B'ölüm -35- (34.bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXXV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 34'den devam)

Birileri için önemsiz sıradan olan herhangi bir şey başkası için çok önemli ve değerli oluyordu demek ki. Bir başka açısı ise tiyatro kuramcısı olan Stanislawski’nin sözünü anımsattı ona. "Eğer perde açıldığında sahnede bir silah var ise; son perde kapanana kadar o silah mutlaka kullanılacak demektir."

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Acaba.." dedi içinden kendi kendine,"karşılaştığımız en küçük önemsiz şeyler dahi hayatımızın her hangi bir bölümünde yada zamanında bir şekilde karşımıza yeniden çıkıp asıl önemlerini o zaman mı ortaya koyuyor?"

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan'ın dünyası, yani anlamlar dünyası iyilik, güzellik, doğruluk gibi sıfatsal anlamları içerdiği kadar, kötülük, yanlışlık,çirkinlik gibi anlamları da içinde barındıran bir dünyaydı. Sercan'ın yaşadığı anlamlar dünyasındaki soyut evi, iyilik güzellik,hakikat, doğruluk gibi anlamsal olarak birbirlerini besleyen ve destekleyen sıfatların birleştiği aşk okyanusu kıyısında, bir vadinin tepesindeydi. Bun unla birlikte okyanusa kıyısı olan bir başka vadi vardı: Benlik Vadisi..Bu iki vadinin sınır çizgisini "seçim" kelimesinin anlamıyla ayrılan bölgesinde iki küçük patika vardı. Biri doğruca kişiyi Sercan'ın bulunduu yere diğeri ise " kaybolmuş yolun unutulmuş harfler patikası" adında oldukça tehlikeli bir yoldu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Anlamlar dünyasındaki en tehlikeli 3 bölgenin içinden geçen bir yoldu orası. Tıpkı her iki yanı da uçurumlarla çevrili çürümüş ahşap bir asma köprüden karışıya geçmek gibiydi. Bu bölgelerde vahşi , kıvrandırıcı, süründürücü, işkenceci kelimeler, anlamlar, her türlü çirkin ve kötü kelime ve anlamları yolunu kaybetmişleri kendilerine çekip tamamen sindirebilmek için sabırla beklerlerdi. Her daim mutlaka pusuları ve tuzakları mevcuttu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan; bir keresinde çok da farkında olmayarak bu bölgeye düşmüpş, nasıl olduğunu bile göremeden "biri"tarafından açıkca kurtulmuştu. O "birinin" kim olduğunu ve nasıl kurtulduğunu hafıza dolabını zoırlasa da anımsamıyordu. Geri dönülmesi mümkün olmayan bir yerden ve beladan, anımsayamaıdğı biri tarafından anımsayamadığı bir şekilde kurtarılmıştı ve alabak'çayı da o süreçte- yine anımsamadığı bir biçimde- öğrenivermiş, o yasak dilin neredeyse tamamına vakıf oluvermişti. Bildiği tek şey buydu. Alabak'ça insanlara dair bir dil olmadığı gibi, içerdiği anlamlarda da, insanların dünyası için oldukça tehlikeli bilgiler mevcuttu . Alabak'ça , “zehirli ateş”ten yaratılmış cinlerin ve ifritlerin diliydi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Abalakçada ki seslerin , kelimeler ve anlamların titreşimi ve frekansı , harflerinin tutunduğu anlamların kesifliği, gücü, negatifliği; dünyada Harut ve Marut adındaki iki meleğin cezalarını çekmeleri için dünyaya gönderilmesiyle; ilk defa dünyada kullanılmaya başlamıştı. Genelde büyü yapmak için kullanılır, harflerin ve anlamların enerjileri ,eylemleri,oluşumları, zamanı tutma eğip bükme hatta kırma gücü bunları taşıyacak cin köleler üzerinden yapılabilirdi. Cinlerin çoğu bu dilin kelimeleri ve anlamlarını bilen insanlar tarafından kullanılabiliyordu. Ve çok nadir de olsa çok çok güçlü ifrit denilen yaşlı bilgin kötü cinler tarafından . Şeytan ve birinci kuşaktan 7 kuşağa kadar çocukları tarafından yani.

