B'ölüm 62 (61.den devam ile)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑ B'ölüm LXII ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(61.bölümden devam)

afrodit
Homeros'a göre Zeus ile Dione'nin kızıdır.Adı "köpükten çıkan" anlamına gelir.Hesiodos'un Theogonia'sında ise sulardan çıkar (Uranos ile Köpüklerin birleşmesinden doğar).Aphrodite sevgi,aşk ( cinsel aşk ) ve yasak ilişkilerin tanrıçasıdır.Üremek için birleşmeyi de simgeler.En fazla cinsel ilişkiye giren fahişeler Aphrodite'e göre önemlidir,hiç ilişkiye girmemiş kadınlar ise kadından sayılmazlar. Praksiteles'in (Praxiteles) Knidos Aphrodite heykeli için Phyrne'den model olmasını istemiştir.Praksiteles'in en önemli özelliği Apollon'daki gibi vücuda "S" formu vermesidir.Milo Aphrodite'yi en beğenilen tasviridir.Ozanlar Altın Aphrodite olarak sıfatlandırırlar.Bu güzeller güzeli tanrıça hep gülümser,işveli ve gönül alıcıdır.Aphrodite tasviri günümüzde en çok ayna saplarında görülür.Ayağının altında istiridye,yunus,kaplumbağa gibi hayvanlar olabilir.Saçlarını kurutmaya çalışan (denizden çıktığı için ) Aphrodite heykeli sıkça görülür.Sulardan doğduğu için suyla ilgili binalarda süsleme olarak ortaya çıkar. 2. Göz kamaştıran bir güzellliğe sahip olan Aphrodite güzellik tanrıçasıdır. Efsaneye göre dalgaların köpüğünden doğmuştur. Bir ilk bahar sabahı, Kıbrıs adası kıyılarında kıpırtısız olan deniz birden bire köpüklü beyaz bir dalga ile hareketlendi. Bu dalga ile birlikte bir sedef kabuğu kıyıya vurdu. Sedefin kapağı açıldığında içinden güzeller güzeli Aphrodite çıkmıştı. Beraberinde aşk tanrısı olan oğlu Eros da vardı. Kumsalda yürüdükçe bastığı yerlerde renk renk güzel kokulu çiçekler açıyordu.Zaman tanrıçaları olan Horalar onları karşıladılar ve önce Aphrodite'i güzelce yıkayıp vücudundaki tuzlu deniz suyunu temizlediler. Uzun kızıl saçlarını örüp başını altın bir taçla süslediler, üzerine tülden süslü elbiseler giydirip, boynuna kıvılcımlar saçan kolyeler taktılar. Daha sonra onu ve oğlunu alıp Olympos'a çıkardılar. Olympostaki tanrılar bu güzeli görünce hayranlıklarını gizleyemediler. O günden sonra Aphrodite güzellik ve aşk tanrıçası olarak Olymposta diğer tanrı ve tanrıçalarla birlite yaşamaya başladı.Aprodite güzelliği ile sadece tanrıların değil insanlarında gönlünü fethetmişti. İnsanların kalplerine sevgi ve aşk tohumları serpiyor onlara neşe ve sevinç veriyordu. Diğer yandan kimi zaman bu neşe ve sevinç aşk acısına da dönüşebiliyordu. Güzel tanrıçagücünü sadece insanlar ve tanrılar üzerinde göstermezdi. O tümtabiata söz geçirebilirdi. Tek bir tatlı bakışıyla kudurmuş dalgaları sakinleştirir, nefesi ile deli gibi esen rüzgarları dindirirdi. Yeryüzünde her şeyi o diriltir, o canlandırırdı.Kurumuş çiçekleri tekrar canlandırır, dünyayı süsler, güzelleştirirdi.3. Aphrodite, aşkın, cinsel isteklerin ve güzelliğin tanrıçasıdır. Doğal yeteneklerinin yanında, herkesin kendini arzulamasını sağlayan büyülü bir kuşağı vardır. Doğumu hakkında iki söylenti vardır. İlki onun Zeus ve Dione'un kızı olduğunu anlatır. İkincisi, Cronos hadım edildiğinde denize atılmış olan organından damlayan kanlardan doğduğunu ve kocaman bir midye içinde Kıbrıs'ta karaya çıktığından bahseder. Hephaestus'un karısıdır. Ağacı mersin, hayvanları güvercin, kuğu ve serçedir.

B'ölüm -61-(60'dan devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑B'ölüm -LXI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(60.bölümden devam)


