๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 51'den devam)
Babasının hala kapıdaki yüze odaklanmış, dalgın halinden sıyrılması için iki defa üst üste "Baba " diye seslenmesi gerekmişti Ervin'in. Ekipteki herkes kapıyı, ve kapının ihtişamlı görünümü susuz bir çöl bedevisinin suyu kana kana içmesi gibi gözleriyle neredeyse görmüyor, içiyordu. Yüzlerindeki ifade hepsinde aynıydı, şaşkınlık, hayranlık, merak..
Firavun TutankAmon'un efsanesiyle ilgili lanetin düşünden sıyrıldı Ervin'in ikinci seslenişinde. Ervin'e dönüp gülümsedi önce başını hafifçe öne eğip onaylar gibi ve hemen ardından ekibe kapıyla ilgili neler yapmaları gerektiğini anlattı. Işıklandırma kapının hemen önünde kurulacaktı ve kapıyı açmanın bir yolunu bulmak için hemen çalışmalara başlayacaklardı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Küçük , mağaranın sapa dehlizindeki koridora sığabilecek kadar minimal bir çalışma masası, laptop , elektrik dinamosu gibi bir sürü ıvır zıvır, çalışmalarını kolaylaştırmak için hazırlanıyordu. Ervin, olup biteni seyrederken içinde garip bir his kendisini uyardı. Bugüne kadar babasıyla hangi mağaraya girmişlerse o mağaralarda mutlaka yarasalar olurdu. Ve elbette böcekler. Karanlığı seven, rutubetten hoşlanan binbir çeşit haşere. Pek çoğu tehlikeli olan, toz ve pislik içinde varlıklarını sürdüren. Mağaraya girdiklerinden beri ne bir tane haşere ne bir tane yarasa görmemişlerdi. Üstelik bu açıdan düşünmeye başladığında mağaranın bütün dehlizlerinin neredeyse tertemiz ve duvarlarından zamanın ve dış etkilerin aşımından ortada tek bir delil, bir tanecik bile bir iz yoktu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Tam bunu fark edip babasına soracaktı ki, babasıyla göz göze geldiler. " Sende fark ettin değil mi? ". Babasının kendisine neyi sorduğunu biliyordu.
" Evet, baba..Ama Neden, hiç anlamıyorum?"
Babası," sanırım bunu kapıyı açtığımızda anlayacağız. "dedi. Ardından dönüp çalışmalarını sürdüren ekibe , "Oğlum bir konuda haklı, belki sizde fark ettiniz, mağarada olması gereken yarasalar ve böcek türü dahil hiç bir canlının ne kendisi ne de burada yaşamış olduğuna dair bir iz yok. Bu size garip gelmiş olmalı. Ama daha önce girdiğim bir mağarada daha benzer bir durumla karşılaşmıştım. Böcekleri ve ona benzer mahlukları uzak tutacak bir takım önlemleri mağarada daha önceden yaşayanlar tarafından alınmış olabilir. Gerçi aldıkları önlemlerin sürelerinin bu kadar uzun süre dayanması şaşırtıcı ."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Nasıl önlemler?" diye sordu Hüseyin.
"Devekuşu yumurtası gibi." ,dedi. " Yumurtanın içini boşaltmadan bozulması sağlandığında, konulan mekanda örümcek ve haşerelere karşı kovucu özelliği ortaya çıkıyor. Hatta bu yumurtalar Osmanlı'da da kullanılmış. Mimar Sinan'ın eserlerine baktığımızda kubbelere devekuşu yumurtaları konulduğunu görüyoruz. Bu mekanlara örümcekler giremiyor ve dolayısıyla ağ öremiyor."
"Baba Sellsozo ne?" diye birden bire sordu Ervin.
Babası gülümseyerek, "Eski çok eski bir efsane kişisidir Sellsozo, Ervin. Kendisine peygamberlik verilecek kadar iyi biriyken şeytan onu kandırır ve o kendisine verilen ayetlerden sıyrılıp çıkar. Ardından şeytanın kullandığı ve ölme şansı kıyamete bırakılan bir köle olur. Yaptığından çok pişmanlık duysada şeytanın kölesidir ve azat edilmesi için sahibi olan şeytandan kurtulması gerekir. Uzunca bir süre şeytandan gizli gizli kendisini kurtaracak bir yol, yöntem arar. Sonunda bulur da. Kendisini somutluğundan önce kurtaracak ardından bir nesneye hapsedecektir. Bu nesnenin sahibine hizmet etmek zorundadır ve bu ancak bir insan olabilir. Eğer günün birinde bir insan onun sınamasından geçip de kendisinin sahibi olma şansına erişirse üzerindeki lanet kalkacak ve bütün güçlerinden ölümsüzlüğünden vazgeçme pahasına dünyadaki ezasından kurtulacaktır. Aslında daha detaylı bir takım ayrıntıları da mevcut Sellsozo ile ama , sonuçta sadece bir söylence. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Babası, Ali Bey; son cümlesini önemsemiyormuş gibi omuz silkip söylese de anlattığı "söylenceye" inandığını görebildi Ervin. Ali Bey;Tutankhamon'un efsanesinde ki gibi cehaletle gizeme, bilinmeyene duyulan meraktan kaynaklı olan, "bilinmeyen şeylere " dogmatik inanışın yanlışlığını biliyor olsa da Sellsozo'nun efsanesine bir şekilde inanmaktan kendisini alıkoyamıyordu. Kendi içinde mantığıyla hislerini çatıştıracak kadar takıntı haline getirmişti bu efsaneyi. O tam anlamıyla bir bilim adamıydı. Buna karşın, evet, bir yaratıcı ve dine inanırdı- zira ona göre test edip sonucu asla ispatlanamayacak şeyin tam tersi de ispatlanamaz ise, o var olduğuna inanmayı yok olduğuna inanmayı yeğlerdi-Ancak söz konusu söylenceler ve efsaneler olursa bu konuda net ve kestirip atan bir yaklaşımı benimsemişti. Yine de garip bir yerlerde biliyordu ki bu efsane aslında gerçeğin ta kendisiydi. Bunun için gereken kanıt henüz eline geçememiş ise de bir gün kaderinde bir yerlerde kesişeceklerine inanıyordu SellSozo ile.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ali Bey, Ervin'den gözlerini ayırıp kapıya çevirdiğinde Sellsozo'nun yüzü olduğuna neredeyse emin olduğu maskla göz göze geldi. Kabartma yüzün en ince detaylı neredeyse gerçek gibi görünen hatlarına hızlı bir bakış attı ve tam gözlerini çevirecekken gözleri faltaşı gibi açıldı. Maskın gözlerinin oynadığını ve hafifçe kendisine bakarak gülümsediğini görmüştü!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (Devam edecek)
B'ölüm -51- (50. bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -LI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(50.den devam ile)Gerek Mısır'daki gerekse dünyanın diğer ülkelerindeki Eski Mısır kültürü uzmanları Tutank Amon'la ilişkili "lanet" iddialarını hiç bir zaman ciddiye almadılar. Ancak, bu iddiaların üç düzine dolayında insanı beklenmedik biçimde hayattan koparışına ise mantıklı bir açıklama getiremediler. Yapılan yorumlar arasında yine en mantıklısı, Dr. Taha'nın "mantar" tezi oldu. Öte yandan, böylesi sıradışı iddialar, uzun Mısır tarihinde aslında çok büyük bir siyasî önemi olmayan bu genç hükümdarın ününü de giderek pekiştirecekti. Öyle ki Tutank Amon'un turistik popülaritesi zamanla -mezarı aynı bölgede bulunan- firavunlar firavunu 2. Ramses'i bile geçti ve daha 9 yaşındayken tahta geçip henüz 19 yaşındayken ölümüyle tahttan inen bu gizemli genç adamın mezarı Mısır tarihinin en ünlü hükümdarından bile daha çok ilgi görür oldu. Bilim dünyası, ölümü hakkında da bir çok tezler ortaya atılan Tutank Amon'un bu sırrına gerçek anlamda son noktayı ise ancak geçtiğimiz yıl koyabildi. 2005 yılı Temmuz ayında, Mısır Eski Eserler Kurumu Başkanı Dr. Zahi Hawas liderliğindeki bir ekip tarafından Krallar Vadisi'ndeki lahitinden alınıp üç boyutlu tomografisi çekilen firavunun, gerçek ölüm nedeni, son nefesini verişinden tam 33 yüzyıl sonra günışığına çıkacaktı. Yapılan ayrıntılı incelemede, tahta doyamadan giden firavunun, ayağından aldığı bir yaranın hızla kangren olması nedeniyle hayatını kaybettiği anlaşıldı.
Gerçekte basit bir yarayı iyileştirecek tıbbî güçleri bile bulunmayan Mısırlılar, buna karşılık ustaca hazırladıkları ölüm saçan tehlikeli kimyasal karışımlarıyla bu öykünün içinden gelip geçen düzinelerce insanı yüzlerce yıl sonra bile olsa Tutank Amon'un yanına göndermeyi başarmışlardı.
Gerçekte basit bir yarayı iyileştirecek tıbbî güçleri bile bulunmayan Mısırlılar, buna karşılık ustaca hazırladıkları ölüm saçan tehlikeli kimyasal karışımlarıyla bu öykünün içinden gelip geçen düzinelerce insanı yüzlerce yıl sonra bile olsa Tutank Amon'un yanına göndermeyi başarmışlardı. ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
ALİ MURAT GÜVEN'İN GÖZARDI ETTİĞİ DETAYLAR
* Efsanelere göre Lord ,o sana kadar harcamış olduğu paraları çıkarmak istiyordu. Mezardan ne kadar değerli bulgu çıkarsa çıksın,onlara sahip olamayacağının farkındaydı..Çünkü daha önce pek çok piramidin yağmalanmasından ağzı yanan Mısır hükümeti kazıyı sıkı denetliyordu. Lord ,mezarla ilgili tüm bilgileri The Times gazetesine para karşılığı sattı. Böylece Ingiliz okurlar, daha kazı sırasında olan biten her şeyi günü gününe izlemeye başladılar.
* Gizeme meraklılarının oluşturduğu site ve yazdıkları kitaplara göre; kontun ölümünden sonra Marie Corcill adlı bir romancı lanet tezini ortaya atan ilk isimdir. Mezarın açılışına katılan herkes lanete uğrayacaktı. Romancının kehaneti gerçekleşti (!)