“Bu sembolü siz nasıl ele geçirdiniz?” dedi Sercan ikisinin de akıllarının oldukça karışmış olduğu kolaylıkla anlaşılan yüzlerine bakarak..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑ (devam edecek)

B'ölüm -34-(33. Bölümden Devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXXIV- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 33'den devam)

Sercan, bir harfi tanıyıp söylemenin karşısındaki bu iki insanın yüzünde hayalet görmüş şaşkınlığı oluşturacağını bilseydi asla çenesini açmazdı. Ekremle birbirlerine dönüp bir süre şaşkınlığı hazmetmeye çalıştılar sessizce. Sercan gözleriyle bir ervine bir de Ekreme bakıyordu. Kendisini köşeye sıkıştırılmış ve baskılanmış hissediyordu. Her yerde her doğruyu söylememenin neden doğru olduğunu bir kez daha anlamıştı ki Sercan..
“Lütfen söyle, bu dili nereden biliyorsun? Bu dil unutulmuş dillerden biriymiş ve de Eva, Fransa’daki Crm‘deki dostumuz Eva bile bu dili dünyada bilen 3-4 kişi olduğunu söylüyor . ama kimler ve nerede bulabileceğine dair en ufak bir fikri bile yok . Yani sen bu dili nereden biliyorsun?”
Sercan, “bunu size söyleyemem ama bu dili biliyorum. Hukato; tehlikeli uyarı anlamına geliyor. “

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bir süre daha sessiz kaldılar Ervin ve Ekrem. İkisi de derin düşüncelere dalmış görünüyorlardı. Ekrem çayından bir yudum alarak Ervin’e dönüp, “sence denemeli miyiz? “ diye sordu. Ervin başıyla sessizce onaylayıp,” başka şansımız yok, zaten ne kaybedebiliriz ki?” dedi. Ardından Sercan’a dönüp,“Bu dille ilgili biraz daha bilgi verebilir misin dedi..lütfen? “..Sercan son kelimedeki sesin tonundan gerçekten de yardıma ihtiyaçları olduğunu anladı. Gülümsemeye çalışarak ,” elbette.. Size yardım etmek beni de mutlu eder. “ durdu bir nefes aldı “Aslında bu dili dünyada bilenlerin 3-4 kişi bile olması ilginç. Unutulmuş bir dil ve aslında kökeni kimsenin bilmediği bir zamana kadar gidiyor. Toplamda 8 harfleri vardır. Ama bu harfler yada semboller 40 ayrı harfin birleştirilmesiyle oluşuyor. Yani toplamda bütün hepsi şu anda dünyada kullanılan dillerdeki alfabelere göre 120 ana harften oluşuyor. Normal harflerden başka bu harflerin 40 tanesinin birleşerek 8 ana sembolü oluşturuyor. Yani o senin çizdiğin hukato bu cem harflerin –birleşik harflerin- bir tanesi. Genelde tehlike,uyarı, emir ve yasaklar hakkındadır. Bu uyarının devamında hangi konu ile ilgili uyarıldığı açıklanıyordur sanırım.”

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sustu Sercan. Bu kadar açıklamayı nasıl yapabildiğine kendisi de şaşkındı oysa. Kendi dünyasındaki keşif gezilerinden birinde kaybolmuş yolun unutulmuş harfler patikasına düşmüştü yolu. Orada üzerine basıp geçtiği o dar ama keskin patika da bu ana sembollerden harflere atlarken anlamlarını da kendisine dahil edivermişti. Ne garip diye düşündü, kendisi için sadece tesadüfen girdiği kaybolmuş yolda kendisine karışan ve hiç önemsemediği bu bilgiler nasılsa bu dünyadaki bu iki yeni arkadaşı için hayati önem taşıyordu sanki.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑( Devam edecek)

(NOT: Rahatsızlığım dolayısıyla -sanırım soğuk algınlığı- yazıların tarihsel seyrine dikkat edemeyebilirim. Anlayışınızı eksik etmezseniz çok sevinirim. Kısa sürecek olan bu ara vermede umarım bana dua etmeyi ihmal etmezsiniz. Saygılarımla Güneş Ener.)

B'ölüm -33- (32'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXXIII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 32'den devam)

“Nerde okuyorsun, yani bölümün ne “diye sordu Ekrem. “Benim psikolog olmama 2 ay kaldı.” .
“Evet gurubumuzdaki en yaşlımız O‘dur . Ama hepimizden daha çocuktur ayrı konu “dedi Ervin lafa karışıp. Ekrem, “hiç de öyle değil, o bir kazaydı “diye karşı çıktı Ervin'e. Ervin ona yanıt verdi ve bir süre kendi aralarındaki tatlı tartışmayı esprili atışmayı seyretti Sercan.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