Zeus'un kızları arasında en çok Athena'yı sevdiği bu nedenle kalkanını ve öldürücü şimşeğini yalnız onun taşımasına izin verdiği söylenir.Ancak İlyada'da Athena'nın sakin ve kendinden emin gücü,savaş tanrısı Ares'in gücünden üstün tutulur.Athena doğru haklı savaşın tanrıçasıdır.Onun için Pallas ve Minerva sıfatları sıkça kullanılmıştır.Yunanca Pallo kargı sallamak,kökünden gelebileceği gibi bakire anlamına gelen bir kelimeyle de bağlantılı olabilir.Athena bilgelik tanrıçası olarak Pronoia (temkinli,ihtiyatlı) sıfatına sahipti.Bu sıfatla tasvir edildiğinde simgesi baykuştur. Athene tasvirlerinde genellikle baştan aşağı silahlıdır.Başında miğfer,sol elinde medusa başına sahip kalkan,göğsünde yine medusa başlı zırh bulunur.Klasik dönem sanatçılarının en fazla dikkatini çeken tanrıçalardan biridir.Özellikle Phidias'a atfedilen çok sayıda kabartma ve heykelinin olduğu bilinir.Athena heykellerinde ise sol elinde bir mızrak vardır.Ülkeyi saldırılardan koruyan bir tanrıçadır.Koruduğu kahramanlara savaşın hilelerini, siyasal beceriyi,doğru düşünüş ve görüşü öğretir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Güzel sanatları ve bilgeliği korur,kentlerin yaşamasını sağlar.Herşeyden önce de bir sanat kenti olan Atena'nın kurucusudur.Atina Akropolis'i onun tapımına ayrılmıştır.Başka kentlerde Athena'yı koruyucu tanrıça olarak benimsemişlerdir.Bunlar arasında Troya'da bulunur. Yunan Tanrıçaları arasında iyi vasıfları çoğunlukta olan bir tanrıçadır Athena.Onun Hera'ya benzer düzenbaz ve kindar bir yönü vardır.Kendisine rakip olarak gördüğü Aphrodite ve Ares'e karşı çok acımasızdır.İlyada'da Zeus'un oynadığı rolü Odyssea'da Athena oynar.Odyssseus'a acır,bu yiğit adamın çabalarının boşa gitmesini önler,ona yardım eder.Ölümlü bir kadın olan Medusa güzellikte Athena ile boy ölçüşmeye kalkışınca Athena Perseus'a emrederek kafasını kestirmiş.Kalkanın üzerine takmıştır.Diğer bir olayı ise dokumacılıkta kendisiyle boy ölçüşmeye kalkan Arakhne'yi örümceğe çevirerek sonsuza kadar lüzumsuz dokumalar ve örgüler yapmaya mahkum etmiştir.
2.Bir adıda Palas olan Athena, Baş Tanrı Zeus'un çok sevdiği bir kız idi. Zeka tanrıçası Athena'nın doğumu oldukça gariptir. Annesi akıllı Metis (Hİkmet) ti. Efsaneye göre Baş Tanrı Zeus Metis'I yutmuş, yani kendi içine atmış ve onu kendisinin bir parçası yapmıştı. Akıllı ve Zeki Zeus Metis'I uzun süre kafasının içinde taşıdı. Ondan kurtulma zamanı gelip çatınca Demir ve ateş tanrısı Hephaistos'u çağırdı"Hephaistos" dedi "Başım çatlayacakmış gibi ağrıyor, artık dayanamıyorum. Alnıma hızla keskin baltanı vur. Korkma sen emrimi yerine getir, ben başıma ne geleceğinin biliyorum.Hephaistos Baş Tanrıya karşı gelmeye cesaret edemedi ve baltasını Zeus'un alnına indirdi. O anda yarılan yerden zafer çığlıkları atan güzel bir kız çıktı ve dans etmeye başladı. Tepeden tırnağa kadar silahlı idi. Başında altın bir miğfer kıvılcımlar saçıyordu. Parlak bir zırh bütün vücudunu kaplamıştı. Elinde ise yepyeni bir mızrağı sallıyordu. Bu hali gören bütün ölmezler hayret ettiler, şaşırdılar. Güneş bile onu görüce ne yapacağını unuttu, atlarının dizginlerini çekti, arabasını göğün boşluğunda bekletti. Büyük Olympos dağı bu yeni Tanrıça'nın doğuşu ile sarsıldı. Toprak'tan müthiş bir gürültü çıktı. Denizler kabarmaya dalgalar coşmaya başladı.Zeka ve aydınlık tanrıçası olan Athena aynı zamanda savaş tanrıçasıda sayılırdı. Savaş gürültülerini ve silah seslerini uyandırmasını ve canlandırmasını da isterdi. O Yunanlılar için yenilmez bir kavgacıydı, cesareti başka hiç bir tanrı ile kıyaslanamazdı. Onun cesareti kurnazca, yiğitliği sessizce idi. O gösteriş ve yaygarayı sevmezdi.Athena kabalık ve her türlü zulümden iğrenirdi. Temiz kalpliydi. Adaletten hoşlanırdı. İyi ve akıllı insanların yardımına koşmak adetiydi. Bir gün çok beğendiği, sevdiği cesur Tydeus çok uzun süren bir savaşta ağır yaralanmış ve yere düşmüştü. Athena Babası Zeus'a ona yardımcı olması, acıması için yalvardı. Babasından bu cesur savaşçıya ilaç götürmek onu ölümsüzler arasına katmak için izin istedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Zeus bu istediğini kabul edince derhal yeryüzüne, savaş meydanına indi. Fakat Tydeus'in yakaladığı düşmanından korkunç bir biçimde intikam almakta olduğunu gördü. O, kendisine getirilen düşmanın kemiklerini kırıyor, kafasını eziyor, sonra bir barbar gibi kafatasının içinden çıkan beynini yiyordu. Athena bunu görünce ondan iğrendi. Yardımına koştuğu savaşçıya sırtını dönerek onu kendi kaderiyle baş başa bıraktı. Barbarca davranışıyla yardımı hak etmediğini göstermişti.Zeka tanrıçası Athena bazen yeryüzüne iner, savaşlara katılırdı. Yunanlılar Medya'lılara karşı savaştığında küçük ordularını Athena idare etmişti. Bu yüzden bir avuç insan, barnarların çok kalabalık ordusuna karşı büyük bir zafer kazanmıştı. Athena aynı zamanda şehirlerin bekçisi ve koruyucusuydu. Sevdiği şehirlerin kalelerinde, surlarında canla başla savaşırdı. Yalnız savaşları sevmezdi, barışlarıda