* Gazetelerden biri bir gün Carter’ın da öldüğünü yazdığında, bilim adamı artık dayanamadı. Bir kere, ölen kendisi değildi ve olay yalnızca isim benzerliğinden ibaretti. "Araştırıcı," diyordu Carter "işine, hiç şüphesiz ciddilik ve kutsal bir saygıyla, fakat sansasyonlara susamış kitlenin, esrarlı cazibesine kolayca kapılacağı o ürpertiden uzak kalarak girişir. Saçma sapan gevezelikte aklın ve anlayışın yeri yoktur. Ama anlaşılan biz eski çağlardan pek de o kadar fazla ileri sayılmayız …" Carter’ı kızdırp böyle bir açıklama yapmasına neden olan lanet aslında yoktu; hiç olmamıştı. Mısır geleneklerinde yaşayanlar için böyle bir lanet yazma adeti yoktu; tersine mezarların duvarlarına ölünün hayattayken yaptığı işler yazılır ve insanların onun arkasından dindarca hayır duaları etmesi istenirdi. Firavunun laneti o dönemin "magazin" gazeteciliğinin uydurmasından başka birşey değildi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
* Efsanelerin baş kahramanı olan ve mumyaya karşı en büyük suçu(!) işleyen (ona küfredip, lahidini tekmeleyen) Carter’ın ölmemesi laneti savunanların gözardı etmek zorunda kaldığı bir detaydır. Bu nasıl bir lanettir ki 'Beyaz Efendi' hariç herkesi öldürmektedir! "Bu bir istisnadır" diyerek hâlâ laneti savunacak olanların, 26 Kasım 1922’de Mumya ile yakından ilgilenen Mısırlı Bilimci Peray Newberi ve mumyanın sargısını çözen Douglas Derry'in nasıl uzun ve mutlu bir ömür sürüp 85 yaşını aştığını da ceavaplamak zorundalar... .
* Daha ilginç bir detay var; pek çok piramit mezar daha Ortaçağda yağmalanmış, geriye bir bu gözden kaçan mezar kalmıştı. Büyük Ramses de dahil, yağmalanan diğer mezarlara dair yerel ve cılız bir iki söylenti hariç bir lanet efsanesi olmaması ama Batılının elinin değdiği bu mezarda Doğulunun lanetinin ortaya çıkması ilginçtir. Tuthankamon turizminin mali boyutu göz ardı edilmezse efsanenin bu turizme katkısı çok daha net olarak görülebilir. Bu büyük pastadan sadece Mısır'ın değil, İngiltere ve Amerikalıların da büyük pay alıyor oluşu işin ticari yönünün küçümsenmemesi gerektiğini göz önüne sermektedir. Bir de işin asıl can alıcı noktasını oluşturan ve derinlemesine araştırılmaya muhtaç emperyalist yönü vardır ki o bu yazının sınırlarını aştığı için es geçilmiştir. Ama Hitler de dahil olmak üzere İngiliz, Rus ve Amerikalı casusların bu mezar araştırmalarını bir kılıf olarak kullandığı bir gerçektir...
Dikkatli bir araştırma yapıldığında ölümlerin çoğunun gazete haberlerine dayandığı dikkat çekmektedir. Yani iddia edildiği kadar çok ölüm vakası yaşandığı sadece rivayettir. Ki varlığı ispatlanabilen ölü sayısının oranı normal hayatta ölümlerinlerin oranından çok da farklı değilidir., Bir kaç ölüm dışında benzerlik söz konusu olmaması, yüzlerce araştırmacı arasından bir iki düzinenin kaza ve hastalık sonucu ölümünü pek de olağan dışı göstermez. Ama ölenlerin hepsinin ortak noktası piramide temas olduğu için ilk bakışta sanki abartılı bir oran varmış hisiis uyandırılmaktadır..
ZEHİRLİ GAZ TEORİSİ
Bilim dergilerine yansıyan bir haber şöyle diyordu: "Sayısız filme ve habere konu olan "Firavunun laneti"nin asılsız olduğu iddia edildi. Mısır'ın önde gelen arkeologlarından Zahi Hawass, çıkarmaya hazırlandığı yeni kitabıyla bugüne kadar süregelen inanışı altüst edecek. Hawass, mumyaların laneti konusuna şöyle açıklık getiriyor "Bugüne kadar firavunların mezarlarını açtıktan sonra da yaşamaya devam eden çok sayıda arkeolog var. Firavunların mezarlarında bilinmeyen tehlikeler olduğu kesin. Fakat bunun en büyük nedeni mezarlarda biriken radon gazıdır. Zaten bu nedenle açılmamış beş mezarı inceleyen ekibimiz önce bir hava ölçümü yapacak. Yani lanet falan yok, sadece zehirli gaz var" Fakat bu zehirli gaz tezi, her ne kadar kısmi gerçeklik içerse de istisnasız herkesi etkilemesi gerektiği için pek inandırıcı bulunmadı... 

ZEHİRLİ MANTARLARIN MARİFETİ
Kahire Üniversitesi'nden Dr. İzzettin Taha'nın araştırmalarında saptadığı Aspergilus Flavus adlı bir mantar ise lanet söylencesine yol açan ölümlerin sıırını izaha yetmektedir. Biyolojik bulgular ve ölülerin ciğerlerinden alınan dokulardaki hasatlı parçacıkların parelel sonuçlar vermesi şüpheleri yok etmeye yetmektedir. Tabi bu sadece bilime inananlar için geçerli bir bulgu... Biyologlar, parazitlerin ve hastalıkların uzun süre uykuda kaldıktan sonra gerekli ortam doğduğunda tekrar daha etkin biçimde geri dönme olasılığını uzun süre araştırdılar. Sonunda Paris, Pierre ve Marie Curie Üniversitesi'nden Sylvain Gandon , bu sorunun yanıtının evet olduğunu, Proceedings of the Royal Socviety'de yayınlanan araştırmasında açıkladı. Bu araştırmanın gelecekte toplum sağlığı açısından büyük yararları olabilir. Bu tür uykuya dalmış parazitlerin yeri belirlenerek kişilerin hastalanma riski azalacağı gibi, hastalıkların öldürücülük derecesi de azaltılarak pek çok yaşam kurtarılabilir. Araştırmacılar 1996 yılında, laneti matematiksel bir modele dönüştürdüler. Uyuyan parazitin uyuduğu sırada taşıdığı ölüm riski ne denli yüksekse, öldürücülüğü de o oranda yüksek olmaktadır. Bu riski taşıyan parazit öldürücü etkisini ve etkin hale geldiği andaki yayılma hızını arttırır. Gandon, öldürücülük derecesi yüksek hastalıkların, bulaştığı herkesi ve bu arada yayılma olanağı bulmadan kendisini de yok ettiğine dikkat çekerek, hastalığın etkili olmasındaki en önemli noktanın, bu hastalığa ilk yakalananları öldürmeden önce yayılabilmesi için hafif ya da orta şiddette belirtilerle ya da daha sonra şiddetli belirtilerle ortaya çıkması olduğunu gösterdi.
Öldürücülüğün yayılma hızına bağlı olmadığı parazitlerde ise uykuya yatmak, öldürücülüğü arttırmaktadır. Ancak burada kişinin birden fazla parazit tarafından enfekte edilmesi ve uyuma sürecinde parazitin ölüm riski taşıyor olması gerekmektedir. Uykudan uyanan parazit birden çok ölüme neden olarak yayılmasına gerek kalmadan yeniden uykuya dalar. İşte Firavunun Laneti'nin temelinde de benzer bir olay söz konusudur. Sağlık ve hijyen koşullarının iyileştirilmesiyle parazitlerin uykuya dalması engellenerek öldürücü etkileri azaltılabilir. Bu bulgular, yıllar önce elde edilen bilimsel araştırma sonuçları.olarak sadece bir kaç yüz tiraj yapan bilimsel dergilerde sıkışıp kaldılar. Bilimden daha yaygaracı olan şarlatan efsaneleri ise kitaptan kitaba, siteden siteye, forumdan foruma dolaşmaya devam ediyor...
Tutankhamon, Mısırda yoğun bir dini karmaşanın hüküm sürdüğü dönemde yaşadı. Tutankhamon'un tahta çıktığı yıldan önce, büyük bir olasılıkla babası olan Akhenaton, geleneksel tanrıları reddedip, güneş tanrısı Aten'i kabul ederek ülkeyi alt üst etti. Yanı sıra Mısır'ın tüm mal varlığını Teb'den Amarna'ya taşıdı. Akhenaton M.Ö. 1336'da öldü. Varisi Smenkhare da ondan 2 yıl sonra öldü. Böylece krallığın başına Akhenaton'un ikinci karısı Kiya'dan olan, 10 yaşındaki oğlu Tutankhamon geçti. Tutankhamon, yine 10 yaşındaki üvey kız kardeşi Ankhesenamon ile zaten evliydi ve tahta M.Ö. 1332'de geçti. Tutankhamon'un hükümdarlığı döneminde, eski tanrılar yine ihtişamlı günlerine geri döndüler ve kraliyete ait tüm mal varlığı yine Teb'e taşındı. Bu aşamada, genç firavun ölünceye kadar onun adına ülkeyi hırslı hizmetçileri Aye yönetti.
B'ölüm -50- (49.dan devam ile)

๑۩۞۩๑๑B'ölüm -L- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(49.Bölümden devam)
Ali Murat Güven'in o kıvrak kaleminden efsanenin ana hatlarını okuyalım, daha sonra hem Ali Murat Güven'in gözünden kaçan hem de kafaları karıştıran 'detaylara' bir göz atalım.
๑۩۞۩๑Tutank Amon'un 'bilimsel' laneti ๑۩۞۩๑
M.Ö. 1334-1315 yılları arasında yaşayan Tutank Amon, Eski Mısır'ın en genç yaşta ölen firavunuydu. Ve 1922 yılında mezarını büyük bir tantanayla açarak onu 3300 yıllık uykusundan uyandıran en az üç düzine araştırmacı, bu olaydan çok kısa bir süre sonra ard arda hayatlarını kaybettiler. Arkeoloji dünyası uluslararası kamuoyunda hızla yayılan "lanet" söylentilerini ısrarla reddetmesine karşın, bu beklenmedik ölümlere yıllarca mantıklı bir açıklama da getiremedi.
Oysa, vaktiyle firavunu lahitine yerleştirenler, onu akıllara durgunluk veren bir savunma mekanizmasıyla kuşatmışlardı. Howard Carter, "Bugün kapıyı kırıp içeri gireceğiz" dediğinde bütün ekibi hem derin bir korku, hem de heyecan dalgası kapladı. Bir aydan bu yana süren yorucu kazının ardından, arkeoloji tarihinin en büyük keşiflerinden biriyle aralarında artık yalnızca bu devâsâ taş blok kalmıştı. Gece yarısına kadar süren sabırlı çalışmalardan sonra, gün boyu taş bloğa belki binlerce kez vurmuş olan Mısırlı işçiler nihayet "altın vuruş"u yaptılar. Balyoz, son savruluşunda, hemen hemen 3300 yıldır içine hiç taze hava girmemiş olan odaya dalıverdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Heyecandan boğulmak üzere olan Carter, büyük bir sabırsızlık içinde kapıda açılan deliği genişletti; içinden geçebileceği büyüklüğe getirince de elindeki fenerle yerin 16 metre altındaki mezar odasına daldı. İlk izlenimleri olağanüstüydü. Başını nereye çevirse göz kamaştırıcı bir kraliyet hazinesinin parçalarıyla karşılaşıyordu. Başta taht olmak üzere, her biri som altından yapılmış olan bir sürü kişisel eşya odanın dört bir yanına özenle dizilmiş durumdaydı. Arkeoloji tarihinin -henüz hırsızlar tarafından yağmalanmamış- ilk firavun mezarına girme onuru, artık sonsuza dek kendisine aitti.