İkisinde de gördüğü gözlemleyebildiği bir şey vardı. Çok tanıdık ve bildik bir şey derken, kelime tanıdık anlamdan kendini soyup ortaya çıktı” samimiyet”. "Bu ikisi çok yakın dost olmalılar" , diye düşündü Sercan. Düşüncesine dalmışken, iki yakın arkadaş Sercan’a soru sorduktan sonra cevabı duymayı bir yana bırakıp, kendilerine döndüklerini anımsadılar.
Durup Ekrem gözlerini özür dilercesine eğdi ve ince bir tonla ,” kusura bakma , biz hep böyleyiz birbirimizi yeriz ne zaman bir araya gelsek. Evet sen nerede okuyorum demiştin?”
Aslında “dedi Sercan.. “İş arıyorum..Okulla pek ilgim yok. Şehre henüz geldim. Kendi dünyamda .şey yani kendi ülkem de dilbilim akademisinde okuyordum .” Bunu birden bire söyleyivermişti.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

“Dilbilim akademisi mi? Nerde burası Azerbaycan felan da mı? Böyle garip bölümler nedense hep Türk cumhuriyetleri üniversitelerinde olur “dedi Ervin yine karışıp söze.
“Ne işi arıyorsun yani nasıl bir iş “diye sordu Ekrem ..

Sercan, kendisine dair net sorulara karşı hazırlıksızdı. Karşısında ve hemen yanında oturan bu iki dostun kendisine yönelttikleri dikkatlerinin altında şüphe uyandırmak ve onların kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu. Yalan söylemek ? Bu tavırla da ilk defa karşılaşıyordu Sercan. Doğruyu söylememek de yalan söylemekti işte apaçık , gerekçesi ne olursa olsun . Ama her doğruyu her yerde söylemenin de doğru olmadığını biliyordu. O yüzden Ervin’in kendisi adına sunduğu bu cevaba şimdilik itiraz etmeyecekti.

“Nasıl bir iş olursa olsun ..Sadece aradığım şeyi bulana kadar burada olmalıyım . Bulana kadar da yaşamak için gereken ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar kazandıracak herhangi bir iş olur, “dedi Sercan..

Şehirde yabancısın, ama türkçeyi iyi konuşuyorsun,yaşına göre çok akıllı ve bilgilisin..Dürüst birine benziyorsun ki bu konuda sezgilerim çok keskindir,ve zengin olma hırsıyla değil sadece amacına ulaşmak için gereken kadarına razı oluyorsun “ dedi Ervin. Son kelimeyi dönüp Ekreme söyledi, sanki düşündüğü şeyin aynını Ekremin de düşündüğünü bildiğini göstermek istiyordu. “Evet “dedi Ekrem “Ervin haklı.”

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

O’nu aramakla bulamazsın ama bulanlar gene de arayanlardır”dedi Ervin. “Beyazıd-ı Bistami'nin sözü. Gerçi burada kast edilen iş değil ama sen; her ne arıyorsan, bil ki araman bile bulacağının bir delili..Karşına ne çıkarsa çıksın yılma ve de aramaya devam et inşaAllah her şey güzel bir şekilde inandığın şekilde olur. “
Gülümsedi Sercan “sağ olun
“Seninle tanıştığımıza sevindik Sercan” dedi Ervin kalkmaya hazırlanırlarken. Sercan'da gülümsedi. Garson hesabı almaya davranıyordu ki Ervinin telefonu çaldı, duraladılar.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ervin telefonu açmadan hemen önce Ekreme ,” Eva” dedi, heyecanla. Konuştukça yüzü önce gerildi ardından da üzüntüyle konuşmaya devam etti bir süre. Ekrem de kulak kesilmişti telefon konuşmasına…O da tıpkı Ervin gibi önce sevinçle neşelenen yüzüne konuşma devam ettikçe duralayıp hüzüne ve sıkıntılı bir ifadeye bırakmıştı. Ervin telefonu kapadıktan sonra
Biraz daha oturalım mı “ diye sordu Ekreme . Ekrem başıyla onayladıktan sonra Sercan’a döndüler. Sercan “çok mutlu olurum “dedi . Yeniden kalktıkları gibi oturdular. Yeni kahve ve çay siparişlerinden sonra konuşamaya devam ettiler Sercan’ın orda olmasına aldırmaksızın.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Peki şimdi ne yapacağız? Eva tek umudumuzdu .Çok önemliydi Onun bu metni çözmesi . Ama Eva bile çözümleyemediyse sanırım dünyada kimse onu çözümleyemez..Gerçi üzerinde çalışıyor olması zayıfta olsa bir ihtimal sonuca ulaştıracak bizi ama.. bu olmamalıydı.”
İkisi de susup Ervinin deftere çizdiği sembole bakıyorlardı.