severdi, barışın nimetlerini, medeni hayatın güzelliklerini, zafer kazanan kralların kalplerine sokardı. Bu yüzden medeniyetle ilgili herşeyin koruyucusu sayılırdı.3. Athena Zeus'un en sevgili kızıdır. Athena (Minerva) was the daughter of Zeus. Yetişkin, zırhlı ve silahlı bir şekilde, babasının kafasından fırlayarak doğmuştur. Savaşta acımasız ve cesurdur ancak sadece şehri düşmanlardan korumak için savaştır. Şehrin, el sanatlarının, tarımın ve zekanın tanrıçasıdır. Yuları icat ettip, insanların atı evcilleştirmesini sağlamıştır. Trompet, flüt, çömlek, tırmık, saban, gemi ve savaşta kullanılan at arabası onun icatlarındandır. Bilgelik, akıl ve saflık tanrıçasıdır. Zeus'un en sevdiği çocuğu olduğu için, şimşekleri dahil, babasının tüm silahlarını kullanmaya izni vardır. Kutsal şehri Atena, ağacı zeytin ve hayvanı baykuştur.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩ (devamı gelecek)

B'ölüm-60-(59.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑B'ölüm -LX-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(59.blmdn dvm)

Bir başka efsaneye göre Thetis, Akhilleus bebekken onu kendisi gibi ölümsüz yapabilmek umuduyla Styx nehrine batırıp çıkardı. Bu işi yaparken bebeği topuğundan tuttuğu için Styx nehrinin suları oraya etki edememiş ve vücudunun heryeri yaralanmaz olan Akhilleus'un tek yaralanabilir yeri böylece topuğu kaldı. Yarı at yarı insan efsanevi Kheiron'un yanında yıllarca kalan Akhilleus'a Kheiron'un karısı da baktı. Kheiron Akhilleus'u, avladığı arslan, domuz ve kurt ilikleriyle besliyordu. Bu yüzden daha ufakken bile en ağır mızrakları, kılıçları bile kaldırabiliyordu. Akhilleus Kheiron'dan binicilik, at yetiştirme, araba sürme, saz çalıp söyleme, güzel konuşma, her türlü silahsız ve silahlı savaş tekniği, kargı atma ve koşma konusunda dersler aldı. Aldığı bu eğitimlerle Akhilleus, çağının tüm yiğitlerinden üstün bir konuma geldi. Kheiron ona ayrıca acıya dayanmayı, yalan söylememeyi, erdemli olmayı, hep kontrollü olmasını ve ayrıca hekimlik öğretti. Akhilleus Kheiron'dan öğrendiği hekimlik yeteneğini daha sonra Truva savaşı sırasında yaralılar üzerinde kullanacaktır. Akhilleus'un Kheiron'un yanında ne kadar kaldığı belli olmasa da Truva'ya onunla birlikte gelen lalası Phoiniks onu nasıl büyüttüğünü şöyle anlatır:
Tanrıya benzer Akhilleus, seni ben getirdim bu hale, canım gibi sevdim, yetiştirdim seni.Bensiz ne şölene gitmek isterdi canın, ne de evde yemek yemek isterdi,Oturturdum seni dizlerimin üstüne, etini keser, ağzına verir, dudaklarına uzatırdım şarabı.Göğsümde gömleğimi ıslatırdın boyuna, arsızlık eder şarabı püskürtürdün ağzından,Senin yüzünden neler çektim ben, neler. (İl. XI, 485 vd.)๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Anne Thetis birgün oğluna kaderini kendi seçebileceğini bildirir:İki ayrı kader götürecek beni ölüme;Burada kalır, savaşırsam Truva çevresinde,Tükenmez bir ün var, dönüş yok.Dönersem yurduma, sevgili baba toprağına,Ünüm olmasa da çok yaşayacağım,Ölüm öyle çabucak gelip çatmayacak. (İl. IX, 411 vd.) ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Akhilleus Myrmidon'lar ve efsanevi iki atı ile birlikte (Xanthos ve Balios) Truva'ya gelmiş ve savaşın sonlarına doğru Paris'in okuyla ölmüştür. Yunanlılar deniz kenarında Akhilleus için bir mezar yaptılar. İçinde Patroklos ve Akhilleus'un küllerinin bulunduğu kabı oraya gömdüler.Thetis'in Akhilleus'un cesedini alıp Tuna Nehri'nin karşısındaki Beyaz Ada'ya (Leuke, Bahtiyarlar Adası) götürdüğü ve Akhilleus'un orada esrarengiz bir hayat yaşamaya devam ettiği bazı mitologlarca yazılmaktadır. Denizciler, bu adanın yakınından geçerlerken gündüzleri sürekli silah şakırtıları, geceleri ise kadeh tokuşturma sesleri ve hiç bitmeyen bir şölenden yükselen şarkıları duyuyorlardı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
Bazı mitologlara göre Menelaos'un karısı, güzel Helena bu adada Poseidon ve diğer tanrıların huzurunda Akhilleus'la evlendi. Bütün ölümlüler için üzerine ayak basılması yasak olan bu adada bir oğulları oldu. Euphorion adındaki bu doğa üstü kanatlı varlığa daha sonra Zeus aşık oldu. Ama aşkı karşılık görmedi. Euphorion, Zeus'tan kaçtıysa da Zeus ona Melos adasında yetişti ve kendisinden kaçtığı için kızarak yıldırımlarla onu öldürdü. Adanın perileri ölüsünü alıp gömdüler. Ama öfkeli Zeus, perilere kızdı ve hepsini birden kurbağaya dönüştürdü. Herkeslerle yatmaya çalışan bu sapık zihniyetin tanrı ile bağdaştırılmasınında bir anlamı var muhakkak.Fakat bazı mitler o kadar akıldışı ve komik ki, o dönemin insanları buna nasıl inanmış şaşakalıyorsunuz. Tuhaf bir ipucu vereyim yine siz insanlarla ilgili olarak;Allah'ın tek ve bir olduğuna inanmak zor gelir de, tanrı yerine kendi yaptığınız putlara, doğaya, nesnelere, uıydurup ardından kendiniz de gerçeği bilsenizde bu tür şeylere inanmak daha işinize gelir nedense. Bir Allah'a inanmaz, yüzlerce tanrıya inanır insan; hakikaten tuhaf.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑

