetlerini kazandı. Büyük Velî Necmeddîn-i Kübrâ'dan tasavvufu öğrenerek, onun dertlere devâ olan feyz ve bereketlerine kavuştu. Bâtınî ilimlerde ilerleyerek, Necmeddîn-i Kübrâ hazretlerinin en önde gelen talebeleri arasına girdi. Muhammed Bahâeddîn, hocasının teveccühleri ile iyice olgunlaşarak, zamânının en büyük âlimlerinden ve velîlerinden oldu.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Muhammed Bahâeddîn evlenme çağına gelince annesi, Harezm Sultânı Rükneddîn'in kerîmesi olan Mümine Hâtun ile evlendirdi. Onların bu evliliklerinden de Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hazretleri doğdu.

Muhammed Bahâeddîn hazretleri, zâhirî ve bâtınî ilimlerde öyle yüksek derecelere vâsıl oldu ki, iki cihânın güneşi, hürmetine yaratıldığımız Server-i âlem Sevgili Peygamberimiz ona rüyâsında "Sultân-ül-ulemâ= Âlimlerin sultânı" lakabını verdi. Rivâyete göre, bu hâdise şöyle anlatılır: Zamânının büyük âlimlerinden üç yüz kadar müftî ve müderris, bir gece Peygamber efendimizi rüyâlarında gördüler. Resûlullah efendimiz büyük bir kürsî üzerine oturmuşlardı. Etraflarında da binlerce velî ve âlim bulunuyor, Resûlullah efendimizi huşû içinde dinliyorlardı. Orada Muhammed Bahâeddîn, güzel elbiseler giyinmiş bir hâlde, Peygamber efendimizin hemen yanıbaşlarında ve sağ taraflarında oturmuştu. Peygamberimiz, orada bulunanlara Muhammed Bahâeddîn Veled'i göstererek; "Ey insanlar! Bugünden sonra Muhammed Bahâeddîn'e "Sultân-ül-ulemâ" denilecek ve imzasına "Sultân-ül-ulemâ" yazılacaktır." buyurdu. Sabah olunca rüyâlarını anlatmaya gelenlere, daha onlar bu müjdeyi vermeden o; "Ey kardeşlerim! Bu gece Sevgili Peygamberimizin bize ihsân buyurduğu lakabı bana müjde için geldiniz değil mi?" diyerek, onların rüyâlarını keşfettiğini belirtince, cümlesi hayran kalarak; "Allahü teâlâ ve Resûlü şâhiddir ve biz de şâhidiz ki, sen Sultân-ül-ulemâ'sın. Bundan böyle bu isimle tanınacaksın." dediler. Muhammed Bahâeddîn'e karşı muhabbetleri ziyâde olup, ona talebe olmak istediklerini bildirdiler. O da, gelen bu âlimleri talebeliğe kabûl etti. İmzâ olarak da Sultân-ül-ulemâ lakabını kullanmaya başladı.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Âlimler, rüyâlarını yakınlarına söyleyince, hâdise herkes tarafından işitildi. Her taraftan ziyâretçiler gelmeye başladı. Şânı her yerde duyuldu. Halkın yanında îtibârı pek ziyâde yükseldi. Herkes huzûruna koşar, hizmetiyle şereflenmek için çalışır ve hasta kalblere şifâ olan mübârek sözlerini dinlemek için can atardı. O civarda olanlar, Sultân-ül-ulemâ'ya sabırsızlıkla koşarak, talebesi olmakla şereflenmek istediler ve murâdlarına kavuştular. Birçok müşkili olanlar Belh'e kadar gelip, aldıkları cevaplarla dertlerine derman buldular.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(devam edecek)

B'ölüm -67-(66.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LXVII-๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Ekrem;"tesadüfe bak", dedi. "Dünya garip rastlantılarla dolu. Ee peki şimdi  ne yapacağız, polis ya da ambulans mı çağıracağız?"

 Ekrem,  yerde yatan ve hala baygın olan  gencin nabzına baktı; vücudunda herhangi bir yara bere olup olmadığını anlamaya çalıştı. Görünürde bir zarar ziyan yoktu. Kan da. Ama yine de belli olmazdı. Kendi aralarında karar vermeye çalışırlarken, genç yavaş yavaş doğruldu. Bu genç yabancının, kendine geldiğini gören Ekrem;" Bakın!",  dedi heyecanla. Hemen gencin koluna girip doğrulmasına yardım etti. Genç; yeterince doğrulduktan ve ayağa kalktıktan sonra kısık bir sesle," teşekkür ederim", dedi. 

Ervin; "iyi misin" diye sordu. Kafasını 'evet' anlamında salladı genç. Kaldırıma oturttular onu. Hala  baygınlığın etkisinde kendine gelmeye çalışıyordu. "Arkadaşım, iyi misin?", diye sordu Ervin. "Gel otur biraz ." 

Ekrem; " Su ister misin?"dedi endişeli gözlerle .Bu defa da genc, kafasını 'evet' anlamında sallayarak yanıtladı Ekrem'i; "Evet..iyi olurdu". 