Hukato” dedi Sercan..İkisi de daldıkları düşüncelerden sıyrılıp Sercan'a döndüler. Sercan gülümsemeye çalışarak “Şey.. Yani.. Çizdiğin harf. Hukato harfi..Demek alabakça biliyorsun.”

Alabakça mı? O da ne? Sen bu dili biliyor musun” diye sordu şaşkın gözlerle Ervin.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (devam edecek)

B'ölüm -32-

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑


B'ölüm -XXXII-


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

“Biliyor musun, Doktor Eko, yani arkadaşım bana; ’kendi kendinle konuşursan sana deli derler ama kendi kendinle konuşacağın şeyleri yazarsan sanatçı olursun’ demişti.", dedi gülümseyerek.
“Yine de bazen bilmek pek de iyi olmuyor. Ne diyordu Sartre “bilmek lanetlenmektir!”..
Sercan;"Bu Sartre; 'Cehennem başkalarıdır!', diyen Sartre mı ?", diye sordu. "Hey, Sen existansiyalizmi biliyorsun ?"


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Ervin konuşurken not defterine sürekli bir şeyler karalamayı severdi. Genelde konun içeriğine göre değişirdi karaladıkları. Bazen bir cümle yazardı aklının kıvrımlarında gezen bazen ise bir şekil çizerdi. Psikoloji de mutlak surette karşılığı olduğu bilinen şekillerden farklıydı genelde ama.
“Varoluşçuluğu mu? Biraz..çok fazla değil” dedi Sercan omuz silkip. Başına ne geldiyse Felsefe bahçesindeki bu Heiddeger Çiçeğini merak edip, kokusunu algısına çektiğinden gelmişti. O çiçek ve kokusu yüzünden ,"Ben varım, neden varım, burası neresi,kimim gerçekte ?" ve benzeri sorular sürekli algısını kemirmeye başlamış, günlük keşif gezilerine böyle başlamıştı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

“Biliyor musun şiire nasıl başladım ilk? Çünkü söz vardı hiçbir şey yokken ..Yüce Yaratıcı “Kün” yani ol”, diye buyurdu ve her şey ol'du. Sözün eşlik ettiği şeyin ses olduğuna dikkat ettin mi? Ses ile söz sanki birbirinin halleri gibi. İlginç değil mi ? Demek ki varlığın ilk olarak maruz kaldığı iki şey söz ve ses.. Tıpkı anne karnındaki çocuğun hücre olmaktan çıkıp insan olmaya başladığı anda duyduğu annesinin ve kendisinin kalbinin sesi gibi.. Belki de gerçekten de müzik ciddi anlamda bir ruh anahtarı, bilmediğimiz yanlarımızın konulduğu sandıkların içindekileri ortaya çıkartan? Ne dersin?”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“İyi akşamlar Ervin” dedi sarışın, mavi gözlü, Brad Pitt'i andıran yakışıklı yüz. Yüzün devamında uzun boylu, gençten biri duruyordu Ervin yaşlarında...
“Hemen arkadaş edinmişsin yine?”
“Hoş geldin Eko. Bu; Sercan , aynı masaya tesadüfen oturmak zorunda kaldım ama iyi birine benziyor ve Sartre okumuş. Daha da iyisi keşke wittgenstein okumuş olsaydı “
“Selam ben de Ekrem, arkadaşlarım bana Doktor Eko der “dedi sercanla tokalaşırken yeni gelen genç…
” Merhaba ben de Sercan” dedi uysal bir tonla. Kendisine uzatılan bu elide sıkarken dostça, bir yerlerden onu da tanıyormuş gibi hissetti. "Eğer bir şey bir kere olursa tesadüftür, ama iki kez olursa üst üste bir üçüncüsü mutlaka olacaktır", diyen Murphy kanunlarını anımsadı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Gerçekten de rüyasındaki gibi buraya gelmesi ilginç olayların başlangıcına işaret ediyordu sanki. Ekrem sercan’ın tam karşısına geçip oturdu. Şimdi aynı masanın 3 yanında, eşkenar üçgenlerin açısıyla birbirlerine eşit uzaklık ve yakınlıktaydılar.
“Hipotenüs hanginiz “dedi garson, kendince espri yapmaya çalışarak.
” Üçgen gibi oturmuşsunuz. Bakın siz de sürekli üçgen çizmişsiniz “dedi Ervinin not defterindeki karalamalara işaret ederek garson.
Birbirlerine baktılar şaşkınca. İnsanların ilgileri olmayan işlere burnunu sokması eskiden beri açıklanabilir bir olgu değildi hiç birine göre. Garsonun başlarında birden bire bitivermesini O pulitzer ödüllü fotoğraftaki Akbaba'ya benzetti Ervin. 1994'te fotoğraf dalında Pulitzer ödülü kazanan Kevin Carter`ın çektiği fotoğraf, zayıflıktan ölmek üzere olan siyah küçük kız çocuğu ile yakınında tüneyen akbabayı yansıtmaktaydı.Bu ânı fotoğrafladıktan sonra akbaba kaçmış, ancak Carter küçük kıza kampa ulaşması için yardım etmemiş, oradan uzaklaşmıştı.*(Bknz Resim)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Siparişlerini verdikten sonra Ervin, "Söz tehlikelidir..Şiir ise daha tehlikeli..Öyle ki kalpten kalbe oluşturulan körpü dilden dile oluşturulmaya başlar."
Ardından hınzır çocukların yaptıkları yaramazlıktan sonra aldıkları hazdan neşelenmeleri gibi keyifle gülümseyip, ardına yaslandı.
Ervin artık üçgen çizmiyordu not defterine. Farklı bir şekil, daha doğrusu bir sembol gibi ilginç bir “şeyi” resmetmeye çalışıyordu. Şekle dikkatle bakarken ;
”Sercan bizi dikkatle inceliyorsun. Sanki bu dünyadan değilmişsin gibi yahut başka bir zamandan gelmiş gibisin “dedi Ekrem Sercan’a.
“Aslında “dedi Sercan, bir an için onlara yeni tanışmış olsalar da bütün olup biteni bir çırpıda anlatmayı düşündü, ancak, daha sonra bunun için henüz erken diyen içindeki sese, sezgiye uyup toparladı cümleyi, “bende sizin için aynı şeyi söyleyecektim. Ve bir de..hmm bu aralar psikolojiyle ilgili olarak araştırma yapıyorum, konu insan tipolojileri, kişilik çözümlemeleri işte “diye ekledi gülümseyerek.
Bu iki yeni tanıştığı insanın içine sıcak bir mutlulukla doldurduğunu fark ediyordu paylaştıkça.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑( devam edecek)