Neyse, Büyük İskender'in kendisine Akhilleus'u örnek olarak aldığını da eklemeliyim sözlerimin arasına. Napolyonun da Büyük İskenderi. İşte böyle sayın okuyucu, Eris'in ortaya attığı elma ile ilk güzellik yarışması başladı.Yarışanlar hakkında biraz bilgi verip bu mitoloji faslını kapatacağım şimdilik..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑
ATHENA
Zeus'un bilgelik ve akıl tanrıçası Metis'ten doğan kızıdır.Efsaneye göre Metis hamile kalınca,Gaia Zeus'u uyarmış ve Zeus'da Metis'i yutmuştur.Athena'da silahlarıyla birlikte Zeus'un başından çıkmıştır.Bu nedenle Zeus'un kişileşmiş aklı olarak da kabul edilir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(devam edecek)

B'ölüm -59-(58.Bölümden devam)


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ Bölüm -LIX- (58.bölümden devam ) ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑


Peki Aşil'e daha yakından bir göz atmakta yarar var mı?Bence evet sayın oku'yucu. Eskilerin yazdığı ve günümüze kadar gelen hiç birşey aslında akla ve mantığa aykırı değildir. Sadece bazen abartılmış bazen içi başka "şeyler"le doldurulmuş, bazen yanlış anlaşılmış ve o yanlış üzerine bir yığın saçmalaık inşaa edilmiş olabilir. Ama biliyoruz ki mutlaka doğru açıdan doğru gözle bakılır ve altmetinleri doğru okunabilirse; mutlaka, o saçmalık yığınların altında bile bize ışıyacak bir gerçek kandili görebiliriz. Asıl mevzuu, o gözle görmek için bakmayı becerebilmekte. Angelina'nın başta söylediği gibi, "görmek için bakmalısınız"..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑


AKHILLEUS (Achilles, Achilleus, Akhilles, Aşil)

Homeros'un İlyada destanı neredeyse Akhilleus destanı gibidir. Destan onunla başlar, onunla biter. Akhilleus, ölümlü Peleus ile Nereidlerden su perisi güzeller güzeli ölümsüz Thetis'in oğludur. Thetis bir deniz tanrıçası olup deniz ihtiyarı Nereus ile Doris'ten doğmuş 50 nereus kızlarının en ünlüsü ve en güzelidir. Thetis, Zeus'un eşi Hera tarafından büyütüldü. Thetis güzelliği ile hem Zeus'u hem de Poseidon'u etkiledi. Fakat Zeus, Thetis'in kendisinden doğuracağı çocuğun babasından daha güçlü olacağını öğrenir öğrenmez (Herakles'in Kafkaslarda zincirli Prometheus'u kurtarmasından sonra, Prometheus bunu Zeus'a söylemişti) Thetis ile ilgilenmekten vazgeçti. Böylece Olympos tanrıları hep birlikte Thetis'in en iyisi bir ölümlü ile evlenmesinin kendilerinin hayrına olacağına karar verdiler. Fakat Thetis, tanrıların kendisine koca olarak seçtikleri ölümlü Peleus ile evlenmek istemedi. Çünkü çocuklarının kendisi gibi ölümsüz olmalarını istiyor, o yüzden de kendisi gibi ölümsüz birisiyle evlenmek istiyordu. Bunun için çok dil döktü ve denizkızlarına özgü metamorfoz özelliğini kullanarak kılıktan kılığa girerek gizlenmeye çalıştı. Ama sonunda Peleus ile evlenmeye razı oldu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Peleus ise yunanlıların en dürüstü, en dindarı olarak bilinen Aiakos'un oğludur. Aiakos Zeus ile su perisi Aigina'nın oğluydu. Peleus ayrıca Telamon'un kardeşidir. Kalydon Avı sırasında istemeyerek kaynatası Eurytion'u öldürdü. Bu suçtan kendini arındırmak için İolkos'ta kral Akastos'un sarayına sığındı. Akastos'un karısı geldiğinde ise orada kralın karısıyla başı derde girdi ve karısı Peleus'a tutuldu, onu baştan çıkarmaya çalıştı. Başaramayınca da Peleus'u namusuna göz dikmekle suçladı. Akastos konuk yasalarını çiğnememek için Peleus'u kendisi öldürmek istemedi. Bir gece av yorgunluğuyla uykuya dalmış olan Peleus'u hayvanlara yem olsun diye silahlarını alarak yalnız bıraktı. Kheiron gelip Peleus'u kurtardı. Peleus öfkeyle gidip Akastos'la karısını öldürdü. Daha sonra birgün Peleus'un karısı ölünce tanrılar eş olarak ona Thetis'i seçtiler. Thetis kılıktan kılığa girerek kendisini sürekli Peleus'tan sakladı ve onunla evlenmek istemedi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Yarı at yarı insan bir yaratık olan Kheiron, Peleus'un yakın arkadaşıydı ve Kheiron'un yardımıyla Thetis'in hakkından geldi ve Thetis'i evlenmeye razı ettiler. Kheiron düğünde çok sevdiği ve hep kolladığı Peleus'a hedefini hiç şaşmaz, dişbudak ağacından özel yapım bir mızrak da hediye etti. Akhilleus Truva'ya savaşa gittiğinde Peleus, bu mızrağı, ölümsüz atlarını ve yanından hiç ayrılmayan Myrmidon'larını oğluna verip Phthia'daki sarayında onu sabırla yıllarca bekledi.
Akhilleus ölümsüz atlara nasıl sahip oldu?Harpy'ler (harpyalar) kuş vücutlu, pençeli çok çirkin yaratıklardı. Podarge, Aello, Celaeno ve Ocypete isimli harpya kızkardeşlerdi. İçlerinden Podarge, Zephyros'un dikkatini çekti ve Zephyros onunla çiftleşti. Podarge, Zephyros'a iki tane tay verdi ve isimleri Xanthos ve Balios oldu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Poseidon bu atları ilk önce Hera'ya verdi. Hera daha sonra atları efsanevi kahraman Kastor'a verdi. Daha sonra bu atlar Poseidon tarafından Akhilleus'un babası Peleus'a Thetis ile Pelion'da evlendiği düğün sırasında hediye olarak verildi. Böylece bu iki at sonradan Akhilleus'un müthiş atları oldu. Xanthos, kırmızımsı sarı renkli çok güçlü ve hızlıydı. Akhilleus kendisinden başka sadece Patroklos'un binmesine izin verirdi. Truva savaşı sırasında Akhilleus bu iki atı savaş arabasına bağlar ve savaşlara öyle katılırdı. Savaş sırasında Patroklos öldüğünde at kaçıp gitmişti. Aynı gün Akhilleus'a geri dönünce, Akhilleus tarafından azar işitmişti. Xanthos'a geçici olarak Hera tarafından konuşma yeteneği verildiğinden Patroklos'un ölümüne tanrıların sebep olduğunu, Akhilleus'un da yakında ölümüne tanrıların sebep olacağını söylemişti. Hektor'un ölümünden hemen sonra ölme sırası Akhilleus'a gelecekti. At böyle söyleyince Akhilleus yazgısını ve annesinin söylediklerini hatırladı.Peleus'un düğününe dönersek, düğün Tesalya'daki Pelion dağında yapıldı, tanrılar, yarı-tanrılar ve ölümlüler davet edilmişti ama bir tek kavga tanrıçası Eris çağrılmamıştı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Düğüne çağrılmadı diye davetlilerin ortasına altın bir elma atması sonucu bir güzellik yarışması tertiplendi. Uğursuz başlayan evlilik uğursuz devam etti. Peleus ile Thetis'in birçok çocukları oldu. Thetis bir ölümlü ile evlenmenin verdiği huzursuzlukla doğan her çocuğunu cinsiyet gözetmeksizin kendisi gibi ölümsüz yapabilmek için bir plan yaptı. Gece kocası uyurken çocuklarını tanrıların ölümsüzlük iksiri olan ambrosia nektarıyla (Kevser şarabıyla) yıkayıp, tılsımlı özel bir ateşe tutarak, etlerine işlemiş ölümlülük tohumlarını yoketmeye çalışıyordu. Bu şekilde çocuklarını ölümsüz yapacağım diye istemeyerek birer birer yakarak öldürüyordu. Gündüz de, gün boyu çocuklarını ambrosia ovuyordu. Bu şekilde Peleus, 6 çocuğunu kaybetti. Thetis, ölümlerin nedenini kocasından gizledi. Thetis, 7. çocuğu Akhilleus'a da aynı şeyleri yapıyordu. Kocası Peleus bu durumu önce anlayamadı. Bir gece Peleus uyanarak Thetis'in bebek Akhilleus'u bacağından tutarak aleve tuttuğunu dehşetle gördü. Çok kızarak çocuğu kurtardı ve Thetis'i evden kovdu. Bir ölümlü ile evli olmaktan zaten mutsuz olan Thetis ise denize kaçtı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Denizin derinliklerine dalarak bir daha geri dönmedi. Peleus, yaralı küçük Akhilleus'u alarak hekimlikte büyük üstad olan Pelion dağında bulunan Kheiron'un yanına gitti. Kheiron dudakları ve sağ ayağının aşık kemiği yanmış olan Akhilleus'un bakımının uzun süreceğini söyleyince Peleus çocuğunu büyütmesi için Kheiron'a bıraktı. Kheiron, çok hızlı koşmasıyla ünlü bir devin iskeletinden bir kemik alarak yanık kemiğiyle değiştirdi. Akhilleus'un çok hızlı koşmasının sebebinin bu olduğu söylenir.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)