Ardından, köşede duran lahiti farkederek heyecan içinde yanıbaşına koştu. Çevresindeki duvarlar hiyerogliflerle donatılmış olan lahit, mükemmel biçimde yontulmuş bir kuvars bloğundan yapılmıştı. Genç firavun da içindeki altın bir sandukanın içinde, gömüldüğü günkü mühürlerine o ana dek hiç dokunulmamış bir hâlde yatıyordu. İngiliz araştırmacı, duvardaki hiyerogliflere üstünkörü bir göz attığında ise şu cümleyi okuyacaktı: "Ölüm, firavunların huzurunu bozanı kanatlarla katledecektir." Sonra başını yeniden lahite çevirdiğinde, hemen baş kısmında som altından bir lamba gördü. Onun üzerinde de "Gizli odaya girilmesini önleyeceğim. Benim görevim ölüyü korumak" yazıyordu. Deneyimli bir arkeolog olarak, bu tehditkâr sözlerin eski Mısır mezarlarının içini düzenleyen rahiplerin mezar soyguncularına yönelik korkutma amaçlı geleneksel uyarıları olduğunu düşündü, ardında da dışarıda sabırsızlık içinde bekleşen ekibine seslendi: "Başardık! Dünya bugünü asla unutmayacak!"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Dünyanın gerçekten de hiç unutmayacağı ve sonradan sık sık tartışmaya açacağı o gün, takvimler 26 Kasım 1922'yi göstermekteydi. Eski Mısır'ın 16. firavunu Tutank Amon, ölümünden yaklaşık 3300 yıl sonra bütün kişisel hazineleri ve sırlarıyla birlikte yeniden gün ışığına çıkıyordu. 'Lanet' dalgası başlıyor İngiliz arkeolog Howard Carter, 17 yaşından bu yana Mısır'da yaşayan, o tarihe dek yüzlerce kazıya katılmış deneyimli bir Eski Mısır uzmanıydı. Tutank Amon mezarı kazısını da bu ülkede tesadüfen tanıştığı soylu ve maceraperest Lord Carnavaron'un sağladığı mâlî destek sayesinde gerçekleştirmişti. Carter'i tam 15 yıl boyunca büyük bir arkeolojik keşif yapması için sabırla finanse eden Lord, mezar odasına girildiği gün de onun yanındaydı.
Bu büyük keşfi bir kaç gün içinde dünya medyasına duyuran ikilinin olaydan duyduğu büyük sevinç, kısa sürede yerini gerilime ve karşılıklı suçlamalara bıraktı. Yıllardır süregelen ve çevrelerindeki herkes açısından sarsılmaz gibi görünen bu dostluk bir anda bozulmuştu. Sonunda da oldukça şiddetli bir kavgayla yollarını ayırdılar. Mezarın açılmasından yalnızca dört ay sonra, kendine iyi bakan zinde biri olarak tanınan Lord Carnavaron, Kahire'deki Continental Savoy Oteli'nde âni bir komaya girerek öldü. İlk teşhis "kan zehirlenmesi" yönündeydi. Sonradan alınan bir haberle, Lord'un Kahire'den binlerce kilometre uzaktaki İskoçya'daki malikânesinde bulunan çoban köpeğinin de aynı dakikalarda titremeye başladığı ve kısa süre içinde öldüğü öğrenilecekti. Bu olay, İngiltere'de özellikle The Times gazetesinin kazı ve sonrasında olanları "Tutank Amon'un laneti" ifadesiyle başlığa çıkarmasına yol açtı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Genç firavunun mezarıyla şu ya da bu biçimde teması olanların başına gelen âni ölümler, sonraki günler ve haftalarda da şaşırtıcı bir sıklıkla devam etti. Öldüğü ana kadar Lord Carnavaron'a bakan İngiliz hemşire, 1926 yaşında henüz 28 yaşındayken doğum yaparken öldü. Mezarın açılışında bulunan Amerikalı milyarder George Jay Gold, kısa bir süre sonra oraya yaptığı yeni bir ziyaretin hemen ardından ateşlenerek bölgede son nefesini verdi. Fransız arkeolog Prof. La Fleur'ün akıbeti de tıpatıp aynı oldu. O da Krallar Vadisi'nde mezarı incelediği gün otel odasında âni bir şokla öldü. Arkeolog Carter'ın yardımcılarından biri olan C. Mace, mezarda çalıştıkça sık sık ateş nöbetlerine tutulmaya başlamıştı. 1924 yılında artık daha fazla çalışamayacağını farkederek, ekipten ayrıldı ve inzivaya çekildi. Bu arkeolog da 1928 yılında yine ateşli bir hastalıktan öldü. Carter'ın diğer yardımcısı olan 45 yaşındaki Richard Bethel ise keşiften kısa bir süre sonra "kan dolaşımı yetersizliği" gibi yaşına ve sağlık durumuna hiç uymayan bir teşhisle hayata vedâ edecekti.
Bir kaç yıl içinde ard arda yaşanan bu ölümlere karşılık, paçayı kurtaran bazı ekip üyeleri de vardı. Sözgelimi tıpkı Carter gibi James Henry Breasted de kazı sonrasında çok ağır ateşli hastalıklar geçirdi; ancak ölümü yenerek normal hayatına devam etmeyi başardı. Sonunda bu "lanet" öyküsü The Times'ın sayfalarını aşıp uluslar arası bir söylentiye dönüştüğünde, bazı bilim adamları yarım gönülle de olsa konuyu inceleme gereğini duydular. Kahire Üniversitesi'nden Dr. İzzettin Taha, yıllar sonra konuyla bilimsel olarak ilgilendi. Yaptığı araştırmalarda ulaştığı bulgular ise son derece ilginçti. Mısırlı araştırmacı, mezar odasıyla bir biçimde teması olan bütün insanların ciğerlerinde özel bir mantar hastalığı türünün geliştiğini farketti. Vücuda girdikten sonra yüksek ateşe yol açan bu bakteri, kişinin solunum sistemini kilitliyor ve boğularak ölmesine yol açıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Lanet öykülerine asla prim vermeyen Taha, bunların etkili zehirler üretme konusunda gayet mahir olan eski Mısırlıların mezar odalarına kurdukları biyolojik tuzaklardan kaynaklandığını savunuyordu. Bu kez, bilim dünyasında belli ölçüde ilgi gördü ve benimsendi. Öte yandan, kaderin acı bir cilvesi sonucunda, bulgusu bir süre sonra Taha'nın kendi ölümünde de doğrulanacaktı. Kahire'den Süveyş'e giderken düz yolda bir kamyonla çarpışarak hayatını kaybeden araştırmacıya otopsi yapıldığında, ölümünden saniyeler önce solunumunun durduğu anlaşıldı. Tutank Amon ile ilgili en trajik ölüm ise 1972 yılında yaşandı. Firavun hazineleri sergilenmek üzere Londra'ya gönderilirken bir İngiliz gazeteci tarafından kendisine "lanet" öyküsü sorulan Mısır Eski Eserler Dairesi Başkanı Dr. Kemaleddin Mehrez, "Bana bir bakın hele" dedi alaycı bir ifadeyle, "Ömrüm boyunca düzinelerce mezara girip çıktım, sayısız mumyaya dokundum. Herhangi bir lanet etkisi görebiliyor musunuz? Benim sağlığım, bütün bunların birer tesadüf olduğunun en iyi kanıtıdır."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Mehrez, bu sözleri söyledikten dört hafta sonra, eserlerin son partisi de uçakla İngiltere'ye gönderilirken henüz 52 yaşında solunum yetmezliğinden öldü. 1980 yılında "lanet"i konu olan bir filmin başrol oyuncusu olan İngiliz aktör Ian Mc Shane, Kahire'deki çekimlerin daha ilk gününde bir at arabasının üzerine devrilmesi sonucunda yaralandı ve bacağı on ayrı yerden kırıldı. Bu olay üzerine filmin pek çok oyuncusu projede görev almaktan vazgeçecekti
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)
Ali Murat Güven'in o kıvrak kaleminden efsanenin ana hatlarını okuyalım, daha sonra hem Ali Murat Güven'in gözünden kaçan hem de kafaları karıştıran 'detaylara' bir göz atalım.
๑۩۞۩๑Tutank Amon'un 'bilimsel' laneti ๑۩۞۩๑
M.Ö. 1334-1315 yılları arasında yaşayan Tutank Amon, Eski Mısır'ın en genç yaşta ölen firavunuydu. Ve 1922 yılında mezarını büyük bir tantanayla açarak onu 3300 yıllık uykusundan uyandıran en az üç düzine araştırmacı, bu olaydan çok kısa bir süre sonra ard arda hayatlarını kaybettiler. Arkeoloji dünyası uluslararası kamuoyunda hızla yayılan "lanet" söylentilerini ısrarla reddetmesine karşın, bu beklenmedik ölümlere yıllarca mantıklı bir açıklama da getiremedi.
Oysa, vaktiyle firavunu lahitine yerleştirenler, onu akıllara durgunluk veren bir savunma mekanizmasıyla kuşatmışlardı. Howard Carter, "Bugün kapıyı kırıp içeri gireceğiz" dediğinde bütün ekibi hem derin bir korku, hem de heyecan dalgası kapladı. Bir aydan bu yana süren yorucu kazının ardından, arkeoloji tarihinin en büyük keşiflerinden biriyle aralarında artık yalnızca bu devâsâ taş blok kalmıştı. Gece yarısına kadar süren sabırlı çalışmalardan sonra, gün boyu taş bloğa belki binlerce kez vurmuş olan Mısırlı işçiler nihayet "altın vuruş"u yaptılar. Balyoz, son savruluşunda, hemen hemen 3300 yıldır içine hiç taze hava girmemiş olan odaya dalıverdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Heyecandan boğulmak üzere olan Carter, büyük bir sabırsızlık içinde kapıda açılan deliği genişletti; içinden geçebileceği büyüklüğe getirince de elindeki fenerle yerin 16 metre altındaki mezar odasına daldı. İlk izlenimleri olağanüstüydü. Başını nereye çevirse göz kamaştırıcı bir kraliyet hazinesinin parçalarıyla karşılaşıyordu. Başta taht olmak üzere, her biri som altından yapılmış olan bir sürü kişisel eşya odanın dört bir yanına özenle dizilmiş durumdaydı. Arkeoloji tarihinin -henüz hırsızlar tarafından yağmalanmamış- ilk firavun mezarına girme onuru, artık sonsuza dek kendisine aitti.