B'ölüm -31- (Bölüm 30'dan devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXXI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 30'dan devam)

Bir yerlerde okumuştum “şiirin içindeki su sözcüğü şiirin içindeki ateş sözcüğünü söndürebilir” dedi Sercan Ervin’e. Daldığı geçmişinden , anıların kendisini çağırdığı sirenin büyülü etkisinden sıyrılıp çıktı Ervin. Dikkatini şimdi’sine çevirdi ve yeni tanıştığı ilginç çocuğa odaklandı. Kafede çalan müzik değiştikçe Sercan’ın ruhundaki gel gitlerde değişiyordu sanki. Seslerle ilgili, müzikle ilgili, bu tuhaf duygu durumu hakkında daha fazla düşünmesi gerekiyordu. Ervin Sercan’ın müzikten etkilenişini okudu yüzünden..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

“Müzik hoşuna gidiyor?” dedi bal rengi gözlerini iri iri devirerek ..
”Evet", dedi Sercan. "Seslerin bu şekilde; farklı matematiksel dizilimleri, gerçekten garip bir his uyandırıyor insanda. Ne tuhaf şu ana kadar içimde bilmediğim ama hoşuma giden bu hali matematiksel ses diziliminden keşfediyorum”

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

"Bu müzik özellikle elektronik müzik de ondan." dedi Ervin. Ardından büyük açıklama yapmaya hazırlanan askeri komutanların ciddiyeti yüzünde anlatmaya koyuldu:
" Aslında sana şöyle açıklayabilirim;Son yıllarda özelikle Türkiye'de de hız kazanan bir ivmeyle artan elektronik müziğin sadece müzik olmaktan çıkıp bir yaşam tarzına dönüşmesi dışında modern insanın “kendini bilmeye” yönelik arayışına yeni bir alternatif getirdiğini söylüyorlar.Özellikle kozmopolit şehirlerde yaşayan modern dünya insanı; varoluş esrarını aydınlatmak için aradığı yanıtları ve “huzura erme” yolunu bu kez elektronik müzikte bulmaya çalışıyor. İlginç değil mi?