Bölüm -58-( 57.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑B'ölüm-LVIII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 57den devam)

Troya Savaşı’nın ve görkemli kentin öyküsü şöyledir.Troya Savaşı’nın öyküsü Iolkos kralı Peleus ile Okyanus kızları diye bilinen Nereidlerden biri olan Thetis’in düğün töreninde başlar. Düğüne haset tanrıçası Eris çağrılmamıştır. Buna çok kızan Eris, bir oyun oynamaya karar verir. Hera,Athena ve Afrodit’in oturduğu masaya, kimseye görünmeden altından bir elma bırakır. Elmanın üzerinde ” en güzele” yazmaktadır. Elmanın kime verileceği konusunda anlaşmaya varılamaz. Zeus da karısı ve iki kız kardeşi arasında taraf olmak istemez. “Alın yanınıza Hermes’i, sizi ıda Dağına götürsün. Orada sürülerini otlatarak dolaşan Troya Prensi Paris’i bulun. Gönül işlerinde onun üzerine bir ölümlü daha yoktur. Aranızdaki en güzeli o da seçemezse kimse seçemez.”Hermes’in rehberliğinde tanrıçaları kulübesinde gören Paris, önceleri korkar. “Benim gibi bir koyun çobanı nasıl olur da böyle bir şeye cesaret eder.” Diye karşı çıkar. Sonra “En iyisi elmayı kesip üçü arasında paylaştırayım” diye düşünür. Ancak kararı Zeus vermiştir. Ona karşı kimse gelemez. Ayrıca tanrıçalar Paris içlerinden kimi seçerse seçsin kızmayacaklarını, ona zarar vermeyeceklerine söz verirler.Paris’le yalnız kalan Hera, ” dinle Paris, önce her yanımı dikkatle incele. Beni seçersen seni Asya kıtasının hakimi ve dünyanın en zengin erkeği yaparım” der. Paris “hayır tanrıçam rüşvet kabul edemem” der.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Athena içeri girince, ” seni dünyanın en yakışıklı erkeği,en akıllı insanı, en güçlü savaşçısı yapacağım”.
Ne var ki Paris bunu da kabul etmeyerek içeri Afrodit’ti alır. Afrodit ona dünyanın en güzel kadının aşkını önerir. “Burada oturmuş kendini sürülerin içinde harcıyorsun. Neden kente göçüp uygar bir hayat sürmüyorsun? Spartalı Helen gibi biriyle evlensen ne yitiririsin? Seni bir kere görse, evini,ailesini,varını yoğunu bırakıp peşine takılacağına eminim.” der.
Afrodit böylece Paris’i kandırmış, atlın elmayı almış. Bu kara gücenen Hera ve Athena o anda Troya’yı mahvetmeye karar vermişler. Tanrıça Afrodit’in aşk senaryosu bundan sonra hızla gerçekleşecek, Troya elçisi olarak Sparta’ya giden Paris, kendisine aşık olan Kral Menalaos’un eşi Helen’i Troya’ya kaçıracaktır. Bu olay Helen dünyasında bomba gibi patlar. Menalos hemen Girit’teki işlerini yarıda keserek ülkesine döner. ılk işi bir zamanlar Helen’le evlenmek için sıraya giren ve bir gün kocasının şerefini korumaya and içmiş kişileri toplamak olur.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Iolkos kralın Peleus’un oğlu olan Akhilleus (Aşil) Troya savaşına gönüllü olarak gitmese de Savaşta en büyük kahramanlardan biri olur. Söylenceye göre Akhilleus’un annesi Thetis, Okyanus Kızları diye bilinen Nereidlerden biridir. Doğa üstü gücünü oğlunu yenilmez bir savaşçı yapmak için kullanır. Onu suya batırıp kutsar. Böylece artık Akhilleus’a hiçbir silah işlemeyecektir. Ne var ki Thetis onu topuğundan tutup suya soktuğundan bir tek oraya su değmemiştir. Akhilleus’u öldürmenin tek yolu topuğundan vurmaktır. Nitekim, Akhilleus Troya’nın en sevilen kahramanlarından biri olan Hektor’u öldürdüğünde, kardeşi Paris yayını gerer ve Akhilleus’u topuğundan vurarak yere yıkar.
Gerçekteyse Akhaların Troya’ya saldırma sebepleri ekonomik nedenlere dayanıyordu. Ticaretin bilindiği çağlardan beri Ege dünyası, Akdeniz’i Karadeniz’e bağlayan ticaret yolları altın,gümüş,kumaş,kenevir,gemi kerestesi,kurutulmuş balık,tahıl,köle,amber,şarap,yeşim ve zeytinyağı gibi mallar la yüklü gemilerin boğazlardan geçişi, bugün Çanakkale Boğazı olan Hellaspontus’un ağzında kurulu olan Troya’nın denetimi altındaydı. Tunç çağının ortalarında ticaret yollarının çoğuna sahip olan Mikenler, yanlarına Peleponnes Yarımadası’nın öteki krallarını da alarak Troya’nın buradaki egemenliğine son vermek istemişlerdir. Bu savaşların asıl nedenleri zamanla unutulmuş, Homeros gibi ünlü ozanların dillerinde bir kahramanlık destanına dönüşmüştür.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Söylenceye göre Troya önündeki kuşatmanın uzayıp gittiğini gören Akhalar buna bir çözüm Evlerinden uzaktadırlar, savaşın bir an önce bitmesi gerektiğini düşünürler. Troya kentiyse aşılmaz surların gerisinde daha uzun süre dayanacak yapıdadır. Bunun üzerine Akhalar bir hileye başvurmaya karar verirler. Tahtadan bir at yapıp kentin surları önüne bırakacaklardır; içi boş olan at aslında bir tuzaktır. Akhalar gittikleri sanılsın diye gemilerine binerek uzaklaşırlar. Troyalılar sabah uyandıklarında geminin gitmiş olduğunu görüp şaşırırlar. Geride sadece dev bir tahta at kalmıştır.Ata önceleri şüpheyle bakan Troyalılar sonra bunun tanrıların bir hediyesi olduğa karar vererek surların içine taşımaya karar verirler. Gece kentte herkes büyük bir kutlama yapar. Geç vakitlerde herkes uyuduğunda tahta atın karnındaki kapak açılır ve atın içinde saklanan Akha askerleri sessizce dışarı çıkar. Karalıktan yararlanan ger dönen gemilerine işaret vererek kentin kapılarını kendi ordularına açarlar. Troya’yı yakıp yıkar, önüne geleni katlederler.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Troya kentinin söylence kılıfından çıkıp gerçekliğe bürünmesi, Schliemann adlı bir araştırmacının 1800′lü yıllarda yaptığı kazılar sayesinde olmuştur. Schliemann, Homeros’un anlattığı Troya’nın yeri (eğer öyle bir yer varsa) o zamanın bilim adamları tarafından Pınarbaşı köyü olarak gösteriliyordu. Homeros, ılyada’nın XXII. şarkısında ” iki güzel fışkıran pınara varırlar. Bunlardan iki dere,girdaplı Skamandros’a dökülüyordu. Birinden sıcak su akıyor ve duman tütüyordu. Ama öteki yazın da soğuk akıyordu. Dolu gibi, ya da kışın karı gibi ve donmuş buz parçaları gibi.” Schliemann rehberle beraber geldiği Pınarbaşı ilk araştırmasında buranın Troya olamayacağını anlar. İlyada’yı okumaya devam eder. Akhilleus’un Hektor’la olan korkunç çarpışmasını okur. Schliemann tarif edilen yollarda yürür, Pınarbaşı’n dan iki saat kuzeyde, deniz kıyısından yalnız bir saat uzaklıktaki şimdiki adı Hisarlık olan, Yeni ılion harabelerini şöyle üstünkörü inceler. Troya’yı bulduğunu düşünüyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Schliemann ve eşi 1871 yılında iki ay, sonraki yıllarda dörder ay kazdı. Emrinde yüz kişi bulunuyordu. Kentin en yukarısında Athena Tapınağı vardı. Homeros’a göre Poseidon’la Apollon, Pergamos’us surlarını yaptırmışlardı. O halde tepenin ortasında, tapınağın ve çevresinde toprağın üzerine kurulmuş olan tanrılar duvarının bulunması gerekiyordu. ışine engel olduğunu düşündüğü bu duvarları yıktı. Silahlar,mutfak ve ev eşyalar,süsler ve vazolar bulundu. Burada bir zamanlar zengin bir kent bulunduğu kesindi. Kazdığı yerde başka şeyler bulsa da ün kazanmasına yardım edecekti. Yeni ılion’un harabeleri altında başka harabeler vardı; onların altında başkalrı ve onların altında başkaları… Tepe kat kat soyulması gereken bir soğana benziyordu. Bu katların her birinde başka insanların yaşadıkları görülüyordu. Milletler yaşamışlar ve ölmüşlerdi,kentler kurulmuş ve yıkılmıştı. Bir yıl içinde yedi tane, sonra da iki tane kent bulunur. Peki, Homeros’un anlattığı Troya kenti hangi kattaki idi. Kesin olan, en alttaki katın tarih öncesinden kaldığıydı. En eski kattı bu; o kadar eskiydi ki Burada oturanlar henüz maden kullanmayı bilmiyorlardı. En üsteki katta, mutlaka Kserkes’le ıskender’in adına kurban sundukları Yeni ılion olmalıydı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Schliemann kazdı ve aradı. Alttan ikinci ve üçüncü tabakalarda yangın izleriyle muazzam toprak surlar ve dev gibi kapının yıkıntılarını buldu. Artık emindi. Bu surlar Priamos’un sarayını kuşatıyordu. Bilim bakımından hazineler boldu. Ülkesine gönderdiği ve uzmanların incelemesine sunduğu parçalar uzak bir devrin, bütün detaylarıyla tam bir tablosunu oluşturuyordu. Schliemann’ın zaferi aslında Homeros’un da zaferiydi. Masal ve mit sayılan, uydurduğu düşünülen bir tarih gün ışığına çıkıyordu. Çalışmasıyla 250000 metreküp toprağın hakkından gelen Schliemann 15 Haziran 1875′de giriştiği sonuncu kazıda, son kürek vuruşundan bir gün önce, bütün dünyayı hayran bırakacak buluntuları ortaya çıkardı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sıcak bir günün sabahın da, 28 mt. derinlikte, Primos’un sarayı olarak kabul edilen duvarların üzerinde iken aniden altını görür ve karısına işçileri eve göndermesini söyler. Karısından kırmızı şalını ister ve çukura atlayarak deli gibi kazar. büyük taş kitleleri arasındaki molozlar tehdit edici biçimde başının üzerinden sarkar. Kral Primaos’un paha biçilmez hazinesi gün yüzüne çıkıyordu. Karanlık eskiçağın en kudretli hükümdarlarından birinin altınları,gözyaşları kana bulanmış tanrısal insanların süsleri…. Schliemann hazineyi bulduğundan bir an bile kuşku duymadı. Ancak ölümünden kısa bir süre sonra heyecanın şarhoşluğu içinde yanıldığı, Homeros’un Troya’sının ikinci ve üçüncü tabakada bulunduğu, hazinenin de Priamos’tan bin yıl önce yaşamış, daha eski bir krala ait olduğu anlaşıldı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Troya hazineleri tarihin en gizemli ve en tartışmalı hazineleridir. Yaklaşık 130 yıllık süre içinde kaybolup iki kez bulunmuştur. 1873′ bulduğu hazineyi Schliemann, Atina’ya kaçırır. Osmanlı Hükümeti dava açar ama hazine bulunamaz. Daha sonra Schliemann, hazineyi Rus Çarına satmak ister. Çar çalıntı mal kabul etmediğini belirtir. British Museum, çalıntı olduğunu düşünerek hazineyi sergilemez. Ama 1882′de Berlin Müzesinde sergilenir ve hazineyi Almanya’ya bağışlar. 2. dünya savası sırasında hazine sığınakta saklanır ve sonrasında nerede bilinemez. 1945′de Sovyet Ordusuna Puşkin Müzesine teslim edildiği anlaşılır. 1993 yılında dönemin başbakanı hukuksal mücadeleye girse de hazine geri alınamaz.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