Sercan hemen köşedeki marketten su alıp  yanlarına  döndüğünde daha bir kendine gelmiş buldu genci. Eliyle alnını ovuşturan genç gözlerini sımsıkı bi kaç kez açıp kapadı; "Sa..sağ olun" 

 Ervin "neler oldu burada nasıl düştün?" diye sordu. Genç soruyu cevaplamak için kafasını kaldırıp yanıtlayacaktı ki Sercan'ın kendisine su uzatırken gördü. Göz göze geldiler." Sen..seni tanıyorum..sen şu kütüphanedeki.."

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

"Evet, benim. Ben  sercan ! " dedi." Kütüphanedeki  su uzattığın  kişiyim". Suyu, kendisine daha önce gencin uzattığı gibi uzatarak gülümsedi."Al, sana abu hayat sunmuyorum,yalnızca su" dedi. Gülümsedi gençte. Ervin ile Ekrem hala birbirlerine bakıyorlar, yeni yeni toparlanmaya başlayan gencin Sercan ile arasındaki bağı anlamaya çalışıyorlardı.

 Ekrem; "seni bu halde bırakamayız haydi sende bizimle gel yada seni bir hastahaneye  veya evine bırakalım?" ,dedi dostça bir şekilde." Bu arada ben Ekrem.." 

"Yok hastahaneye  gerek yok. evime de kendim gidebilirim. Ben de..bende.." yüzü birden asıldı. Kim olduğunu anımsayamadığını fark etti..Alnını ovuşturup kendisine meraklı gözlerle bakan bu üç arkadaştan başka, kendisi dahil kimseyi anımsayamadığını fark etti.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Kendisini anımsayamayan bu genç  aslında 20 yaşında  ve çok önemli bir alimin 77. Kuşaktan torunuydu.  Soy ağacında yer alan  pek çok önemli kişi bulunmasına rağmen  yanında yetiştiği, aile dahil  olmak üzere onun varlığından   haberdar olan sadece 8 kişi vardı. O'nun  gerçekte Kim olduğunu bilen  sekiz kişi. Bu sekiz kişinin yedi tanesi  son derece gizli bir grupta yer alıyordu. Kendisini  korumakla da görevli  olan bu  7 kişinin aksine 8. Kişi  onun "O" olduğunu biliyor ve ait olduğu  şeytani tarafın önündeki bu en güçlü  ve kesinlikle durdurulması gereken kişiyi  yok etmesi gerektiğini biliyordu. 

"Seçilmişlerin incisi" anlamına gelen  bu şahıs 77. Kuşaktan  erkek olacaktı.  Kara  Kehanet  böyle diyordu. Nihayet  kendilerinden öncekilerin  uzun uzun tarif ettiği tasvirlediği özelikleirni anlattıkları  bu engeli  ortadan kaldırma görevi kendi sorumluluğu dahilindeydi. Bu nedenle  7'ler konseyinin  büyüleri  ve ifritlerin de yardımıyla birlikte O'nu bulması ve bir an önce ortadan kaldırması gerekiyordu. Nedense bir kaç saat  öncesine kadar  enerjisel bilinç bağlantısı  sanki bıçakla kesilmiş gibi birden kesilmişti. İnternetin kopması gibi.  Bu kopuşun  savurduğu  arama ve tespit etme sensörleri  O kişinin bulunduğu  yeri de saptırmıştı. Kesinlikle O'nun la aynı şehirde olduğunu biliyordu. Ama bu şehir  birini bulmak için yine de yeterince büyüktü ve bu seneler alabilir hatta belki de  engel olmak için  geç bile kalabilirdi. 

Kan ustası Rahan'ın O'nun peşinden gönderdiği Erkan'ı getirdi aklına. Büyüyle tam bir  av köpeği gibi enerji izini sürecek ve onu bulduğunda  ya işi kendisi bitirecek yahut da   etkisiz hale getirip   yok etme işlemini suikastçısının ustası Rahan'a bırakacaktı. Nasıl olursa olsundu, yeter ki bitsin, engel ortadan kalksın'dı. Sona bu kadar yakınlaşmışken;  yüzyıllardır gelen planları alt üst edebilecek birinin varlığının düşünülmesi bile yeterince can sıkıcıydı. Son pürüzde  ortadan kalktığında  artık  büyük planın gerçekleşmesi için geri sayıma başlayabilirlerdi.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Tüm bunlardan ve dahası kendisinden habersiz , kim olduğunu anımsayamadan yatan çocuğun adı Kaan'dı. 20 yaşında durgun bir yüzü olan gözleri kahverengi ve derin bakan  çekik gözlü yörüklere benziyordu. Klasik Türk tipi bir yağızlığı ve yakışıklılığı vardı. Elleri  biçimli ve düzgün, dudakları  sözleri çok hatmeşmiş ve suskun bir ifadeden ibaretti. Bu yüzden de  bilgin bir görünüşü vardı.   3 yaşlarındayken  oynamak için çıktığı bahçesinden annesinin  yemek bakmak için kısa bir süreliğine mutfağa gitmesini fırsat bilen  siyah  çarşaflara bürülü bir kadın tarafından kucaklanıp kaçırılmış ve   tanımadığı bir çifte satılmıştı. Kendisini satın alan çift oldukça  zengin ve  çocukları olmayan  bir karı kocaydı. Kaan, hayatını bu çiftin yanında gerçek ailesinden bir şekilde koparılmış olarak yaşamak zorunda kalmıştı.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(Devam edecek)