Ardından, köşede duran lahiti farkederek heyecan içinde yanıbaşına koştu. Çevresindeki duvarlar hiyerogliflerle donatılmış olan lahit, mükemmel biçimde yontulmuş bir kuvars bloğundan yapılmıştı. Genç firavun da içindeki altın bir sandukanın içinde, gömüldüğü günkü mühürlerine o ana dek hiç dokunulmamış bir hâlde yatıyordu. İngiliz araştırmacı, duvardaki hiyerogliflere üstünkörü bir göz attığında ise şu cümleyi okuyacaktı: "Ölüm, firavunların huzurunu bozanı kanatlarla katledecektir." Sonra başını yeniden lahite çevirdiğinde, hemen baş kısmında som altından bir lamba gördü. Onun üzerinde de "Gizli odaya girilmesini önleyeceğim. Benim görevim ölüyü korumak" yazıyordu. Deneyimli bir arkeolog olarak, bu tehditkâr sözlerin eski Mısır mezarlarının içini düzenleyen rahiplerin mezar soyguncularına yönelik korkutma amaçlı geleneksel uyarıları olduğunu düşündü, ardında da dışarıda sabırsızlık içinde bekleşen ekibine seslendi: "Başardık! Dünya bugünü asla unutmayacak!"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Dünyanın gerçekten de hiç unutmayacağı ve sonradan sık sık tartışmaya açacağı o gün, takvimler 26 Kasım 1922'yi göstermekteydi. Eski Mısır'ın 16. firavunu Tutank Amon, ölümünden yaklaşık 3300 yıl sonra bütün kişisel hazineleri ve sırlarıyla birlikte yeniden gün ışığına çıkıyordu. 'Lanet' dalgası başlıyor İngiliz arkeolog Howard Carter, 17 yaşından bu yana Mısır'da yaşayan, o tarihe dek yüzlerce kazıya katılmış deneyimli bir Eski Mısır uzmanıydı. Tutank Amon mezarı kazısını da bu ülkede tesadüfen tanıştığı soylu ve maceraperest Lord Carnavaron'un sağladığı mâlî destek sayesinde gerçekleştirmişti. Carter'i tam 15 yıl boyunca büyük bir arkeolojik keşif yapması için sabırla finanse eden Lord, mezar odasına girildiği gün de onun yanındaydı.
Bu büyük keşfi bir kaç gün içinde dünya medyasına duyuran ikilinin olaydan duyduğu büyük sevinç, kısa sürede yerini gerilime ve karşılıklı suçlamalara bıraktı. Yıllardır süregelen ve çevrelerindeki herkes açısından sarsılmaz gibi görünen bu dostluk bir anda bozulmuştu. Sonunda da oldukça şiddetli bir kavgayla yollarını ayırdılar. Mezarın açılmasından yalnızca dört ay sonra, kendine iyi bakan zinde biri olarak tanınan Lord Carnavaron, Kahire'deki Continental Savoy Oteli'nde âni bir komaya girerek öldü. İlk teşhis "kan zehirlenmesi" yönündeydi. Sonradan alınan bir haberle, Lord'un Kahire'den binlerce kilometre uzaktaki İskoçya'daki malikânesinde bulunan çoban köpeğinin de aynı dakikalarda titremeye başladığı ve kısa süre içinde öldüğü öğrenilecekti. Bu olay, İngiltere'de özellikle The Times gazetesinin kazı ve sonrasında olanları "Tutank Amon'un laneti" ifadesiyle başlığa çıkarmasına yol açtı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Genç firavunun mezarıyla şu ya da bu biçimde teması olanların başına gelen âni ölümler, sonraki günler ve haftalarda da şaşırtıcı bir sıklıkla devam etti. Öldüğü ana kadar Lord Carnavaron'a bakan İngiliz hemşire, 1926 yaşında henüz 28 yaşındayken doğum yaparken öldü. Mezarın açılışında bulunan Amerikalı milyarder George Jay Gold, kısa bir süre sonra oraya yaptığı yeni bir ziyaretin hemen ardından ateşlenerek bölgede son nefesini verdi. Fransız arkeolog Prof. La Fleur'ün akıbeti de tıpatıp aynı oldu. O da Krallar Vadisi'nde mezarı incelediği gün otel odasında âni bir şokla öldü. Arkeolog Carter'ın yardımcılarından biri olan C. Mace, mezarda çalıştıkça sık sık ateş nöbetlerine tutulmaya başlamıştı. 1924 yılında artık daha fazla çalışamayacağını farkederek, ekipten ayrıldı ve inzivaya çekildi. Bu arkeolog da 1928 yılında yine ateşli bir hastalıktan öldü. Carter'ın diğer yardımcısı olan 45 yaşındaki Richard Bethel ise keşiften kısa bir süre sonra "kan dolaşımı yetersizliği" gibi yaşına ve sağlık durumuna hiç uymayan bir teşhisle hayata vedâ edecekti.
Bir kaç yıl içinde ard arda yaşanan bu ölümlere karşılık, paçayı kurtaran bazı ekip üyeleri de vardı. Sözgelimi tıpkı Carter gibi James Henry Breasted de kazı sonrasında çok ağır ateşli hastalıklar geçirdi; ancak ölümü yenerek normal hayatına devam etmeyi başardı. Sonunda bu "lanet" öyküsü The Times'ın sayfalarını aşıp uluslar arası bir söylentiye dönüştüğünde, bazı bilim adamları yarım gönülle de olsa konuyu inceleme gereğini duydular. Kahire Üniversitesi'nden Dr. İzzettin Taha, yıllar sonra konuyla bilimsel olarak ilgilendi. Yaptığı araştırmalarda ulaştığı bulgular ise son derece ilginçti. Mısırlı araştırmacı, mezar odasıyla bir biçimde teması olan bütün insanların ciğerlerinde özel bir mantar hastalığı türünün geliştiğini farketti. Vücuda girdikten sonra yüksek ateşe yol açan bu bakteri, kişinin solunum sistemini kilitliyor ve boğularak ölmesine yol açıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Lanet öykülerine asla prim vermeyen Taha, bunların etkili zehirler üretme konusunda gayet mahir olan eski Mısırlıların mezar odalarına kurdukları biyolojik tuzaklardan kaynaklandığını savunuyordu. Bu kez, bilim dünyasında belli ölçüde ilgi gördü ve benimsendi. Öte yandan, kaderin acı bir cilvesi sonucunda, bulgusu bir süre sonra Taha'nın kendi ölümünde de doğrulanacaktı. Kahire'den Süveyş'e giderken düz yolda bir kamyonla çarpışarak hayatını kaybeden araştırmacıya otopsi yapıldığında, ölümünden saniyeler önce solunumunun durduğu anlaşıldı. Tutank Amon ile ilgili en trajik ölüm ise 1972 yılında yaşandı. Firavun hazineleri sergilenmek üzere Londra'ya gönderilirken bir İngiliz gazeteci tarafından kendisine "lanet" öyküsü sorulan Mısır Eski Eserler Dairesi Başkanı Dr. Kemaleddin Mehrez, "Bana bir bakın hele" dedi alaycı bir ifadeyle, "Ömrüm boyunca düzinelerce mezara girip çıktım, sayısız mumyaya dokundum. Herhangi bir lanet etkisi görebiliyor musunuz? Benim sağlığım, bütün bunların birer tesadüf olduğunun en iyi kanıtıdır."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Mehrez, bu sözleri söyledikten dört hafta sonra, eserlerin son partisi de uçakla İngiltere'ye gönderilirken henüz 52 yaşında solunum yetmezliğinden öldü. 1980 yılında "lanet"i konu olan bir filmin başrol oyuncusu olan İngiliz aktör Ian Mc Shane, Kahire'deki çekimlerin daha ilk gününde bir at arabasının üzerine devrilmesi sonucunda yaralandı ve bacağı on ayrı yerden kırıldı. Bu olay üzerine filmin pek çok oyuncusu projede görev almaktan vazgeçecekti
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)
B'ölüm -49- (önceki bölümden devamla)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLIX-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(48.bölümden devam)
Görkemli bir kapıydı karşılaştığı. Ancak kapının ne bir kolu vardı ne de bildiği kapılara benzer açılmasını sağlayacak bir düzeneği. Kirişlere oturtulmuş mermerimsi 2 ana sütuna benzeyen ve garip bir ışınımla, nefes alır verir gibi çok soluk bir mor ışık yanıp sönüyordu sanki bu sütunların içinde.. İki kanadının üzerinde de simetrik olarak işlenmiş semboller vardı. Kapının ortasında, sembollerin çevrelediği bir de bir yüz..Çok estetik çok güzel bir yüz. Kadın mı erkek mi olduğu anlaşılmayan yüzün, bakışları sanki canlıymış ve kendilerini izliyormuş gibi. O güne kadar böylesi bir yüz görmemişti Ervin. Babası sanki hipnotize olmuş gibi kapıya bakıyordu. Yavaşça babasının yanına sokuldu Ervin. Sessizliği ilk bozan babası oldu. "Bu ..Bu Kesinlikle Sellzoso'nun yüzü." dedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, babasının şaşkınlıkla ağzından çıkan cümleye bir anlam veremedi. "Sellzoso da kim ?" dedi merakla. Babası dönüp "Aslında bir efsaneye dayanıyor, keşif gezisine başlamadan anlattığım gibi. Ama çok bilinen bir efsane değildir. Sana eve döndüğümüzde anlatırım, 6 senedir üzerinde çalıştığım ve anlamaya ve çözmeye uğraştığım bir efsane. Neyse , şimdi kapıyı açmanın bir yolunu bulmalıyız, git diğerlerine haber ver. Öncelikle çalışmalarımıza buradan başlayacağız" dedi babası.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin heyecanla diğerlerinin yanına doğru hızlı hızlı uzaklaşırken babası elinin içiyle alnında biriken terleri sildi. Hala gözlerine inanamıyordu. Eğer bu kapıyı açmayı becerebilirse ve metinleri , şu karşılaştığı en garip sembollerden oluşan dili çözebilirse dünya tarihine kazandıracağı bir uygarlık olacaktı. Ve o uygarlığın tüm dünyayı değiştirecek pek çok gücü insanın eline ulaşabilecekti. Kapıya hayranlık ve heyecanla bakarken, kapının ardında bulacaklarının yanlış kişilerin eline geçerse insanlığın sonunu getirebileceğini hiç düşünmüyordu. Sellzoso'nun Laneti'nin anlatıldığı bir efsane okumuştu çok eski bir tablette. Efsanelerin özellikle de lanet efsanelerinin alt metin çözümlemelerinde aslında pek çok gizlenmiş tarihsel ve sosyolojik olayın olduğunu düşündüğü için ciddiye alırdı efsaneleri. Söylencelerin dilden dile ağızdan ağıza zamanın kapsamlı erozyonundan kendisini sıyırıp bin yıllar, yüz yıllar ötesine geçebilmesi söz konusu söylencenin alt metninde yer alan bir korkuya, bir tanıklığa, bir uyarıya işaret ederdi her daim. Ancak efsanelerin oldukça saçmaladığı akıl ve düşünceden yoksun tam anlamıyla masallarla büyütülmüş kişilerin büyüdüklerinde de inanmak isteyecekleri "masallar"a dönüştürülenleri de vardı. Bunu iyi ayrıştırmak gerekiyordu. Bu saçma ve kitleleri oldukça etkileyen efsanelerden birini anımsadı. Mısır Firavunu Tuthankamonun lanetiyle ilgili sırrın bilinmeyen gerçekliğini..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayın Oku'yucu, Bu konuyla ilgili olarak sana oldukça hoş ve derinlemesine incelenmiş bir yazıyı okumanı tavsiye edeceğim. Yazı oldukça ilginç. Tutank Amon'la ilgili. O dönemde medyanında pompalamasıyla hızla yayılan "Lanet"in nereden ve nasıl kaynaklandığını gözler önüne seren bir makale bu. O dönemde bilim adamları yayılan söylentileri ısrarla reddetti ama beklenmedik ölümlerle gizem daha da büyüdü ve bir mumya laneti efsanesi oluştu. Ama her efsanenin bir sonu vardır. Her gerçeğin de..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
YUVARLANAN KARTOPU GİBİ BÜYÜYEN EFSANE
Bilim adamlarının, şarlatanlardan en çok muzdarip oldukları konuların başını uzaylılar ve hayalet (asılsız cin söylenceleri) vakalarından sonra mumyalar ve piramitler çekmektedir. Yıllardır süregelen Firavun laneti efsanesi de, bugün elde edilen tüm bilimsel verilere rağmen yaşamaya devam etmekte ve gizemli bir gerçek olarak kulaktan kulaktan yayılmaya devam etmektedir. Çocukluğumda dinleyerek büyüdüğüm 'Tuthankamon'un laneti efsanesi o kadar çok taraftar bulmuş ve yayılmış ki Discovery gibi bilimsel (!) yayın yapan bir kanalda yer alan bir belgeselde dahi, "buzdağına çarpıp batan Titanic'in Tuthankamon'un hazinesinden parçalar taşıdığı ibaresi yer alabiliyor ve bu geminin de lanetten pay aldığı iddia edilebiliyor!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
BATIDA PİŞER DOĞUYA DÜŞER
İşin garibi, Batıda bilim adamları bu efsanelere aldırış etmeksizin Mısır’ın karanlık tarihini sayfa sayfa aydınlatıp, lanet yaydığı iddia edilen Tutankhamon’un yüz hatlarının dahi nasıl olabileceğini hesaplarken, Doğuda hâlâ bu efsane bilimsel gerçeklere tercih edilmektedir!