TROYA, bu isim başka hiçbir kentin sahip olamadığı bir unutulmazlığa sahip. Savaşın,aşkın,kahramanlığın,ihanetin,söylencelerin kentiydi Troya. Troya’dan önce de sonra da pekçok kent var oldu elbette, ama onları anlatacak bir ozanları,öykülerini ölümsüzleştirecek Homeros’ları yoktu. Önceleri Homeros’un aklının ürünü olduğu sanılan Troya’nın var olduğu anlaşılmasından sonra dünyanın ilgisi her geçen gün arttı. Bu ilgi günümüzde de sürdürüyor.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)

Bölüm -57-(56.Bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LVII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(56. Bölümden devam)
Şaşkın bir ifadeyle gözlerini sımsıkı kapamış olan Ervin, birden başının dönmeye başladığını hissetti. Sonra her şeyin dönmeye başladığını o kadar korkunç bir hızla dönüyordu ki her şey kendini yere bıraktı. Gözleri iyice kararmıştı kendisini hiç iyi hissetmiyordu. Derken, “Ervin , uyan, uyan..Uyuyakalmışsın” seslenişiyle gözlerini açtı. Ordaydı her şey işte, duvar kenarına çekilip babasını ve diğer ekip elemanların çalışmasını izlerken uyuyakalmış olduğunu anladı. Demek bu da bir Rüya . Neden iki gündür tuhaf rüyalar görüyorum. Üstelik Rüyadan çok gerçek gibi.Hatta gerçek olduğuna yemin edebilirim diye düşünüyordu. Sonunda kapıyı açmanın bir yolunu bulan babasıyla birlikte, kapıdan içeri girmeye hazırlandılar. Kapıdan geçerken sellsozo’nun yüzü ikiye ayrılmıştı. Ervin babasını takip ederek içeri girerken kapının sağ kanadında kalan yarı yüze baktı. Kapıdan içeri giriyordu ki, gözün oynadığını gördü. Baba, bak gözü…cümlesini tamamlayamadı. Çünkü içeride gördükleri gerçekten de Süleyman Şahın hazinesi gibiydi. Herkes, hepsi babası dahil ağızları bir karış açık, gördüklerine bakıyorlardı. Oysa Anadolu’da daha nice hazineler gizliydi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayın Oku’yucu hazinelerden bir kaçının öyküsünü olduğu gibi aldım sayfalarımın arasına. Seninde bakıp görüp inceleyip bulabilmen için kendi içindeki hazineleri. Üzerinde yaşadığın toprakların gerçekten de neden bu kadar önemli olduğunu anlayabilirsin birazcık daha böylece, umuyorum ki, bunun değerini de bilirsin.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Antalya'nın Elmalı ilçesinde bulunmuş yüzyılın definesi olarak adlandırılan hazine.
M.Ö. V. yüzyılda Persler'in Yunanistan'ı istila etmelerinden sonra Atina Şehir Devleti'nin önderliğinde Akdeniz Çevresi şehirlerinden oluşan bir birlik (Ati-Delos Deniz Birliği) kurulmuştu. Bu birliğin bir merkezi ve bütçesi vardı. Her ülke kendi bastığı gümüş sikkeden kendi gücü oranında bu birliğe katkıda bulunuyordu.
1984 yılında Elmalı'nın Bayındır Köyü'nde yapılan kaçak kazılar ile bulunan yüzyılın definesi Elmalı Sikkeleri, o bölgede bulunan bütün şehir devletlerinin paralarını içeriyordu. Söz konusu sikkelere yüzyılın definesi denilmesinin en önemli nedeni de Yunanlılar'ın Persler'i yendikleri için bir anı parası çıkarma kararı almalı ve normal olarak o zamanın para birimi için en fazla 4 drahmi değeri biçilirken; anma nedeniyle 10 drahmililk paranın çıkarılmış olmasıydı. (10 drahmi'lik para=Dekadrahmi)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İnce işçiliği ve dünyadaki azlığıyla değeri artan dekadrahmiler, Elmalı Definesi'nin bulunmasıyla hem dünyada bilinen Dekadrahmi sayısı iki katına çıkmış hem de insanlık tarihinin bilinmeyen önemli bir bölümü aydınlatılmıştır. Çünkü 1984 yılına kadar tüm dünyada yalnızca 13 adet Dekadrahmi'nin varlığı bilinirken, Elmalı Definesi'nde bunlardan 14 adet bulunmuştur.
Oldukça önem taşıyan böylesi değerli bir kültür mirası kaçak kazılar sonucunda Amerika Birleşik Devletleri'ne kaçırılır. Ardından geçen uzun süreler sonucunda ve yoğun diplomotik girişimler ile hazine tekrar ait olduğu Anadolu topraklarına geri dönmüştür. Bugünlerde de Elmalı Hazineleri Müzesi'nde sergilenmeyi beklemektedir.
Uşak Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen Karun Hazineleri’ni son beş yılda 769 yabancı turistin ziyaret ettiği ortaya çıktı. Yaklaşık olarak 2500 yıllık bir geçmişi olduğu varsayılan hazine.
Uşak Toptepe Tümülüsünden kaçak kazıyla 1965 yılında bulundu. Metropolitan Müzesinde sergilenirken gazeteci Özgen Acar tarafından izi bulundu. Dönemin Kültür bakanlığının uyarılması sonucu yaklaşık 40 milyon dolarlık masrafa yol açan hukuki süreçler sonunda Türkiye'ye 1993'de geri getirildi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

En değerli parçası olarak kanatlı denizatı broşun bilinmektedir.
Kaçak olarak kazı yapanlarda, satanlarda hep talihsizlikler yaşadıkları için halk arasında da hazinenin laneti var olarak kabul edilir.
Dünyada eşi bulunmayan hazineye olan ilgisizliğin tanıtım eksikliğinden kaynaklandığı belirtiliyor. Uşak İl Kültür ve Turizm Müdürü Şerif Arıtürk, “Son beş yılda otellerimizde 16 bin 762 yabancı konaklamış. Bunlardan sadece 769’u müzeyi ziyaret etmiş.” diyor. Çoğunluğu M.Ö. 7. yüzyılda kullanılan, yüzlerce altın sikkeden oluşan Karun Hazineleri, parayı icat eden Lidyalılara ait. Uşak’a 25 kilometre uzaklıktaki Güre köyünde 1966, 1967 ve 1968 yılında yapılan 3 kaçak kazıyla gün yüzüne çıkarılan hazine, o dönemde kaçakçılar tarafından Amerika’ya satılmıştı. 1985 yılında eserlerin 55 tanesi ABD’de Metropolitan Müzesi’nde sergilenince Türkiye Karun Hazineleri’yle ilgili çalışma başlattı. Müzenin depolarında saklanan eserleri almak için 1987’de dava açıldı. Müze yetkilileri 6 yıl süren davayı kaybedeceğini anlayınca 1993’te ‘Karun Hazineleri’ni Türkiye’ye iade etti. Eserler, 1996’dan beri Uşak Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor. Yer sıkıntısından dolayı onlarca eserin üst üste istiflendiği müzede, 35 bin 573 tarihî eser bulunuyor. Bu eserlerin yüzde 10’u sergileniyor. Müzede Karun Hazineleri’ne ait 450 adet eserden 300’ü sergileniyor.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩ ( devam edecek)

B'ölüm -56-(55.Bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LVI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(55'den dvm)