B'ölüm -66-(65.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LXVI-๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
"...zunuz var mı?"  Duyduğu  sözü anlamlandıramadı Ervin. Dalıp gittiği anılarından bir anda sıyrılıp. 
"Başka bir arzunuz var mı" diye yineledi,  gözlerinde çalışmaktan iyice bunalmış bir delinin uysal bakışları okunan  garson.  Ervin kendine geldiğinde Ekrem Eva ile nasıl tanışıldığını analtmayı henüz bitirmişti, alal acele garsonu başlarından savdılar. Ervin saatine bakıp , "kalkmalıyız artık" dedi. Ekrem de başıyla onayladı Ervin'i. İkisi birden sanki sözleşmişcesine " derneğe.."dedi biri, "bizimle gelir misin diyecektik" .Gülümsediler. Birbirlerini tamamlayan böylesine sıcak bir dostluk görmek  Sercan'ın içini hem burktu hemde  hoşuna gitti.Kendi dünyasındayken yalnızlığını bile bilmiyor olması, yalnızlığı dayanılır kılmıştı. " Seve seve çok isterim.."  Birlikte  kalkıp hesabı ödediler.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Sercan kafeden Dr.Eko'nun ve Ervin'in davetlisi olarak derneğe doğru giderken yeni arkadaşlarıyla kurduğu iletişimden dolayı keyifliydi. İçinde coşkulu ılık bir duygu yeni yeni alışmaya çalıştığı  vücudunda bir yaz esintisi gibi dolanıyordu. Yolda yürürken Ervin cakalı bir  hareketle sigarasını yaktı. Ekrem’e; " hadi kestirmeden gidelim, kafede çok zaman kaybettik", dedi.  'Olur' anlamında başını salladı  Ekrem. Yüzünde keyifli bir gülümseme vardı. Sercan’a dönüp;" şu yoldan gideceğiz, gerçi bu akşam saatlerinde bu ara sokaklar biraz tehlikelidir , gaspçısı tinercisi..” sözünü tamamlayamadı. Yüz kasları korkuyla gerilmiş panik halde neredeyse yarı çıldırmış gibi gözlerinde korku ve şaşkınlık   koşan iki kişi, oldukları yerde kalakalmalarına neden oldu. Koşan tipler yanlarından hızla,  sanki onları görmeden geçip gitmişlerdi. Üçü de şaşkındı.  Neler olduğunu anlamak için koşarak uzaklaşan bu iki  ölesiye korkmuş kişinin  ardından dönüp baktılar bir süre. Gözden kısa zamanda kayboluveren bu iki kişinin ölesiye korkmalarının sebebi neydi acaba?

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

"Bu ikisi neden kaçıyorlar ki?” diye sordu Ervin Ekrem’e. Sercan ile Ervin’de şaşırmış anlamaz gözlerle birbirlerine baktılar, ardından da sapacakları ara sokağa çevirdiler yüzlerini. İri yapılı, çirkin suratlı 25 yaşlarındaki adamla , sıska yamuk burunlu, esmer, siyah gözleri yuvalarından fırlamış gibi görünen diğeri korkudan bembeyaz kesilmiş yüzleriyle hayalet görmüş gibiydiler. Ervin, gitmekte oldukları yolun ilerisinde kendilerini de bekleyen, kaçan adamların gördüğü hayaletin hala orada olup olmadığını anlamak için gözlerini kısıp daha dikkatli görmeye çalıştı. ”Ne dersiniz kaçtıkları yoldan gidecekmiyiz?” ,diye sordu diğer ikisine. Sesinde korku olmasa da tedirginlik mevcuttu. Ekrem durdukları yerde koşarak kaçan bu iki garip adamın peşinden gelecek o “şeyi” bekledi. 

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Korkunun  meraka yenik olduğu zamanlar vardır. Üç arkadaşta bu yenilginin üzerine basıp yollarına devam etmeye karar verdiler. Köşeyi döndüklerinde sokağın ortasında  baygın bir siluet gördüler. siluet 22 yaşlarında yakışıklı, esmerce bir gence aitti. İyi giyimli oluşu, yüzü onun iyi bir aileden geldiğini, en azından maddi durumunun  iyi olduğunu gösteriyordu. Bayılıp yattığı  yerde; vücudunun bir metrekarelik alanı dahilinde asfalta işlenmiş  çember  şekli vardı. Yattığı yerdeki bir metrekarelik çemberimsi iz sanki  bir metrelik  koca ve sıcak bir  kürenin asfaltı eriterek bıraktığı iz gibiydi.  Gördüğü izi tereyağının üzerine  haşlanmış yumurtayı bastırdığında çıkacak olan ize benzetti Ekrem. Sercan, Ervin ve Ekrem;  çemberin tam ortasında  yatan gence yaklaştıkların da Sercan; ” Bu O”, dedi.”O’nu tanıyorum” .