Oysa yapılan istatistiki araştırmalara göre Batı aleminde hurafelere inananların oranı Doğuya nazaran kat be kat fazla iken doğulunun bu efsaneye neden bu denli alaka gösterip, sahip çıkmış olduğu başlı başlına sosyolojik bir vakadır. İşin bilimsel boyutunu bir yana bırakıp inanç yönüne baktığımızda durum daha da garabet bir hal almaktadır.
18. Ayetinde, "Bilin ki, Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir!" denilen Kuran'ı Kerim'in Hud suresi; Firavunları en zalim yöneticiler arasında gösterdiği gibi, 97. ayetinde onlara inananları "Fakat onlar Firavunun söylediklerine uydular. Oysa Firavunun söyledikleri doğru değildi" diyerek uyarır. Buna rağmen İslam coğrafyasında Çin'de olsa gidilip alınması emredilen bilimsel bilgi bir yana atılıp, kendini korumaktan aciz olan bir Firavun'un ve o zalimi koruduğuna inanılan(!) adamlarının lanetleri kabul görebilmektedir...
İşin bir ilginç yönü de söz konusu efsaneleri üretenlerin gözünde bölge halkının hâlâ Müslüman olarak görülmemeleridir. Son olarak Mumya ve mumya Dönüyor filmlerinde görüleceği üzere bölge halkı hâlâ Tanrı-Kral efsanelerine inanan 'ilkel' bir topluluk olarak görülmektedir...
Peki gerçekte bu lanet masalı nasıl ortaya çıktı ve efsanede oldu denilen ölümler gerçekten oldu mu?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)
Görkemli bir kapıydı karşılaştığı. Ancak kapının ne bir kolu vardı ne de bildiği kapılara benzer açılmasını sağlayacak bir düzeneği. Kirişlere oturtulmuş mermerimsi 2 ana sütuna benzeyen ve garip bir ışınımla, nefes alır verir gibi çok soluk bir mor ışık yanıp sönüyordu sanki bu sütunların içinde.. İki kanadının üzerinde de simetrik olarak işlenmiş semboller vardı. Kapının ortasında, sembollerin çevrelediği bir de bir yüz..Çok estetik çok güzel bir yüz. Kadın mı erkek mi olduğu anlaşılmayan yüzün, bakışları sanki canlıymış ve kendilerini izliyormuş gibi. O güne kadar böylesi bir yüz görmemişti Ervin. Babası sanki hipnotize olmuş gibi kapıya bakıyordu. Yavaşça babasının yanına sokuldu Ervin. Sessizliği ilk bozan babası oldu. "Bu ..Bu Kesinlikle Sellzoso'nun yüzü." dedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, babasının şaşkınlıkla ağzından çıkan cümleye bir anlam veremedi. "Sellzoso da kim ?" dedi merakla. Babası dönüp "Aslında bir efsaneye dayanıyor, keşif gezisine başlamadan anlattığım gibi. Ama çok bilinen bir efsane değildir. Sana eve döndüğümüzde anlatırım, 6 senedir üzerinde çalıştığım ve anlamaya ve çözmeye uğraştığım bir efsane. Neyse , şimdi kapıyı açmanın bir yolunu bulmalıyız, git diğerlerine haber ver. Öncelikle çalışmalarımıza buradan başlayacağız" dedi babası.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin heyecanla diğerlerinin yanına doğru hızlı hızlı uzaklaşırken babası elinin içiyle alnında biriken terleri sildi. Hala gözlerine inanamıyordu. Eğer bu kapıyı açmayı becerebilirse ve metinleri , şu karşılaştığı en garip sembollerden oluşan dili çözebilirse dünya tarihine kazandıracağı bir uygarlık olacaktı. Ve o uygarlığın tüm dünyayı değiştirecek pek çok gücü insanın eline ulaşabilecekti. Kapıya hayranlık ve heyecanla bakarken, kapının ardında bulacaklarının yanlış kişilerin eline geçerse insanlığın sonunu getirebileceğini hiç düşünmüyordu. Sellzoso'nun Laneti'nin anlatıldığı bir efsane okumuştu çok eski bir tablette. Efsanelerin özellikle de lanet efsanelerinin alt metin çözümlemelerinde aslında pek çok gizlenmiş tarihsel ve sosyolojik olayın olduğunu düşündüğü için ciddiye alırdı efsaneleri. Söylencelerin dilden dile ağızdan ağıza zamanın kapsamlı erozyonundan kendisini sıyırıp bin yıllar, yüz yıllar ötesine geçebilmesi söz konusu söylencenin alt metninde yer alan bir korkuya, bir tanıklığa, bir uyarıya işaret ederdi her daim. Ancak efsanelerin oldukça saçmaladığı akıl ve düşünceden yoksun tam anlamıyla masallarla büyütülmüş kişilerin büyüdüklerinde de inanmak isteyecekleri "masallar"a dönüştürülenleri de vardı. Bunu iyi ayrıştırmak gerekiyordu. Bu saçma ve kitleleri oldukça etkileyen efsanelerden birini anımsadı. Mısır Firavunu Tuthankamonun lanetiyle ilgili sırrın bilinmeyen gerçekliğini..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayın Oku'yucu, Bu konuyla ilgili olarak sana oldukça hoş ve derinlemesine incelenmiş bir yazıyı okumanı tavsiye edeceğim. Yazı oldukça ilginç. Tutank Amon'la ilgili. O dönemde medyanında pompalamasıyla hızla yayılan "Lanet"in nereden ve nasıl kaynaklandığını gözler önüne seren bir makale bu. O dönemde bilim adamları yayılan söylentileri ısrarla reddetti ama beklenmedik ölümlerle gizem daha da büyüdü ve bir mumya laneti efsanesi oluştu. Ama her efsanenin bir sonu vardır. Her gerçeğin de..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
YUVARLANAN KARTOPU GİBİ BÜYÜYEN EFSANE
Bilim adamlarının, şarlatanlardan en çok muzdarip oldukları konuların başını uzaylılar ve hayalet (asılsız cin söylenceleri) vakalarından sonra mumyalar ve piramitler çekmektedir. Yıllardır süregelen Firavun laneti efsanesi de, bugün elde edilen tüm bilimsel verilere rağmen yaşamaya devam etmekte ve gizemli bir gerçek olarak kulaktan kulaktan yayılmaya devam etmektedir. Çocukluğumda dinleyerek büyüdüğüm 'Tuthankamon'un laneti efsanesi o kadar çok taraftar bulmuş ve yayılmış ki Discovery gibi bilimsel (!) yayın yapan bir kanalda yer alan bir belgeselde dahi, "buzdağına çarpıp batan Titanic'in Tuthankamon'un hazinesinden parçalar taşıdığı ibaresi yer alabiliyor ve bu geminin de lanetten pay aldığı iddia edilebiliyor!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
BATIDA PİŞER DOĞUYA DÜŞER
İşin garibi, Batıda bilim adamları bu efsanelere aldırış etmeksizin Mısır’ın karanlık tarihini sayfa sayfa aydınlatıp, lanet yaydığı iddia edilen Tutankhamon’un yüz hatlarının dahi nasıl olabileceğini hesaplarken, Doğuda hâlâ bu efsane bilimsel gerçeklere tercih edilmektedir!
Oysa yapılan istatistiki araştırmalara göre Batı aleminde hurafelere inananların oranı Doğuya nazaran kat be kat fazla iken doğulunun bu efsaneye neden bu denli alaka gösterip, sahip çıkmış olduğu başlı başlına sosyolojik bir vakadır. İşin bilimsel boyutunu bir yana bırakıp inanç yönüne baktığımızda durum daha da garabet bir hal almaktadır.
18. Ayetinde, "Bilin ki, Allah’ın laneti zalimlerin üzerinedir!" denilen Kuran'ı Kerim'in Hud suresi; Firavunları en zalim yöneticiler arasında gösterdiği gibi, 97. ayetinde onlara inananları "Fakat onlar Firavunun söylediklerine uydular. Oysa Firavunun söyledikleri doğru değildi" diyerek uyarır. Buna rağmen İslam coğrafyasında Çin'de olsa gidilip alınması emredilen bilimsel bilgi bir yana atılıp, kendini korumaktan aciz olan bir Firavun'un ve o zalimi koruduğuna inanılan(!) adamlarının lanetleri kabul görebilmektedir...
İşin bir ilginç yönü de söz konusu efsaneleri üretenlerin gözünde bölge halkının hâlâ Müslüman olarak görülmemeleridir. Son olarak Mumya ve mumya Dönüyor filmlerinde görüleceği üzere bölge halkı hâlâ Tanrı-Kral efsanelerine inanan 'ilkel' bir topluluk olarak görülmektedir...
Peki gerçekte bu lanet masalı nasıl ortaya çıktı ve efsanede oldu denilen ölümler gerçekten oldu mu?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(devam edecek)
B'ölüm -48-(47.Bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLVIII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (47.den devam)
Ervin babasına dönüp, "Peki bu mağaranında Şehrengiz mağarasınında bir efsanesi var mı?" diye sordu. Babası gülümseyerek saçını karıştırdı," Evet, elbette var, bunu öğrenmek için buradayız."