Ervin'in ikinci sorununda yanıtını biliyor olmasından dolayı Sellsozo biraz şaşırdı. Yüzündeki ani şaşkınlık belirtisi , böyle bir ihtimalin olamayacağı konusunda kendisini ikna edince geçti. Yüzü alaycı ama eğlenen bir ifadeye büründü. "Yaa, demek ikinci sorunun da yanıtını biliyorsun?"
"Evet, biliyorum" dedi Ervin. İçinden; kaybedecek birşeyi olmadığını düşünerek. Sonuçta doğru cevabı bilmeyle ilgili olarak yüzde elli şansı vardı. Ya gerçekten tahmin ettiği cevaptı ya da değil... Oysa yerinde bir matematikçi olsaydı kesin bu basit gerçeği göreceğine, olasılık hesaplıyor olacak böylece zamanını iyiden iyiye kaybedecekti.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Peki neymiş yanıtı söyle bakalım" , dedi Sellsozo.
"Sorduğun soru şuydu;" dedi Ervin:"onu yapanın ona ihtiyacı yoktur, onu alan istemez ve kullanmaz, onu kullanan da kullandığını bilmez.."
"Eee..", dedi umarsız bir tavırla istifini bozmadan Sellsozo ," Cevap ne?"
"Tabut..",dedi Ervin. Yüzü yine ani bir ifadeyle duraladı Sellsozo'nun; ardından gülümseyerek, "Evet.." dedi "Evet, kesinlikle doğru!"
Elleri olsaydı birbirine çarpıp, sevinçe Ervin'i alkışlayabilirdi. Sona yaklaşmışlardı . Her ikisi de... Eğer son soruyu bilirse Ervin hem sevdiklerini hem de kendi hayatını kurtarabilecek , Sellsozo'nun üzerindeki binlerce yıldır lanet de son bulacaktı.
"Ya son soru, haydi cevap ver, acele et, haydi..", diye neredeyse umutla yalvarma arasında bir tıslama ile ikirciklendi iyice Sellsozo.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑


Ervin, nerdeyse 80 yaşına yaklaşmıştı, ciğerindeki havanın; burnundan soluk borusuna oradan da ciğerlerine kadar girişini ve çıkışını , yani nefes alıp vermenin her kademesini hırıltılı bir şekilde de olsa hissediyordu. Nefesleri sıklaşmaya başlamıştı, göğsünde kalbine yakın bir yerde bir ağrı duyumsadı. titremesini kontrol edemediği sol elini yavaş hareketlerle sol göğsünün üzerine ağrının olduğu yere götürdü.

Sellsozo'nun son sorusu;"Hiç var olmadım, ama daima var olacağım, Beni asla hiç kimse görmedi, asla hiç kimse göremeyecek Yine de bu yerküresinde herkesin ümidi, Yaşayan ve nefes alan herkesin güvencesiyim.Bu nedir?" idi.
Ervin'in son soru hakkında en ufak bir fikri bile yoktu. Fiziksel olarak hızlı bir çökme yaşamaktaydı. Zamanın yıkıcılığının bu kadar hızlı bir şekilde olması normale dönse bile kendisinde kalıcı hasarlar bırakabilirdi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Birden bire tüm bunları düşünürken, içinde bir şeyler kımıldadı. Tam midesinin üzerinden hafifçe bir şey bulunduğu yerden kalktı sanki ve ağır ağır vücudunu terk etmeye başladı. Bunu hissetti Ervin.Tüm hücrelerine kadar. Bunun tek anlamı vardı:Ölüyordu. Bu şok hali, bütün herşeyden uzaklaştırdı O'nu. Sellsozo'dan, mağaradan hatta babasından. Bir şey değildi sanki, bir nesne, bir kimlik, bir isim , sıfat , zamir dğeildi. Yalnızca ölüyordu. Ölümün asil soğukluğu karşısında eriyen bir kar tanesi gibiydi. O gittikçe yok olurken ölüm var oluyor, kendisinden varlığından boşalayan yere tezahür ediyor gibiydi. Gözlerinin feri gittikçe çekilirken, uzaktan ışıklı bir kapının açıldığını gördü. Oysa sanıyordu ki şu kısacık çocukluk hayatında yaşaıdğı bütün anılar kare kare tıpkı bir film gibi gözlerinin önünden geçecek. Ama hiç de öyle görünmüyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sayın OKU'yucu. Şimdi senden zor da olsa gözlerini kapatıp ölüm anını hayal etmeni istiyorum. Zihnini filmlerde gördüklerinden , sağda solda duyduklarından iyice arındır. Ölüyorsun. Ruhun vücudunu terk etmek üzere ve sen bunu hissedebiliyorsun. Bütün canlılar öleceğini hissedebilir çünkü. KEdiler, ölmeden evvel kendilerinin belirlediği bir yere giderler, sahiplerinin kendi cesedini görmelerini istemezler çünkü. İnsanlar da ölecekleri zaman bunu hissederler.


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

İnsanlar ölürken yanında bulunanları güçlükle tanır ve bazen de hiç tanıyamaz. Bunun sebebi ölüm anındaki insanın akli kuvvetinin zayıflaması olduğu sanılıyorsa da, o değildir. Belki hayattakilerin katiyen anlayamadıkları ve anlayamayacakları bazı şeylerin o durumdaki insana açılması ve onun bütün mevcudiyetinin kendi benliğine çekilmesidir. Ölmek üzere olan hastada görülen ve yanındakiler tarafından anlaşılmayan yüz ifadeleri ve bazı sözler bu deruni hal ile ilgilidir. Yani onun görüp yanındakilerin göremedikleri hal ile ilgilidir. Bu konuyla ilgili ilginç aktarımlar söz konusudur;İbn Ebid – Dünyanın tahric ettiğine göre, sahabeden sonra gelen neslin (tabiun) meşhur fakihlerinden olan Ebu Cafer Muhammed b. Ali ölümü anında insana iyi ve kötü amellerinin gösterileceği ve o esnada insanın, iyiliklere yönelip kötülüklerden göz yumacağını söylemiştir. Kıya Süresindeki “O gün insan işlediği ve işlemediği (önden gönderdiği ve tehir ettiği) amellerle uyarılır. (Bütün amelleri kendisine haber verilir.) 1 ayetinin tefsirinde Hasanı Basri’nin şöyle dediğini Suyuti haber vermiştir: “Ölümü anında o kişinin hafaza melekleri iner ve ona hayır ve şer, bütün yaptıkları arz olunur. Bir iyilik görünce sevinerek bakar, ondan gözünü ayırmaz ve yüzü parlar. Bir kötülük görünce de gözünü indirir, bakmak istemez ve yüzünü ekşitir. 2

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Resulullah (sav) in, ensardan ölüm döşeğindeki bir hastanın yanına varıp, nasıl olduğunu, neler gördüğünü sorması ve adamın da bir beyaz, biri siyah iki şeyin kendisine hazırlandığını söylemesi üzerine Resulullah (sav) hangisinin kendisine yakın olduğunu sorar. Adamın siyahın kendisine daha yakın olduğunu söyleyip kendisine dua etmesini ister. Bu istek üzerine Peygamberimiz (sav) adama dua eder ve adam bu duadan sonra siyahın uzaklaştığını haber verir ki 3 bu da son anda insana amellerinin gösterildiğine delildir. Çünkü adamın gördüğü siyah şey, kötü amelleri, beyaz da iyilikleridir.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bera ibn Azib, Ahzab Süresinin: “Ona (Allaha) kavuşacakları gün onlara (müminlere) sağlık dileği, (her türlü kederden) selamettir. 4 ayeti hakkında şöyle demektedir: “Buradaki selam, ölüm meleğinin, müminin ruhunu kabzedeceği zaman ona verdiği selamdır ki, ölüm meleği ona selamla azabdan eman vermedikçe ruhunu kabzetmez.5 Ölüm meleği insanın ruhunu almaya gelince selam verir, sonra kendisine ahiretteki makamı gösterilir. İnsanlar kabir ve beka alemindeki durumlarını bu andan itibaren idrak ederler ki, Hz. Alinin: “Gideceği yeri bilmeden bir kimsenin bu dünyadan çıkması haramdır.” dediği rivayet edilmiştir.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Cabir b. Abdullahtan rivayet edilen bir hadisinde Peygamberimiz (sav) çölde yaşayan Araplardan birisinin Yunus Suresindeki: “Onlar için dünya hayatında da ahirette de müjdeler vardır.” 6 ayetini sorması üzerine, ayetteki ahiret müjdesinden kastın, müminin ölümü anında müjdelenmesi olduğunu belirtmiştir. 7