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Sercan’ın söylediği  cümleyle şaşkınlıkları biraz daha artan Ekrem ile Ervin dönüp Sercan'a baktılar.  Sercan'ın bu garip yabancıyı tanıması onları daha da şaşırtmış ve biraz da tedirgin etmişti sanki. Ervin,” nasıl tanıyorsun? Arkadaşın mı yani?” diye sordu. " Hayır", dedi Sercan pek sayılmaz.  "Bu dünyaya düştüğümde..", duraladı, "yani kütüphanede sandalyeden düştüğümde bana yardımcı olmuştu. Su uzatmıştı. Oradan tanıyorum”

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(devam edecek)

NOT:çok uzun zaman olduğunu biliyorum  maceraya başlayalı. Ancak işlerim dolayısıyla  biraz da uzak kalmak için dışardan bakabilmem adına, mesafeyi çoğalttım. Bu kısma kadar okuyan birileri olduysa ve sevdiyse en azından yorum yazar ummuştum ama sanırım  pek sevilmiş olmamalı. yine de neredeyse yüzde 80'nini bitirdiğim Azraile Şaka Kabilesi'nin geri kalan bölümlerini  istek olursa yayınlamaya devam edeceğim. 

saygılarımla. Güneş Ener

B'ölüm -65-(64.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LXV-๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Masanın üzerinde duran heykelciği eline aldı Ali Bey. Evirip çevirdi, normalde olması gerekenden daha yoğun ve ağırdı heykelcik. Gümüşten yapılmışa benzese de dokunduğunda uyandırdığı his gümüşün uyandırdığı his değildi. Araştırma yapmak için tanıdıklarına başvurması gerekecekti. Heykeli kitabın yanına dikkatlice bıraktı. Ardından kitabı eline aldı. Kitabın kapağını açtığında yüz üstü uyuyan bir kızın profilini gördü o da tıpkı Ervin'in gibi. Kitapta kızın olduğu resmin harf gibi bir takım sembollerden oluştuğunu fark etti. Daha önce görmediği bilmediği bir dilde yazılmıştı kitap. Garip bir dokusu vardı. Mürekkebi, kağıdı-tabi kağıt denilebilirse -kokusu farklıydı. Oğluna dönüp telefonu getirmesini istedi. Bu alfabeyi ve dili dünyada bilen bir kaç kişi var ise mutlaka bunlardan biri "O" idi. Eva De Vitray Meyerovitch.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Dünyanın en önemli kadın bilimadamlarından biri olarak kabul edilen bu kadın pek çok dili bilmesinin yanı sıra; 1-tasavvuf antolojisi 2-mevlâna ve tasavvuf 3-konya ve kozmik raks (sema) 4-mekke 5-evliya menkıbeleri 6-islâm’da ibadet 7-islâm’ın güler yüzü 8-mesnevî – mevlâna celâleddin rumî (farsça’dan tercüme) 9-fîhi mâfih – mevlâna celâleddin rumî (farsça’dan tercüme) 10-rubailer – mevlâna celâleddin rumî (farsça’dan tercüme) 11-dîvan – mevlâna celâleddin rumî (farsça’dan tercüme) 12-câvidnâme – muhammed ikbal (farsça’dan tercüme) 13-gülşen-i raz – şebüsteri (farsça’dan tercüme) gibi pek çok eseri mevcuttur.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Peki,Prof. Dr. Eva de Vitray-Meyerovitch kimdir? Fransız aristokrasisi içinde doğmuş, Anglikan bir büyük anne tarafından Katolik mezhebinde yetiştirilmiş ve bir Yahudi'ye eş olan bu hanımefendi, seçkin tabakaya mensup çocukların okuduğu okullarda eğitim görmüş. O bir profesör; bir çok ülkenin pek çok üniversitelerinde dersler, konferanslar vermiş. Fransa'nın dünya çapında en saygın bilim ve araştırma kurumu olan İlmî Araştırmalar Millî Merkezi'nde yönetici ve uzman olarak çalışmış. Yüzyılımız'ın en ünlü bilim ve fikir adamlarını yakından tanımış, kendileriyle ortak çalışmalar yapmış. İkbal'i, islâm'da Dinî Düşüncenin Yeniden İnşası'ndan okumuş. Bu kitabı okurken, İkbalin Üstad'ım dediği Mevlâna Celaleddin Rûmî'yi keşfetmiş. Mevlâna'yı keşfettikten sonra müslüman olmuş. İkbal'i, Mevlâna'yı, İslâm'ın güleryüzünü Batı'ya tanıtabilmek için klâsik Farsça'yı, Arapça'yı öğrenmiş; bundan sonraki hayatını buna adamış.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

İşte kendi ifadeleriyle Prof Eva de Vitray-Meye-rovitch: 'Çevremi kuşatan gelenekçilikten ıstırap duyuyordum ve sıkıntılarımı rahiplerime anlatacak olsam, bana hepsi de aynı şekilde şüphelerden uzak durmamı öğütlüyor ve bu şüpheleri benden gidermesi için Rabbime dua etmem gerektiğini söylüyorlardı. 18 yaşıma gelip de felsefe okumaya başlayınca, duyduğum bu huzursuzluk dayanılmaz bir hal aldı. Bu şartlarda gidip kudas âyini yapmak bana nâhoş görünürdü. Onun için hepsinden vazgeçmeyi tercih ettim. İlişkimi kökünden kestim.' Mistikleri okuyarak ve Hind felsefesini öğrenerek inanç boşluğunu doldurmaya çalışır ancak başarılı olamaz.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