Bütün hazırlıklar bitmiş mağara yeterince aydınlatılmıştı. Mağaranın keşfi için herkes hazırdı. Efsanelerini anlatan babacan, sevimli, bilge adam gitmiş , yerine çok dikkatli bir uzman, profesyonel bir araştırmacı gelmişti sanki. Ervin, babasının her koşula ve duruma göre nasıl şekillendiğini hayranlıkla seyrediyordu. Babası dikkatle adımlar atarak mağaranın duvarlarını incelemey başladı. Ervin 'de babasını rahatsız etmeyecek bir mesafeden onu takip ediyor, babası ne yaparsa hafızasına kazıyıp onun gibi düşünmeye çalışıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Gözlerini mağaranın duvarına devirdiğinde, girinti ve çıkıntıdan, pürüzlü yüzeyden başka birşey göremedi ilkin. Biraz daha dikkatli baktığında mağaranın duvarlarında kolaylıkla görünmeyen garip şekiller olduğunu gördü..İşaretler, tamemen çok net ve düzgün çizilmişlerdi, el çizimine benzemiyorlardı pek. Çünkü semboller çizilmekten çok mağaranın duvarlarına "kazınmış " gibiydi, ya da gömülmüş gibi? . Ekipteki uzmanlar sessiz ve seri bir şekilde işlerini yapıyorlardı. Öğleye kadar mağaranın duvarında ne gördülerse fotoğraflayıp işaretlediler. Bu daha sonraki araştırma raporunu oluştururken belli bir düzen ve sırayla keşiflerinden edindikleri puzzle parçalarını "bütün" olarak görebilmelerini sağlayacaktı. Eğer bütünü görebilirlerse eksik parçaların neler olduğunu bulabileceklerdi. Sonuçta neyi aradığını bilirsen onu bulma şansın,bilmemenden daha fazladır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Öğleden sonra mağaranın derinliklerine dorğu yol almaya başladılar. Mağara sanki bri aort gibiydi babasına göre. 4 tane ikisi solda ikisi de sağda olmak üzere uzun ve dar dehlizlerden , koridorlardan oluşan yollar vardı. 13 kişilik ekibin 4'e ayrılmasını istedi babası. Her bir ekip bu koridorları aşacak, dehlizlerin durumunu çok dikkatli olacak şekilde tanımlayacaktı. babası Ervin'in ve kendisinin yalnız gitmesini istediğini söyledi diğer ekip elemanlarına. Sözleştikleri gibi ayrılan 4 yol ağzından keşif yolculuklarına doğrulandılar. Babası önden giderken Ervin hala mağaranın duvarında devam eden, sembolleri merak ediyordu.Daha önce gördüğü hiç bir şekle benzemiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Baba, bu resimler ne?" diye sordu. Babası devam ederken yürümeye dikkatlice;"Bastığım yerlere basmayı sakın unutma Ervin, öğrendiğin gibi. Bu resimler aslında resim değil, onların bir alfabe olduğunu düşünüyorum. Ama bilindik bir alfabe olmadığı kesin." dedi. YEni bir şey sormaya hazırlanırken birden babasının bir heykel gibi donakaldığını, ve hayretler içerisinde bir yere baktığını gördü. Kafasını çevirip babasının baktığı yere baktığında, o güne kadar geçen hayatının en ilginç görüntüsüyle karşılaştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)
Ervin babasına dönüp, "Peki bu mağaranında Şehrengiz mağarasınında bir efsanesi var mı?" diye sordu. Babası gülümseyerek saçını karıştırdı," Evet, elbette var, bunu öğrenmek için buradayız."
Bütün hazırlıklar bitmiş mağara yeterince aydınlatılmıştı. Mağaranın keşfi için herkes hazırdı. Efsanelerini anlatan babacan, sevimli, bilge adam gitmiş , yerine çok dikkatli bir uzman, profesyonel bir araştırmacı gelmişti sanki. Ervin, babasının her koşula ve duruma göre nasıl şekillendiğini hayranlıkla seyrediyordu. Babası dikkatle adımlar atarak mağaranın duvarlarını incelemey başladı. Ervin 'de babasını rahatsız etmeyecek bir mesafeden onu takip ediyor, babası ne yaparsa hafızasına kazıyıp onun gibi düşünmeye çalışıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Gözlerini mağaranın duvarına devirdiğinde, girinti ve çıkıntıdan, pürüzlü yüzeyden başka birşey göremedi ilkin. Biraz daha dikkatli baktığında mağaranın duvarlarında kolaylıkla görünmeyen garip şekiller olduğunu gördü..İşaretler, tamemen çok net ve düzgün çizilmişlerdi, el çizimine benzemiyorlardı pek. Çünkü semboller çizilmekten çok mağaranın duvarlarına "kazınmış " gibiydi, ya da gömülmüş gibi? . Ekipteki uzmanlar sessiz ve seri bir şekilde işlerini yapıyorlardı. Öğleye kadar mağaranın duvarında ne gördülerse fotoğraflayıp işaretlediler. Bu daha sonraki araştırma raporunu oluştururken belli bir düzen ve sırayla keşiflerinden edindikleri puzzle parçalarını "bütün" olarak görebilmelerini sağlayacaktı. Eğer bütünü görebilirlerse eksik parçaların neler olduğunu bulabileceklerdi. Sonuçta neyi aradığını bilirsen onu bulma şansın,bilmemenden daha fazladır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Öğleden sonra mağaranın derinliklerine dorğu yol almaya başladılar. Mağara sanki bri aort gibiydi babasına göre. 4 tane ikisi solda ikisi de sağda olmak üzere uzun ve dar dehlizlerden , koridorlardan oluşan yollar vardı. 13 kişilik ekibin 4'e ayrılmasını istedi babası. Her bir ekip bu koridorları aşacak, dehlizlerin durumunu çok dikkatli olacak şekilde tanımlayacaktı. babası Ervin'in ve kendisinin yalnız gitmesini istediğini söyledi diğer ekip elemanlarına. Sözleştikleri gibi ayrılan 4 yol ağzından keşif yolculuklarına doğrulandılar. Babası önden giderken Ervin hala mağaranın duvarında devam eden, sembolleri merak ediyordu.Daha önce gördüğü hiç bir şekle benzemiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Baba, bu resimler ne?" diye sordu. Babası devam ederken yürümeye dikkatlice;"Bastığım yerlere basmayı sakın unutma Ervin, öğrendiğin gibi. Bu resimler aslında resim değil, onların bir alfabe olduğunu düşünüyorum. Ama bilindik bir alfabe olmadığı kesin." dedi. YEni bir şey sormaya hazırlanırken birden babasının bir heykel gibi donakaldığını, ve hayretler içerisinde bir yere baktığını gördü. Kafasını çevirip babasının baktığı yere baktığında, o güne kadar geçen hayatının en ilginç görüntüsüyle karşılaştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)
B'ölüm -47-(46.Blmden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ Bölüm -XLVII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Önceki Bölümden devam)
"Anlatsana baba, çok merak ettim bu efsaneyi, dedi Ervin heyecanla. Onlar sohbet ededursunlar ekipde mağaranın aydınlatılması için gereken techizatı kurmaya devam ediyorlardı. Ama Ervin ,biliyordu ki , diğerleri çalışırken babasını tıpkı kendisinin dinlediği gibi büyük bir dikkat ve merakla dinliyordu herkes. Babasıyla gurur duyarak dinlemeye koyuldu.
"Çok çok eski çağlarda..." diye başladı babası anlatmaya.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Çok yağmurlar yağdı. Gök delinmiş gibiydi. Dünya sele boğuldu, her yanı çamurlar kapladı. Çamurlar akan selle yuvarlanarak Kara Dağ'daki bir mağaraya doldular. Mağaranın içindeki kayalar yarıldı. Yarıkların kimileri insanı andırıyordu. Sürüklenen çamurlar bu insan biçimli yarıkları doldurdular.
Aradan çok zaman geçti....
Yarıklardaki balçıklar sular ile benzeşti, hâllodu. Güneş Saratan burcuna gedi ve havalar çok ısındı. Yarıklardaki balçık sular ile pişti. Yarıkların bulunduğu bu mağara tıpkı bir kadın gibiydi. İçi de insanlara can veren bir kadın karnı gibiydi.
Dokuz ay durmadan yel esti....
Su, ateş, toprak ve yel, insana can vermak için birleştiler. Dokuz ay sonra bir insan çıktı ortaya. Adına Ay-Atam dediler.
Ay-Atam, gökten indi yere kondu. Bu yerin suyu tatlı, havası da serindi.
Sonra yine yağmurlar, seller başladı. Mağara yeniden çamurla doldu. Güneş bu kez Sünbüle burcunda durdu. Sünbüle burcundaki güneşin sıcaklığı ile balçıklar sular ile pişti. Bu kez bir hatun kişi çıktı ortaya. Adına Ay-Va dediler.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ay-Atam ile Ay-Va evlendiler. Kırk çocukları oldu. Bunların yarısı erkek, yarısı da kızdı. Onlar da evlendiler; soyları çoğaldı.
Bir zaman geldi Ay-Atam ile Ay-Va Hatun'un ömürleri doldu; öldüler. Çocukları, ana-babalarını türedikleri mağaraya gömdüler. Mağaranın kapısını altın kapılar ile kapattılar, dört bir yanını çiçekle süslediler."
Ervin' de diğerleri de babasının bunca şeyi aklında nasıl tutabildiğine hayret edip bilgisine hayran hayran bakıyorlardı. Üstad, başka var mı? Hani bir defasında da bize analtmıştın, Nurhak Dağındaki mağara için? " dedi Mağara ekibinden Hüseyin elektrik dinamosunu kurmaya çalışırken.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Peki , bir tane de senin için anlatayım, nasılsa dinlemeniz çalışmanıza engel değil, dedi ve devam etti anlatmaya.