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bir araştırma yapılmıştı,York üniversitesinde. Araştırmaya göre Yerkürenin kendi çevresinde dönüşüyle yaydığı sinerjiyi oluşturan salınımın 4.7 mhz olduğunu ve elektronik müzikteki kalıpların bu salınıma yaklaşmasıyla, bireydeki stresin azalıp, öz bilincini aşmasına yardımcı olduğunu belirtildiği gibi, aynı şekilde uzaklaşmanın da stresi artırdığının ispat edildiğide yer alıyordu araştırmada. Schuman’ın yaptığı bu araştırmada; kişiyi rahatlatan ritim ve vuruşların “zikir”le benzeşen etkilerinin olması da ilginç. Hani tasavvufta vardır ya sürekli zikirler? Allah'ın c.c. Esma'i Hüsna'sı. Bu durumu ,” Arapça bilmeyen birinin Arapça kelimeleri sürekli tekrarlamasıyla sesin bir ritim oluşturduğunu ve bu oluşan ses ve tınının beyinde “üst bilinç” denilen mekanizmayı harekete geçirildiğini , böylece huzur ve hatta vecd hali hissedilebildiğini ifade etti. Özellikle kozmopolit şehirlerde yaşayan kişilerin teknolojinin sarmaladığı ve zaman zaman boğduğu bu dünyadan uzaklaşmak için elektronik müziğe yönelmiş olabileceklerini, bu nedenle elektronik müziğin sadece ülkemizde değil tüm dünyada moda tabiriyle “trend” olmasına yol açtığına bağlayabilirim pekala. Uzmanlarda Dj’lerin dinleyicilerin ruh hallerini sezip bireyleri kolektif bir arınışa doğru yönlendirmesi yeni bir “spiritüel” arayışın “mürşitleri” olarak tanımlamak mümkün.. YAni bir nevi müzikle kendilerini dinleyen kitleyi "Vecd "haline getiren Mürşidler yahut yine müzikle toplulukları etkileyen eski dünya şamanalrının modernleri gibi denilebilir. Böylesi bir konu umarım sana ağır gelmedi hı?"

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan “gerçekten çok ilginç “ dedi . Bu kadar çok şeyi bilmesine şaşarak yeni arkadaşının..Oysa "bilmek ", Ervin’in sığınağıydı sadece. Hayatın gerçekliğinde yaşanan uçurumlardan bir bilinmezliğe ister istemez düşmek zorunda kalan Ervin de; herkesin hayatı tanırken yaptığı gibi kendisine saklanıp kaçabileceği bir sığınak yeri hazırlamıştı. Küçükken çadırıydı bu, babasının ölümünden sonra ise “bilmek” olmuştu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Kişiler kendilerini kendileri dışındaki her şeyden ve herkesten sakınıp saklayacağı bir güvenli mağara edinir. Kimileri için müzik olur bu kimileri için fanatiği oldukları bir futbol kulübü, kimileri için şiir,yazı kimileri için güzellik,kadın, alkol..Dava olur, inanı olur, ırk olur mezhep olur kısaca pek çok kılığa dürülüp bükülür. Oyunlar bu mağarada çırılçıplak dolaşan ruhlarla dışarıdaki tehlikelerle dolu yaşam ormanının arasındaki güvenli geçiş bölgesini oluşturur.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞ (Arkası yarın)

B'ölüm -30-(29'dan devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXX-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(29.bölümden devam)

Türkiye’ye taşındıktan sonra Ervin ve ablası için hayat hiç kolay olmadı ..Tıpkı annesinin ve babasının hayatının da kolaylaşmadığı gibi. Anne, Refika Hanım, hemşirelik olan görevi için bir devlet hastahanesine atandı. Baba Ali Bey ise arkeoloji müzesi keşif ve araştırma departmanında işe başladı. Türkiye’deki Türklerin kendilerini karşılaması ise Almancılara yaptıklarının bir benzeriydi. Bulgaristan’da Türk oldukları için gördükleri önyargının, zulme kaçmayacak kadarı bile olsa, benzerini Türkiye'de, Bulgar göçmeni olarak görüyorlardı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Farklı iki kültürün alışkanlıkları arasına sıkışan Ervin ablası Esen'in aksine içine kapanıp, hayal gücünü eşeleyerek kendine yeni bir dünya kurmakla geçiriyordu günlerini. Okulda sessiz sakin göze batmayan bir öğrenciydi ama hiç arkadaşı yoktu. En sevdiği şey ise babasıyla birlikte arkeoloji müdürlüğünün görevlendirdiği kazılara ve keşif gezilerine gitmekti. İki ayda bir 3-4 kez düzenlenen bu keşif gezilerine babasıyla katılmasının tek koşulu, gezilerinin tarihinin hafta sonuna denk gelmesiydi. Bu iki günlük bir tatil gibi görünse de Ervin için tatilden çok daha fazlasıydı.