'Mutlak'ın susuzluğunu çekiyordum ve hayli huzursuzdum. Benim hâlim, daha ziyade, geceleyin kendisini duyacak birini arayan bir geminin attığı imdat işaretini andırıyordu.' İmdat işaretinin cevabı, Bilimsel Araştırmalar Millî Merkezi'ndeyken gelir. Esaslı dostlarından biri olan İslamabad Üniversitesi rektörünün yıllar sonraki ziyaretiyle kendisi için yeni bir dönem başlar: Uzun zaman konuştuk. Yanımdan ayrılırken, bana küçük bir kitap uzattı ve şöyle dedi: Sizin dinî meselelere her zaman ilgi duyduğunuzu biliyorum. Şu kitabı bir okuyun; bu, bizim büyük üstâdımız İkbal'in önemli bir eseridir.' Bir süre sonra sadece göz atmak niyetiyle okumaya başladığı bu kitabı çok sever, sorularının cevap bulduğunu görür. Bu kitabı o kadar sever ki hemen tercümesine girişir: 'Müslüman olmuştum, hem de hiçbir şeyi inkâr etmeden. Ne Tevrat'ı inkâr ediyordum, ne de İncil'i. Sadece beni her zaman rahatsız etmiş olan hususları, konsillerin kararlarını, Allah'ın şu gibi veya bu gibi olduğuna karar vermek için Roma 'da toplanmış o beylerin dogmalarını bir tarafa bırakıyordum.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

'Müslüman olduktan sonra İkbalin, Mevlâna'ntn arkasına düşer, izlerini takip eder; bu iki önemli insanın yaşadığı coğrafyaları tanır: 'Benim için İslam'ı keşfetmek, kaybedilenleri yeniden bulmak, ayrı düştüklerime tekrar kavuşmak gibi bir şey oldu. Benim kendimi evimde hissettiğim yegâne ülke, meselâ Paris değildir; ben Paris'te hayran hayran dolaşan bir turist gibiyim. Kendimi gerçekten evimde hissettiğim tek ülke. Türkiye'dir; Türkiye'ye ayak basınca, evine tekrar kavuşan bir kedi gibiyimdir.'

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

'Mevlâna'nın mesajının oldukça âcil ve oldukça evrensel olduğunu düşündüğüm için hayatımı ona vakfettim' diyen Prof Eva de Vitray-Meyerovitch'le yapılan uzun bir röportaj olan İslâm'ın Güleryüzü kitabı bazı sorular geliştirmiyor değil. Son zamanlarda hoşgörü ve diyaloga çokça vurgunun yapıldığı, Ortadoğu merkezli İslâmî görüntülere alternatif olarak 'Türk veya Anadolu Müslümanlığı' gibi kavramların tartışıldığı ülkemizde, İslâm'ın Güleryüzü ismi, yabancı gelmiyor. Kitap, bu tezlere destek bir çalışmadır demiyoruz, ancak zihinlerde bazı sorular geliştiriyor: Meselâ İslâm'ın bir başka yüzü de mi var; varsa diğer yüzü nedir? Yazarların kitabın giriş kısmında söylediklerinden alıntıladığımız cümlelerinden, İslâm'ın güleryüzünün dışındaki diğer yüzünün, İran ve Ortadoğu merkezli İslâmî yorumların olduğunu anlıyoruz. Şu cümlelerde bu çok daha belirgin: 'Müslümanlar ile ilk karşılaştığımızda son derece kaygılıydık. İmam Humeyni'nin akıl almaz sözleri henüz kulaklarımızda çınlıyordu. Derken şimdi karşımızda Müslüman olmuş siz (Prof. Eva de Vitray-Meyerovitch) varsınız ve siz bize yalnızca evrensellikten ve sevgiden söz ediyorsunuz.'

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Kitapta, Mevlâna ve İkbalin anladığı ve yaşadığı İslâm (sûfilerin İslâm'ı-İslâm'ın güleryüzü) ideal İslâm olarak kabul edilirken; hoşgörüsüz, şiddet yanlısı, zorla ihtida ettiren, aşırı derecede katı ilkeci ve kadınları köle mesabesine indiren dinî (!) yorumlar ise İslâm olarak kabul edilmiyor (veya İslâm'ın güleryüzü dışındaki yüzü olarak tanımlanıyor.) Şöyle deniliyor: 'Kemikleşmiş veya gerici olan İslâm'ın kendisi değildir. Kemikleşen veya gerici olan, İslâm'ın izinde gitmeyen sosyolojilerdir.' Prof Eva de Vitray-Meyerovitch burada sosyolojiye; coğrafyanın reel gerçekliğini, hayatın içinde edinilen duruş biçimini, bakış açısını yüklüyor. İslâm'ın güleryüzü dışında bir başka yüzü yoktur demeye getirerek, eğer varsa diyor, bunu o coğrafyanın İslâm'a getirdiği bir yorum olarak değerlendirmek gerekiyor. İslâm'ı yeşil düşman kategorisine sokan ve bunu milletlerarası haber ajanslarının geçtikleri görüntülerle besleyen Batı'nın, sanal bir gerçekliği inşa ettiğinden bahsetmek mümkün. Ancak İslâm'ın maruz kaldığı bir tehlikeyi; kuralcı, şekilci, donmuş hâle gelmiş bir durumunu da görmezlikten gelemeyiz.