"Nurhak dağlarının tepesindeki krater gölü yörede Ali Gölü olarak anılır. Göle “ALİ” adını veren yöre halkı, bu ismi bir efsaneye dayandırır, söylenceye göre; yörede yaşayan Ali adlı çoban, beyin kızına sevdalanır, kız da çobanı sevmektedir. Bey, günün birinde durumu öğrenir, çobanı çağırtır, Nurhak Dağlarında bir kış geçirirse kızını ona vereceğini söyler. Çoban atını dağa sürer, günümüzde Ali Göl’ ün çevresindeki bir mağaraya sığınır .Bir süre dağ koşullarına dayanır ama sonra ölür. Rivayete göre sığındığı mağaranın duvarlarındaki yazılarda Çoban Ali’nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır; “Açlıktan, susuzluktan değil, dağların uğultusundan öldü” İnanışa göre mağaranın önündeki oyuk taş Çoban Ali’nin atının yemliğidir. O günden sonrada mağaranın yakınındaki göle ALİ GÖL’ ü denir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Bu “ALİ GÖL” efsanesinin bir de ikinci hikayesi vardır: Eski devirlerde Elbistan’a hakim olan iyi idaresi ile ün salmış bir bey vardı. Bey kendinden sonra beyliğin devamı ve bekası için kız ve erkek çocuklarının yetişmesine son derece önem verir, onları idari, siyasi ve askeri alanda yetiştirmeğe çalışırdı. Bu nedenle üç kızı ehliyetli kişilerden ders alır, savaşın bütün inceliklerini öğrenerek iyi ata biner ve güzel kılıç kullanırlardı. Babaları bazı savaşlara tecrübeleri artsın diye beraberinde götürürdü .İşte böyle bir savaş anında, askerler içerisinde yiğitliği ve kahramanlığı ile ün salan bir asker, tehlikeli durumda beyin’ in küçük kızını kurtarmış ve savaş dönüşünde ilişkileri devam ederek aşık olmuştu. Gel görki “bey kızı, bey oğluna layıktır “ Fakat aşk ferman dinlemez, çeşitli aracılarla beyin gönlü hoş edilir, kız evet demesine der ama; bir de evleneceği kişinin bütün oba halkına yiğitliğini, cesaretini duyurmasını ister ve şu şartı ileri sürer.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Derki: “Nurhak dağında Ali Göl yakınında bir mağara vardır, benimle evlenecek kişi o Mağarada kırk gün beklemeli”. Bunu duyan yiğit delikanlı atıyla beraber mağaraya varır. Halen mevcut olan mağarada ancak otuz iki gün kalabilir. Kırk gün geçtikten sonra dönmeyince aramaya çıkarlar ve mağarada atıyla birlikte ölüsünü bulurlar, neden öldüğü uzun süre araştırılır. Nihayet mağara kapısında bulunan taşta şu yazıya rastlanır; “BEN VE ATIM NE AÇLIKTAN NE KORKUDAN ÖLDÜK, BİZ İNİLTİDEN ÖLDÜK” sözü geçen mağara halen mevcut olup, sonuna kadar gidilememekte ve kulakları tırmalayıcı bir uğultu sonuna gitmeye engel olmaktadır. Halk bu mağaraya inleyen mağara demiş ve çevre köyler tarafından kutsal sayılmıştır. Bir rivayete göre de gölün adı Çoban Ali’den değil Hz. ALİ’ den gelmektedir. Bir gün Hz . Ali ‘nin yolu buraya düşer, azık torbasındaki son kırıntıları Nurhak dağının kuzeyine, suyunu da güneyine döker. Bu nedenle dağın kuzeyi ovalık , güneyi de sulaktır "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Ama bana soracak olursanız beni de bu efsane çok etkilemişti;Uçuk Mağara derler adına, Kangal ilçesine bağlı Yeniköydedir. Efsaneye göre, çok eskiden Türklerle Hıristiyanlar birlikte yaşarlarmış. O zamanlar bu köy çok büyük bir yerleşim yeri imiş. Bu köyde Pazar kurulur, kayalık yerler oyularak ev haline getirilirmiş. O köyün ağası da çok büyük bir mağarada yaşarmış. Ağanın mağarası oldukça yüksek bir yerde imiş. Diğer evler derenin kenarındaymış.
Ağanın oğlu çok hayırsız bir evlatmış. Babası üzüntüden ölmüş. Oğlu da babasının malını har vurup harman savurmuş. Bu adam ailesine acı çektirdiği gibi; köylünün de başına bela olmuş. Ağanın zulmünden halk isyan edecek olmuş. Ağa, köylünün tarlasını, bahçesini, hayvanlarını ellerinden zorla almış. İnsanların eli kolu bağlı, bu belayı yok edecek güçleri de yok. Sadece beddua eder olmuşlar. -Umarız, senin de elin ayağın tutmaz olur, bize ettiklerini bir bir çekersin. Evin, eşiğin başına tepsin, taş kesilesin. Çocuklarının gününü görmeyesin, yurdun yuvan dağılsın… Halk böyle bedduayla, ıstırapla gün geçire dursun, nihayet ahları tutmuş.
Köyde büyük bir zelzele olmuş. O acımasız adam ettiklerini çekmiş. Köydeki hiçbir ev yıkılmadığı halde onun yaşadığı mağara yerle bir olmuş. Ağılı, ahırı, hayvanları telef olmuş. Ağa, yaptıklarına bin pişman, karısı ve çocuğuyla karşı dağın tepesinde olan bitenleri seyrederken taş kesilmiş.
Bugün kucağında bir çocukla bir kadın, 15-20 metre ötesinde eli çenesinde bağdaş kurup oturmuş vaziyette bir erkek heykeli kayalardan oluşmuş; hiç zarar görmemiş bir şekilde durmaktadır. Ağa’nın mağarası depremde uçtuğu gibi, köylüler bu mağaraya Uçuk Mağara demişlerdir."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Devam edecek)
"Anlatsana baba, çok merak ettim bu efsaneyi, dedi Ervin heyecanla. Onlar sohbet ededursunlar ekipde mağaranın aydınlatılması için gereken techizatı kurmaya devam ediyorlardı. Ama Ervin ,biliyordu ki , diğerleri çalışırken babasını tıpkı kendisinin dinlediği gibi büyük bir dikkat ve merakla dinliyordu herkes. Babasıyla gurur duyarak dinlemeye koyuldu.
"Çok çok eski çağlarda..." diye başladı babası anlatmaya.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Çok yağmurlar yağdı. Gök delinmiş gibiydi. Dünya sele boğuldu, her yanı çamurlar kapladı. Çamurlar akan selle yuvarlanarak Kara Dağ'daki bir mağaraya doldular. Mağaranın içindeki kayalar yarıldı. Yarıkların kimileri insanı andırıyordu. Sürüklenen çamurlar bu insan biçimli yarıkları doldurdular.
Aradan çok zaman geçti....
Yarıklardaki balçıklar sular ile benzeşti, hâllodu. Güneş Saratan burcuna gedi ve havalar çok ısındı. Yarıklardaki balçık sular ile pişti. Yarıkların bulunduğu bu mağara tıpkı bir kadın gibiydi. İçi de insanlara can veren bir kadın karnı gibiydi.
Dokuz ay durmadan yel esti....
Su, ateş, toprak ve yel, insana can vermak için birleştiler. Dokuz ay sonra bir insan çıktı ortaya. Adına Ay-Atam dediler.
Ay-Atam, gökten indi yere kondu. Bu yerin suyu tatlı, havası da serindi.
Sonra yine yağmurlar, seller başladı. Mağara yeniden çamurla doldu. Güneş bu kez Sünbüle burcunda durdu. Sünbüle burcundaki güneşin sıcaklığı ile balçıklar sular ile pişti. Bu kez bir hatun kişi çıktı ortaya. Adına Ay-Va dediler.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ay-Atam ile Ay-Va evlendiler. Kırk çocukları oldu. Bunların yarısı erkek, yarısı da kızdı. Onlar da evlendiler; soyları çoğaldı.
Bir zaman geldi Ay-Atam ile Ay-Va Hatun'un ömürleri doldu; öldüler. Çocukları, ana-babalarını türedikleri mağaraya gömdüler. Mağaranın kapısını altın kapılar ile kapattılar, dört bir yanını çiçekle süslediler."
Ervin' de diğerleri de babasının bunca şeyi aklında nasıl tutabildiğine hayret edip bilgisine hayran hayran bakıyorlardı. Üstad, başka var mı? Hani bir defasında da bize analtmıştın, Nurhak Dağındaki mağara için? " dedi Mağara ekibinden Hüseyin elektrik dinamosunu kurmaya çalışırken.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Peki , bir tane de senin için anlatayım, nasılsa dinlemeniz çalışmanıza engel değil, dedi ve devam etti anlatmaya.
"Nurhak dağlarının tepesindeki krater gölü yörede Ali Gölü olarak anılır. Göle “ALİ” adını veren yöre halkı, bu ismi bir efsaneye dayandırır, söylenceye göre; yörede yaşayan Ali adlı çoban, beyin kızına sevdalanır, kız da çobanı sevmektedir. Bey, günün birinde durumu öğrenir, çobanı çağırtır, Nurhak Dağlarında bir kış geçirirse kızını ona vereceğini söyler. Çoban atını dağa sürer, günümüzde Ali Göl’ ün çevresindeki bir mağaraya sığınır .Bir süre dağ koşullarına dayanır ama sonra ölür. Rivayete göre sığındığı mağaranın duvarlarındaki yazılarda Çoban Ali’nin ölüm nedeni şöyle açıklanmaktadır; “Açlıktan, susuzluktan değil, dağların uğultusundan öldü” İnanışa göre mağaranın önündeki oyuk taş Çoban Ali’nin atının yemliğidir. O günden sonrada mağaranın yakınındaki göle ALİ GÖL’ ü denir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Bu “ALİ GÖL” efsanesinin bir de ikinci hikayesi vardır: Eski devirlerde Elbistan’a hakim olan iyi idaresi ile ün salmış bir bey vardı. Bey kendinden sonra beyliğin devamı ve bekası için kız ve erkek çocuklarının yetişmesine son derece önem verir, onları idari, siyasi ve askeri alanda yetiştirmeğe çalışırdı. Bu nedenle üç kızı ehliyetli kişilerden ders alır, savaşın bütün inceliklerini öğrenerek iyi ata biner ve güzel kılıç kullanırlardı. Babaları bazı savaşlara tecrübeleri artsın diye beraberinde götürürdü .İşte böyle bir savaş anında, askerler içerisinde yiğitliği ve kahramanlığı ile ün salan bir asker, tehlikeli durumda beyin’ in küçük kızını kurtarmış ve savaş dönüşünde ilişkileri devam ederek aşık olmuştu. Gel görki “bey kızı, bey oğluna layıktır “ Fakat aşk ferman dinlemez, çeşitli aracılarla beyin gönlü hoş edilir, kız evet demesine der ama; bir de evleneceği kişinin bütün oba halkına yiğitliğini, cesaretini duyurmasını ister ve şu şartı ileri sürer.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Derki: “Nurhak dağında Ali Göl yakınında bir mağara vardır, benimle evlenecek kişi o Mağarada kırk gün beklemeli”. Bunu duyan yiğit delikanlı atıyla beraber mağaraya varır. Halen mevcut olan mağarada ancak otuz iki gün kalabilir. Kırk gün geçtikten sonra dönmeyince aramaya çıkarlar ve mağarada atıyla birlikte ölüsünü bulurlar, neden öldüğü uzun süre araştırılır. Nihayet mağara kapısında bulunan taşta şu yazıya rastlanır; “BEN VE ATIM NE AÇLIKTAN NE KORKUDAN ÖLDÜK, BİZ İNİLTİDEN ÖLDÜK” sözü geçen mağara halen mevcut olup, sonuna kadar gidilememekte ve kulakları tırmalayıcı bir uğultu sonuna gitmeye engel olmaktadır. Halk bu mağaraya inleyen mağara demiş ve çevre köyler tarafından kutsal sayılmıştır. Bir rivayete göre de gölün adı Çoban Ali’den değil Hz. ALİ’ den gelmektedir. Bir gün Hz . Ali ‘nin yolu buraya düşer, azık torbasındaki son kırıntıları Nurhak dağının kuzeyine, suyunu da güneyine döker. Bu nedenle dağın kuzeyi ovalık , güneyi de sulaktır "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Ama bana soracak olursanız beni de bu efsane çok etkilemişti;Uçuk Mağara derler adına, Kangal ilçesine bağlı Yeniköydedir. Efsaneye göre, çok eskiden Türklerle Hıristiyanlar birlikte yaşarlarmış. O zamanlar bu köy çok büyük bir yerleşim yeri imiş. Bu köyde Pazar kurulur, kayalık yerler oyularak ev haline getirilirmiş. O köyün ağası da çok büyük bir mağarada yaşarmış. Ağanın mağarası oldukça yüksek bir yerde imiş. Diğer evler derenin kenarındaymış.