Özellikle mağaralar çok ilgisini çekiyordu Ervin'in. Mağaralarda çok tehlikeli bir korsanın sakladığı çok ama çok zengin olacakları, o kimselerin bilmediği hazineyi bulacaklarını hayal ediyordu. Babası 10. yaş gününde annesiyle birlikte kendisine içinde küçük bir de uyku tulumu olan çadır hediye ettiğinde dünyalar sanki onun olmuştu. Odasının ortasına çadırı kurup yatağında yatmaktansa çadırda yatma başlamıştı. Annesi ara sırada söylense de bilmiyordu ki bu çadırın içinde en güzel şekilde hayal edebiliyordu, bulacaklarına inandığı o korsanın hazinesini..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Babası keşif gezileri için bazen uzaklara gider 3- 4 aya kadar süren bir ayrılıkları olurdu. İşte o zamanlarda Ervin kendini yemek yemeğe verir, ruhu tenhalaşır, ablasının alaylarına maruz kalmamak için gizli gizli “Kanat” adını verdiği çadırında ağlardı.

Günler her zamanki sıradanlığında devam ederken 16 yaşını 4 ay kadar geçmişken babasıyla son bir keşif gezisine katılmıştı. Babası Ervin’in dillere karşı olan merakını ve yatkınlığını görüp onu bu konuda şevklendirmek için sömestr tatiline denk gelen keşif gezisinde yanına almıştı.

Ervin çok mutluydu. Babasının yokluğunda sürekli okuyor ve arkadaşı olmamasına rağmen kitap okurken yalnızlık hissinin kavuruculuğunu fazla hissetmiyordu. Okuduğu kitaplar genelde babasının araştırma notları ve işiyle ilgili olan unutulmuş , kullanılmayan diller, mağaralar, arkeoloji odaklı kitaplardı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

O gün babasıyla birlikte gideceği bu güzel gezinin hayatını nasıl değiştireceğine dair en ufak bir bilgisi yoktu.İnsan hayatını alaşağı eden bütün değişimler sezdirmeden gelirler. Çünkü kendilerini güzel olayların ardına saklamayı çok iyi becerirler.
Ervin erkenden uyanmış, bütün malzemelerini sırt çantasına doldurmuş gitmeye hazırdı. İçini ılıtan sabah melteminin esintisinde baharı müjdeleyen günaydın serçelerinin cıvıltılı şarkılarına “size de günaydın” diyerek yanıt verdi içinden. Yüzünü dolduran tebessümün çenesindeki küçük çukuru ortaya çıkartması ileride yetişkin olduğunda oldukça yakışıklı ve çekici bir yüzü olduğunun işaretini veriyordu. Çevresinde pek kimse olmamasına ve okulda kimseyle arkadaşlık yapmamasına rağmen kızların oldukça beğenip ilgisini çekmek için birbirleriyle yarıştıkları biriydi Ervin. Ancak onun bu tür şeylerle kaybedecek zamanı yoktu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Aradığı istediği beklediği daha önemli şeyler vardı kendisine göre. Öncelikle kendisini bulmak keşfetmek tıpkı babası gibi dünyanın mantosu altına saklanmış gizemlerin çağrısı; sivilceli ergen kızların düşük omuzlu kaçamak bakışlarından daha etkileyici geliyordu ona. Babası da hazırlanınca çıktılar. Babasının Türkiye'ye geldiğinde aldığı arabası Brodway marka arabaya bindiler. Arabaların kokusunu seviyordu Ervin. Gözlerini kapatıp sabah güneşinin yüzüne vuran aydınlığında arabanın deri-benzin karışımı kokusunu içine çekti.
"Hazır mısın?" dedi babası? "Bu kez çok uzun senelerdir kimselerin girmediği bir mağaraya ilk defa girenlerden olacaksın. "

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑۩۞۩๑๑۩۞๑۩۞۩๑๑(devam edecek..)

B'ölüm -29- (28. bölümden devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXIX- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(28.Bölümden devam)

Okulda Ervin'in öğretmeni Maria Hanım dahil olmak üzere birden bire bütün Bulgar komşuları, arkadaşları, iş verenleri Türklere karşı tavır değiştirmiş, kendilerine önce vebalıymış gibi davranmışlar ardından da kendilerini tedavi etmek isteyen şefkatli doktorlar gibi davranıp, zaten kendi hakları olan pek çok konuyu; belli küçük “değişimler” karşılığında yapmaya başlamışlardı.