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Burada Halûk Güngör'ün, Burhan Bozgeyikin Meşhur Zalimler kitabından hareketle yazdığı bir yazıya (Çatışmacı Dilin Zihniyeti/Matbuat-Mayıs '98) dikkat çekmek gerekir. Sayın Güngör sözko-nusu yazısında, inançlarımızın özüne ilişkin ciddi bir sapmadan bahsederken şu tespiti yapıyor: İlâhî kaynaklı dinlerin ahlâk, adalet, hak, barış, suhûlet, sükûnet, huzur. vecd, coşku.. gibi 'İyiliğe dair güçlü bir manevi kasırga estirmesi beklenirken, karşımızda bir dolu husûmet, düşmanlık, kin, garaz, öfke, vahşet, yıkım.. gibi 'kötülüğe ait bir hayalet buluyoruz. Basit bir ifadeyle 'Hayy' tecellisi ve hayata ait olma (biyofiliya-hayatseverlik) yerine; hayatı söndürme ve yoketmeye (nekrofiliya-ölüsevici) endekslenmiş bir hastalık bu.'

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Modemizme sathî cephe alış, müslümanların zihinlerini modernizmin yöntemlerine bulaştırıyor. Sürekli düşmanlık duygusunu canlı tutmaya çalışan ve sürekli 'kötü ötekiler üreten bir zihni durumdan, İslâm'ın bir din olarak ferdin içinde inşa ettiği 'olumlu'bir 'iyilik, hayr, doğruluk timsali' olduğunu ortaya koyma hâline sıçramak durumundayız. İslâm'ın Güleryüzü kitabı bu anlamda önemli bir çalışma; Allah'ın hayat veren 'Hayy' sıfatının tecellisi İslâm'ın altını bir kere daha çizdiği için..

๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑๑۩۞۩ (devam edecek)

Bölüm -64-(63.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑ B'ölüm -LXIV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(63.Bölümden devam)
"Uyan Ervin , Uyan" dedi babası. Sıçrayarak irkildi Ervin. Bağırarak çığlık çığlığa. Babası oğlunun sesinden neredeyse araba hakimiyetini yitirecek ve kaza yapacaktı. Direksiyonu sola kırıp durdu acı bir frenle. "Ervin, neyin var?, iyi misin?" Gözlerinden akan yaşı elinin tersiyle sildi. "Baba!". Ervin hala kendisini arabada evlerine giden yolun başında birden bire uyanıverişini anlamaya çalışıyordu." Kötü bir rüya mı gördün Ervin , Sakin ol. Artık kocaman bir adam oldun. Bir erkek korkusuyla baş etmeyi öğrenendir. Sen de öğrenmelisin. Hem korkma yanındayım", diye sakinleştirmeye çalıştı oğlunu Ali Bey. Oysa kendisi de nedenini bilmediği bir şekilde ürkü taşıyordu içinde. "Sehrengiz Mağarası", Hazine ya o ..o vikingler? " , dedi kekeleyerek Ervin. Alt üst dudağında küçük bir uçuk filizlenmeye başlamıştı bile.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Babası, gördüğü kabusun şokunda olduğunu düşünerek saçlarını karıştırdı eliyle." Mağaraya giremedik. Geçen haftaki depremde girişi kayalar tarafından iyice kapatılmış. Üzgünüm oğlum."
"Ama ben.." Ervin devam edemedi.Aklı o kadar çok karışmıştı ki.
"Sen öyle yorgundun ki, seni uyandırmadım. Sadece başka giriş olup olmadığına bakmak için çevreyi kolaçan ettik ve işte geri dönüyoruz. Bir dahaki geziye kadar şevkini saklamalısın oğlum" dedi Ali Bey.

Ervin, derin bir nefes aldı ve aldığı derin nefesle polarının altında sakladığı kitabın nefesini de hissetti. Gözlerini iri iri açarak elini hemen karnına götürdü. Elini götürdüğünde kitabın eski deri cildini duyumsayarak babasına döndü. "Baba ..beni dinlemelisin"