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Hz. Ayşe validemizin rivayet ettiği hadisi şeriflerinde ise Peygamberimiz (sav), her kese ölüm zamanında makamının gösterileceğini, makamını görünce müminin Allaha kavuşmayı sevip isteyeceğini; kafirin ise bunu kerih göreceğini haber vermiştir. Peygamberimizin (sav) : “Kim Allaha kavuşmayı isterse (severse) Allah da ona kavuşmayı sever ve kim de Allaha kavuşmayı çirkin görür (hoşlanmazsa) Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” buyurunca Hz. Ayşe: “Ya Resulallah hepimizde ölümü sevmeyiz.” dedi. Buyurdu ki: “O manada değil. Bu, kişinin ölüm zamanındandır ki, müminin can verme anında Allahın rahmeti, rızası ve cenneti ile müjdelendiği zaman Allaha kavuşmayı arzu eder ve Allah da ona kavuşmayı arzu eder. Kafir ise Allahın azabı ve gazabı ile müjdelendiği zaman, Allaha kavuşmaktan ve Allah da ona kavuşmaktan hoşlanmaz.” 8 Peygamberimiz (sav) yine Hz. Ayşenin rivayet ettiği diğer bir hadislerinde: “Hiçbir Peygamber ruhu cennetteki yerini görünceye kadar kabz olunmaz.” buyurmuştur ki, kendisinin son sözünün “refikul ala” olması da 9 cennetteki makamının kendisine gösterildiğine delildir.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Kuranı Kerim de insanların ölüm anında karşılaşacakları lütuf, müjde ve cezaya açık işaretler vardır. Bu, dünya hayatında iken takdim ettikleri amellere göre ve yaptıkları hayır ve şerlere göre olacaktır. “Ama ölüm, mukarrabundan (hayırda ileri geçeceklerinden) ise, artık onun için bir rahatlık, hoş rızık ve Naim Cenneti (nimetleri bitmez bir cennet) vardır.” 10 ayetindeki rahatlığın ölüm anında olacağı bildirilmektedir. “Ama ölü, inkar eden sapıklardan (mükezzibinden) ise ona da kaynar sudan bir ziyafet vardır.” 11 ayetindeki azab da ölüm anındandır ve ahirette de onu Cehennem azabı beklemektedir. 12 Tabiin müfessirlerinden olan Mücahid, Fussilet Süresindeki: “Gerçekten Rabbimiz Allahtır, deyip de sonra sebat gösterenler (ve salih amel işleyenler var ya), onların üzerine (ölüm anında); Korkmayın, mahzun olmayın, va’d olunduğunuz Cennetle müjdelenin, diye melekler inecektir.13 ayetinde bildirilen durumun, ölüm anında olduğunu söylemiştir. 14 Buradaki müjdenin, ölüm anında, kabirde ve kıyamette (ba’ste) korkunca olmak üzere üç yerde olduğunu söyleyen müfessirler vardır. 15

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

İşte bütün bunlar, ölüm anında iyilerden ve kurtuluş ehlinden olan müminlerin melekler tarafından rahmet ve müjdeyle karşılanacaklarının delilidir.

Kafirler ve vazifesini tam yapmamış olan müminlerin ise, melekler tarafından ölüm anında azapla müjdelenecekleri ve yerlerini görünce dünyaya dönüşü arzulayacakları Müminun Süresinde haber verilmektedir. 16

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Böylece ölümü anında kişinin makamını görüp haz veya elem duyması ile nimet ve azapla başlar. 17 Artık o andan itibaren tevbe kapısı kapanır ve makamını gördükten sonra iman bile makbul olmaz. 18 Çünkü imanın değeri, ğayba iman edilmesi sebebiyledir. 19 Kuranı Kerim müminleri överken “ğayba iman edenler” diye vasıflandırmaktadır. Ahiretteki azabı gördükten sonraki iman, ğayba iman olmadığı için makbul değildir. Nitekim Firavn da son anında, boğulurken iman etmek istemiş, ama bu, Allah tarafından kabul edilmemeiştir. 20 Yunus Suresinde de azabı gördükten sonra iman ettik diyenlere imanlarının fayda vermeyeceği açıkça bildirilmektedir.

Gerçekten de inançlı insanların ifadelerine baktığınızda kendi hayalini kurduğunuz ölüm anından hemen sonra, ölümün sizi nerede ve nasıl yakalayacağını bilemeyeceğiniz için, o günü son gününüzmüş gibi yaşamaya gayret etmelisiniz. En azından kendinizle barışık bir şekilde geçirmelisiniz hayatı. Neyse Ervin'e geri dönelim. Nasılsa ölmeyeceğini biliyorsunuz ama ölüm anına bu kadar yakınlaşmışken nasıl kurtulduunu bilmiyorsunuz. Eh , okumaya devam etmeniz de bu yüzden gerekiyor ya..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sellsozo, Ervin'in bu halini gördüğünde son bir çırpınışla neredeyse haykırarak ,"Sakın ölme! Sakın..Yapabilirsin. Sadece tek bir kelime, bir tek kelime.Dudaklarının arasından çıkacak tek bir kelime; seni beni herkesi kurtarabilir.Lütfen, son nefesinde bile olsa dene. Lütfen.." Sellsozo, aslında karşısında ölen nicelerini görmüştü, lanetini omzuna aldığı bin yıllardan beri. Ama nedense bu gözleri pırıl pırıl bakan, günahsız ve tertemiz; bu bakir çocuğun, kendisine yakın hissettiği garip bir ışığı vardı . Bir zamanlar, insan olduğu zamanlarını, anımsatan; şeytanın peşine takılıp gitmezden evvel ki kendisine benzettiği bir yan... Ölmesini istemiyordu. Kendi lanetinin sona ermesinden çok gözünün önünde erimesine tanıklık etmekten çok müteessir olmuştu. O kadar yoğun ve iliklerine işleyen bir duyguydu ki bu, gözlerinin yoğuştuğunu ve göz pınarlarında biriken iki damlanın yanağından yavaşça süzülüşünü fark etmedi bile.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑


Ervin, son bir gayretle kafasını kaldırıp Sellsozo'nun yüzüne çevirdi yüzünü, göreceği son şey anlaşılan sonunun başlangıcına start veren yüz olacaktı. "Demek.." dedi içinden, "Yarın hiç olmayacak benim için. Bir daha yarını hiç göremeyeceğim. " Birden, dudaklarının kendiliğinden kımıldadığını ve ağzından belli belirsiz fısıltıyla "Yarın.." kelimesinin çıktığını duydu. Kendiliğinden söylemişti bu sözü... Bilinç ya da bilinçdışılıktan uzak... Sadece ölüm gibi; sıradan, aniden ve kendiliğinden...
Sellsozo, "YARIN! Evet, evet , evet , cevap buuuuu", diye bağırdı.
Ve o anda herşey durdu. Kainat durdu, hareket durdu, günün gecenin peşinden koşuşturması, ağaçları kemiren kurtçuklar, dönen gezegenler, atomlar, elektron ve protonlar, bilgi akışları,aşklar ve aşıklar, ayrılıklar ve terkler, acılar , hüzünler, neşeler, sevinçler, hayalkırıklıkları ve güzel süprizler, okula giden çocuklar, havadaki kuşlar, mağmanın yeraltı hareketleri, doğumlar, ölümler, yaşamalar..hepsi durdu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)