Ağanın oğlu çok hayırsız bir evlatmış. Babası üzüntüden ölmüş. Oğlu da babasının malını har vurup harman savurmuş. Bu adam ailesine acı çektirdiği gibi; köylünün de başına bela olmuş. Ağanın zulmünden halk isyan edecek olmuş. Ağa, köylünün tarlasını, bahçesini, hayvanlarını ellerinden zorla almış. İnsanların eli kolu bağlı, bu belayı yok edecek güçleri de yok. Sadece beddua eder olmuşlar. -Umarız, senin de elin ayağın tutmaz olur, bize ettiklerini bir bir çekersin. Evin, eşiğin başına tepsin, taş kesilesin. Çocuklarının gününü görmeyesin, yurdun yuvan dağılsın… Halk böyle bedduayla, ıstırapla gün geçire dursun, nihayet ahları tutmuş.
Köyde büyük bir zelzele olmuş. O acımasız adam ettiklerini çekmiş. Köydeki hiçbir ev yıkılmadığı halde onun yaşadığı mağara yerle bir olmuş. Ağılı, ahırı, hayvanları telef olmuş. Ağa, yaptıklarına bin pişman, karısı ve çocuğuyla karşı dağın tepesinde olan bitenleri seyrederken taş kesilmiş.
Bugün kucağında bir çocukla bir kadın, 15-20 metre ötesinde eli çenesinde bağdaş kurup oturmuş vaziyette bir erkek heykeli kayalardan oluşmuş; hiç zarar görmemiş bir şekilde durmaktadır. Ağa’nın mağarası depremde uçtuğu gibi, köylüler bu mağaraya Uçuk Mağara demişlerdir."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Devam edecek)
Bölüm -46-(Önceki bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XLVI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 45'ten devam)
Uyandığında hala üzerinde gördüğü bu garip şaşkınlığın izlerini taşıyordu. Babası çadırının dışından kendisine seslendiğinde fırlayıp yataktan kalktı. Dışarı çıktığında ekipteki herkesin çoktan hazırlanmış olduğunu ve Şehrengiz Mağarasının girişine gereken aydınlatmayı yaptıklarını gördü. Alelacele çadırından çıkıp babasının yanına seyirtti. Babası, mağaraya ilk giricek olan gurupta yer alıyordu, Ervin'le göz göze geldiler, gülümseyerek babası başıyla kendileriyle gelmesini işaret etti. Sevinçle Ervin bu isteğine uydu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Mağaranın içine girdiklerinde her tarafın karanlık olacağını düşünürdü Ervin. Oysa mağara karanlığı, karanlığında karanlığı gibiydi. Zifir bile yanında görülebilir bir karanlıktı. İçerisi yüzyıllardır hava dolaşımının çok zayıf olmasından kaynaklı ağır bir kokuya, yoğun kesif bir atmosfere sahipti. Ekip elemanlarını yönlendiren babası mağaranın en temel noktalarını ışıklandıracak techizatı yerleştirmelerini söylüyordu. Birden çok yorulduğunu hissetti, bir duvarın kıyısına doğru geri geri yürüyüp duvara sırtını dayadı ve yere oturdu. Oturduğu yerden gözleirnin karanlığa alışmasını beklerken aynı zamanda da bu mağaranın adının neden şehrengiz olduğunu düşünüyordu. Ve bu adı kimin verdiğini.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Babasının Amasyada ki bir mağaranın efsanesini anlattığını anımsıyordu. Babası efsaneyi şöyle anlatmıştı;"Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez. Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir. Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler. Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleye dursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaşan ise peçesini kaldırmak istediğinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiğit mi yiğit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de şansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin şaşkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateş sarar etrafı. Kimse ne olduğunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış şekilde. İki gencin cesedi, şehre yakın yerdeki bağ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneşle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya başlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı Mağara" diye ünlenir. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Aklından geçirdiği bu efsaneyi anımsamışken babası yanına gelip oturdu. "Ne düşünüyorsun Ervin?" "Bana bir zaman önce anlattığın Aynalı-mağara efsanesini" Gülümsedi baba. "Sana bir efsane daha anlatayım , bu topraklarda öyle çok efsane çyle çok hikaye öyle çok yaşanmışlık var ki aslında..Neyse Ay-Atam Efsanesi vardır,Memlükler döneminde Mısır'da yaşamış olan Türk tarihçisi Aybek üd Devâdârî tarafından kayda geçirilmiş bir Türk efsanesidir. Efsanede geçen ve Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunan Ata Mağarası motifi, Türk mitolojisinin temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destanı'nda kurtla yaşayan son Türk çocuğunun kaçıp sığındıkları Turfan'ın kuzeybatısındaki büyük dağ ve dağdaki mağara da böyle bir yerdir. Ergenekon'da da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam Efsanesi'nde anlatılan mağara da Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunmaktadır. Büyük Hun ve Kök Türk devletleri zamanında Türkler'in Tanrı'ya tapınmak için bir tür tapınak olarak kullandıkları ata mağaraları da konu ile ilgili ve önemlidirler."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑( devam edecek)
NOT:İşlerimin yoğunluğu ve şu son dönemde kendimi pek iyi hissedemediğim için "kitapla" sizin aranızdaki elçilik görevimi biraz aksattım. Özür dilerim. Bana dua ederseniz bu aralar- herşeyin güzel olması için- müteşekkir kalırım. Saygılarımla; Güneş Ener.
Uyandığında hala üzerinde gördüğü bu garip şaşkınlığın izlerini taşıyordu. Babası çadırının dışından kendisine seslendiğinde fırlayıp yataktan kalktı. Dışarı çıktığında ekipteki herkesin çoktan hazırlanmış olduğunu ve Şehrengiz Mağarasının girişine gereken aydınlatmayı yaptıklarını gördü. Alelacele çadırından çıkıp babasının yanına seyirtti. Babası, mağaraya ilk giricek olan gurupta yer alıyordu, Ervin'le göz göze geldiler, gülümseyerek babası başıyla kendileriyle gelmesini işaret etti. Sevinçle Ervin bu isteğine uydu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Mağaranın içine girdiklerinde her tarafın karanlık olacağını düşünürdü Ervin. Oysa mağara karanlığı, karanlığında karanlığı gibiydi. Zifir bile yanında görülebilir bir karanlıktı. İçerisi yüzyıllardır hava dolaşımının çok zayıf olmasından kaynaklı ağır bir kokuya, yoğun kesif bir atmosfere sahipti. Ekip elemanlarını yönlendiren babası mağaranın en temel noktalarını ışıklandıracak techizatı yerleştirmelerini söylüyordu. Birden çok yorulduğunu hissetti, bir duvarın kıyısına doğru geri geri yürüyüp duvara sırtını dayadı ve yere oturdu. Oturduğu yerden gözleirnin karanlığa alışmasını beklerken aynı zamanda da bu mağaranın adının neden şehrengiz olduğunu düşünüyordu. Ve bu adı kimin verdiğini.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Babasının Amasyada ki bir mağaranın efsanesini anlattığını anımsıyordu. Babası efsaneyi şöyle anlatmıştı;"Güzelce Kız, bir kral kızıdır. Dünyalar güzelidir. O kadar güzeldir ki; görenler dayanamaz, yıldırım düşmüş gibi kendilerinden geçerler. Bu yüzden genç kız, hep peçeli gezer, güzel yüzünü kimseye gösteremez. Artık zamanı gelmiştir diye düşünen babası, dört bir yana haberciler çıkarır kızını evlendirecektir ama kim kızının peçesini açıp güzelliğine dayanır, onu dünya gözüyle seyredebilirse kızını ona verecektir. Bu çağrıya yedi iklim, dört bucaktan şehzadeler, vezir çocukları, dünya zenginleri, yiğitler, bilginler, kısacası gençliğine, bilek gücüne güvenenler dört nala Amasya’ya gelirler. Amasya meydanında kurulan özel bölümde bulunan Güzelce Kız bekleye dursun. Kendine güvenen delikanlılar cesaretlerini toplayamaz, yanına yaklaşan ise peçesini kaldırmak istediğinde eli titrer, dizlerinin bağı çözülür. Bu sahneler günlerce devam eder. Bir gün fakir mi fakir, ama yiğit mi yiğit, gerçekten güzel, alımlı bir delikanlı “Ben de şansımı denemek istiyorum!” diye destur alıp tahtın yanına yaklaşır. Herkesin şaşkın bakışları arasında hiç vakit geçirmeden Güzelce Kız'ın peçesini kaldırır. O an öyle bir elektriklenme olur ki, bir aydınlanma, bir alev, bir ateş sarar etrafı. Kimse ne olduğunu anlayamaz. Meydanda bulunanlar korkudan yerlere kapanır. Sonra, sonsuz bir sessizlik içinden kömür kesilir iki genç, yan yana uzanmış şekilde. İki gencin cesedi, şehre yakın yerdeki bağ ve bahçelikler yanında bulunan kaya mezar içinde iki ayrı odaya gömülür. Bu kaya mezarının dışı güneşle birlikte Güzelce Kız’ın yüzü gibi parlamaya başlar. Bu parlaklığından dolayı da, daha sonra kaya mezarın adı " Aynalı Mağara" diye ünlenir. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Aklından geçirdiği bu efsaneyi anımsamışken babası yanına gelip oturdu. "Ne düşünüyorsun Ervin?" "Bana bir zaman önce anlattığın Aynalı-mağara efsanesini" Gülümsedi baba. "Sana bir efsane daha anlatayım , bu topraklarda öyle çok efsane çyle çok hikaye öyle çok yaşanmışlık var ki aslında..Neyse Ay-Atam Efsanesi vardır,Memlükler döneminde Mısır'da yaşamış olan Türk tarihçisi Aybek üd Devâdârî tarafından kayda geçirilmiş bir Türk efsanesidir. Efsanede geçen ve Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunan Ata Mağarası motifi, Türk mitolojisinin temel motiflerinden biridir. Bozkurt Destanı'nda kurtla yaşayan son Türk çocuğunun kaçıp sığındıkları Turfan'ın kuzeybatısındaki büyük dağ ve dağdaki mağara da böyle bir yerdir. Ergenekon'da da durum böyledir. Nitekim Ay-Atam Efsanesi'nde anlatılan mağara da Kara Dağcı adlı bir dağın üzerinde bulunmaktadır. Büyük Hun ve Kök Türk devletleri zamanında Türkler'in Tanrı'ya tapınmak için bir tür tapınak olarak kullandıkları ata mağaraları da konu ile ilgili ve önemlidirler."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑( devam edecek)
NOT:İşlerimin yoğunluğu ve şu son dönemde kendimi pek iyi hissedemediğim için "kitapla" sizin aranızdaki elçilik görevimi biraz aksattım. Özür dilerim. Bana dua ederseniz bu aralar- herşeyin güzel olması için- müteşekkir kalırım. Saygılarımla; Güneş Ener.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