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Babası garip bir önseziyle oğlunun yüzüne baktı. Gördüğü ifadeden yüzüne ciddi bir ifade ve hüzün gelip yerleşti. Oğlunu mutlaka dinlemesi gerektiğini biliyordu. "Peki, ama önce eve gidelim, annen merak etmesin ",dedi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Sayın Oku'yucu, genelde anne ve babalar kendileriyle ve kendi hayatlarıyla o kadar ilgilidirler ki yanıbaşlarında uğurlarına hayatlarından vazgeçebilecekleri evlatlarını dinlemezler hatta bazen görmezler bile. Ancak bu gözden kaçırdıkları hata oldukça kötü sonuçlar doğurabilecek pek çok yanlışında ilk adımı olabilir. "Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir", diyordu bir yazar. Hakikatende her ne kadar niyetimiz iyi olsa da bazen iyi olmaya yetmeyebiliyor. Çağın en büyük eksiklikleirnden birini bir kez daha vurgulamak gerekirse iletişimsizlik anne babaların çocuklarını, çocuklarında anne ve babalarını "anlamalarına", anlaşmalarına engel olabiliyor. Bu da gittikçe sadece sorunlarla karşılaştıkça iletişim kurmalarını- ki genelde bu kavga, öfke patlamaları negatif değerler dahilinde bir iletişim oluyor- sağlıyor. Ardından iyice gerilen ve gerildikçe de incelen bağ birden bire kopabiliyor. Evrende hiç boşluk yoktur aslında. Herşey ama herşey bir yer kaplar, öyle yada böyle. Kaplanılan yer terk edilmeye doğrulandığında oluşan boşluğpa hemen başka bir şey yerleşiverir. Ozmoz ve difüzyon gibi kimya da ki. Bu nedenle Ali Bey'in oğlu her ne kadar kendi mantığına uygun olmayacak şeyler söylecekse de onu ciddiye alıp birey olarak değer verip dinlemek için zaman ayırması oldukça önemli bir davranıştı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Eve vardıklarında sessiz ce yemeklerini yediler. Hatta annesinin hep birlikte seyretmekten keyif aldığı diziyi bile birlikte seyretmeyip babasının çalışma odasına geçtiler. Ali Bey, karısına işi olduğunu Ervin'e de dersiyle ilgili yardım edeceğini belirtti. Odaya geçtikleirnde Ervin , başından sonuna kanat'ta, çadıırında gördüğü rüyadan Şehrengiz Mağarasına değin ne görüp yaşadıysa hepsini tek tek anlattı. Babası Ervin'i dinlerken yüzü garip bir hal almıştı. Bazen şaşkın bazen meraklı ve ilgili bazen de ürkmüş gibi bakıyordu oğluna. Ervin gördüklerini anlattıktan sonra ," baba bir an için deliriyorum sandım ama..." dedi ve sonra polarından cebindeki küçük heykelciği çıkarttı ve yanında getirdiği kitabı da babasının masasının üstüne koydu. Ali Bey, gördükleri karşısında şaşkın bir vaziyette kalakalmıştı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (Devam edecek)

B'ölüm -63-(62. bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑ B'ölüm -LXIII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑( 62.den devam)


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Sayın okuyucu bu kadar mitolojik bilgi yeterli. Aslında insanların unuttukları hafızalarında yer alan "duygu"ların kendilerini insanların anlayabileceği şekillere somutlamalarından oluşmuş mitlere baktığınızda işaret ettikleri bir yan görürsünüz. Belli mesajları ustaca gizleyip bilinçaltına ileten bu mitlerin doğru çözümlemeler yapılarak doğru şekilde anlaşılması oldukça önemlidir.


Ervin'i en son nerede bırakmıştık? Ah evet, Sellsozo'nun kapısı açılmış ve babası ile birlikte Şehrengiz Mağarasındaki hazineyi bulmuşlardı. Devam edelim o halde. Zira size Ervin'in Hukato harfiyle başlayan tableti nasıl bulduğunu anlatmak için Sercan'ı ve Dr. Eko'yu yeterince beklettim kafede. Ervin'in beyninde bütün bu olup biten hızla geçse de -en fazla bir kaç saniye-anımsadıkları ve yaşadıklarını anlatmak tüm ayrıntılarıyla oldukça zaman aldı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑


Ervin'de ortadan ikiye ayrılmış iki kanatlı kapının ortasındaki yarım yüzdeki gözün oynadığını görüp şaşkınlıkla babasına söyleyecekken cümlesini tamamlayamadı. Kafasını babasından, babasının baktığı yere çevirdiğinde mağaranın en geniş odasının sarkıtlarla dolu, sütunlarla dolu bu bölümünde birbirinden güzel, görkemli ve ışıl ışıl parlayan hazinenin büyülü manzarasına kendisini kaptırmaktan alıkoyamadı. Ali Bey, diğerleriyle birlikte şaşkınlığını üzerinden attıktan sonra "İşte..Son yüzyılın arkeolojik buluşu!" dedi.

Herkes çok mutluydu, gülenler, heyecandan titreyenler, gözlerinin gördüğünün gerçek olduğunu anlamak için hazinelerin içinde yer alan kolyelere, bileziklere, takılara, taçlara; altından gümüşten, zümrütten, elmastan ve daha pek çok değerli taştan yapılma eşyalara dokunup ellerinde hissedenler, neredeyse tam bir hayranlık çılgınlığı yaşayanlar..Babası Ervin'e döndü;"Bunu asla unutma. Hayatının en önemli günü bugün"

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑


Ervin ise bütün o hazinenin görkemi içinde odanın köşesinde tahtadan mütevazi bir sandığa gözü ilişmişti ve o sandıkla ilgiliydi... Babası elemanlarına ne yapmaları gerektiğini söyleyip komutlar verirken Ervin sandığa doğru yürüdü. Sandığa dokunmak için elini uzattı. Sandığın kapağı otomatik sensörlü kapılar gibi daha kendisine dokunmadan açıldı. Derisi simsiyah bir kitap vardı sandığın içinde. Üzerinde ise garip harflerle kaplı bir yazı vardı. Kitabı eline aldı ve açtı Ervin. Kitabın içini açtığında yazıların bir an görünüp kaybolarak uyumakta olan bir kız çocuğunun suretini gösterdiğini gördü şaşkınlıkla. Hemen kitabı kapadı. Kitabın kendisine dair siyah bir ışınımı olduğunu gördü ardından Ervin. Sanki Kitap canlıydı, nefes alıp veriyor gibi derisi inip kalkıyordu. Çok yavaştı ve sadece çok dikkatli baktığınızda ancak bu nefes alıp verişe benzettiği hareketi fark edebilirdiniz. Aklından büyücü merlin'in kayıp kitabına benzediğini düşündü. Çocukken seyrettiği bir çizgi filmden yola çıkarak. Oysa bunun da yunan mitolojisindeki pek çok öykü gibi gerçekdışı uydurma bir efsane olduğunu biliyordu. Kitabın hemen altında garip bir de gümüş biblo vardı. Aslında sekize benzeyen bir kaide üzerinde birbirine zıt pozisyonda dirseğe yakın bir yerden kesilmiş ve yontulmuş iki kolun heykeliydi bu. Kolların birbirine zır duruşu ve ellerin avuçlarının gökyüzüne doğru çevrili oluşu Ervin'de dua ediliyor yada dileniliyor gibi bir izlenim bıraktı.



Kitapla birlikte bu küçük heykelciği aldı Ervin. kitabı göğsünün olduğu yere; kapşonlu en sevdiği ve sırtından çıkartmadığı polarının fermuarını açıp, beline pantolununa sıkıştırarak kitabı iyice yerleştirdi. Kitap vücuduna değdiğinde sanki kendisiyle birlikte daha rahat ve uyumlu nefes alıp veriyormuş gibi hissetti. İkisi birden aynı ritimde nefes alıyor ve veriyorlardı. Babası hala ekipteki arkadaşlarına direktifler veriyordu. Hazinenin zarar görmeden ve tarihi özelliğini yitirecek yanlış bir hareket yapmadan nasıl taşınabileceği, sıralamaları, kateogorilendirmeleri ve görevlendirme üzerine konuşuyorlardı. Hazineyle o kadar meşgüldüler ki içeri tuhaf görünümlü bir kadın bir de erkek iki kişinin - yada iki şeyin mi demeli çünkü pek insana benzemiyorlardı- girdiğini gördü Ervin. Herkes yaptığı işi bırakmış, donakalmış gibi içeri giren iki kişiye bakıyorlardı. Birbirlerine çok benziyorlardı, sanki vikingleri- eski bir filmde gördüğünü anımsıyordu Ervin Vikingleri- andıran sarışınlıkları ve giyim tarzlarıyla ürkütücü görünüyorlardı. Dişi olan elinde tuttuğu kafatasıının üzerinde yanan meşaleye benzeyen uzun asasını kendi çevresinde garip heraketlerle çevirdi. Eğer sıradan biri olsaydı başarılı bir bando takımı marşandizi olabilirdi. Meşaleden yayılan yeşilimsi duman birden bire her tarafı kaplamaya başladı. Yine kimse kımıldayamıyordu. Ervin'in başı dönmeye başlamıştı gözleri kararıyordu yavaş yavaş..İnatla gözlerini açık tutup bilincini kaybetmemeye çalıştı ama başaracağa benzemiyordu. Gözlerini kapatmadan ruhunun katılaşmış ve sanki bir taşa dönüşmüş olan vücudundan ayrılıp bir sürü farklı boyutun arasında kalmıştı. Birbirinin içine geçen, dolanan garip hayaller gördü. Örneğin kocaman bir yüz gördü. Yüz neredeyse koca bir bina girişi büyüklüğündeydi ve yüzün hemen her tarafından kancalarla tutturulan zincirlerle gerilmiş, işkence ediliyordu.

Ağzını acıyla açmış yüzün boğazında bir kapı ve kapıda bir çocuk silueti vardı, çocuğu görmeye çalıştıysa da başaramadı, bağırmaya uğraştı sesi çıkmadı. Sesi sanki hiç olmamış gibi "yoktu". Hayal yavaşça eriyip başka bir hayale dönüştü. Bu kez bir yığın çiçekten ve daldan yapraktan oluşan çok güzel bir kadının havada uçarken ona dönüp baktığını ve hınzırca gülümsediğini gördü. Kadın sanki kendisini oyuna davet eder gibi ellerini arkadan birleştirmişti. Yerinde Sercan olsaydı bu aslında yaşlı ve çirkin ağaç cadısının angelina'nın bir farklı görüntüsü zannederek yanılırdı. Ervin'e elini uzatan kadın O'nu oyuna çağırıyorken birden kadının arkasında bir manzara gördü. Ağaç kadını hayali eriyip yerini başka bir hayale bırakmıştı. Ama bu defa dieğr hayalelrden daha gerçekti bu gördüğü. Başka bir boyut açılmıştı gözlerinin önünde sanki. Şeytanları gördü. Bir sürü şeytan; küçüklü büyüklü.Cehennemin olduğu bir yerdi sanki gördüğü. O kadar korkmuştu ki kendisini bırakırsa şeytanlar tarafından esir alınacağını düşündü korkuyla. Bir süre daha manzaranın korkkunçluğuna aldırmadan dirençle gözlerini açık tutmaya gayret etti. Kalbinin atıp atmadığını bile hissedemiyordu artık. Direnişine rağmen o kadar güçsüz ve yorgun düşmüştü ki gözleri iyice karardı ve kendisini bıraktı bilinmez bir baygınlığa...


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩ ( Devam edecek)