Eğer dışlanmak istenmiyorsanız isminizi değiştirecektiniz örneğin..Genel de bu isimler misyonerler tarafından seçiliyor, Türklerin ağırlıkta olduğu alanlarda taşkınlık derecesine varan zulümler baş göstermeye başlıyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Taşınma kararını almalarının asıl sebebi 2 sokak ötelerinde eşini ve iki oğlunu henüz çok genç yaşta kaybeden buna rağmen hayatta tutunmaya çalışan Fatıma Hanımın başına gelen olaydan sonra aldılar. 80’ine merdiven dayamış olsa da hala gücünü koruyan yaşadıkları köyün saygın yaşlılarından olan Fatıma Hanım isminin değiştirilmesine karşı çıkınca, Bulgar askerlerinin birinin dipçiğiyle herkesin gözü önünde öldürülmüştü. Köy bu haberle çalkalanırken küçük Ervin kendisine cebinde hep şeker taşıyan ve bütün mahallenin çocuklarının şeker nine adını verdiği o çok çok yaşlı kadının birden ölüvermesini anlayamamıştı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Şeker teyzenin toprağa gömülmesini bütün köylülerin katıldığı cenazesinde annesine dönüp “Anne şeker teyzeye ne olacak şimdi?” diye soruvermişti. Annesi gözündeki yaşı küçük oğluna göstermemeye çalışarak silerken gülümseyerek; " Allah’ın Cennete gitti” demişti.
“Anne cennet ne demek?"
Kadın kolayca kurtulamayacağını anladığından beş yaşındaki oğluna anlayabileceği bir şekilde anlatmaya çalıştı :
"Allah’ın bahçesi demek..”
Bir süre düşündü Ervin..Sarıya çalan kumral saçlarına vuran güneş ışığından gözlerini kısarak annesine;
“ Anne, Allah’ın bahçesinde portakal ağacı var mıdır?”
Gülümsedi Anne..
"Dünya da dahil bütün herkes ve her şey Allah’ındır zaten oğlum.”
"Biz de O’nun muyuz Anne?”
"Evet oğlum, biz de O’nunuz..."
" Anne, Allah çok mu zengin? Hem bu kadar çok şeyle ne yapacak? Bir sürü insan, hayvan, evlerle, çakıl taşlarıyla bir de o asker abi de O’nun mu anne?”
Annesi, Ervin'in; şeker teyzenin ölümünden sorumlu Bulgar askeri (Adı Georgia idi askerin)sorduğunu anlayınca hem oğlunu zeki buldu hem de yeni bir sorunun yanıtını bulamamaktan çekindi:
"Ervin çok soru soruyorsun"
"Ama.."

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bakışlarıyla susması gerektiğini anlayan Ervin; bal rengi gözlerini toprağa devirdi önce, ardından da gittikçe tümsekleşen taze toprağın kokusuyla, bütün mezarlar tümsektir yaşayanlara zira, yüzüne çarpan rüzgarı derin derin içine çekerek yeni gömülmüş olan şeker ninenin mezarına baktı..Hava sıcak olmasına rağmen içinin bir yanı hüzünlüydü. O sırada hissettiği bu burukluğa bir isim vermemiş olsa da..

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sezgileri Ervin’e doğuştan verilmiş İlahi bir hediyeydi. Çoğu zaman aklı ve şüpheci yapısı tarafından sezgileri çelmelense de enin de sonunda doğru seçeneği bulur,keşfederdi. Mezarlıktan uzaklaşırken Ervin annesinin duygularındaki değişimi de sezdi. Yanında yürürken sağı solu dikkatini çeken her şeyi incelerken meraklı gözleriyle bile aslında annesinin suskunluğu ardında sakladığı, dalıp giden gözlerinin ötesinde bir şeyler düşündüğünü hissedebiliyordu. Bu yüzden taşınmak için toparlanmaya başladıklarında ablası gibi ağlamadı.

Bütün gününü tavan arasında bir yerde düşürdüğü oyuncak ambulansını arayarak geçirdi. Bütün aramalarına rağmen bulamadığı arabasından dolayı alt dudağı üzüldüğü zamanlardaki gibi aşağıya sarkmış, gözleri buğulu buğulu sessiz sedasız Türkiye’ye girene kadar hüzünlü buruk halini bozmadı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bugün bile hala aklına ne zaman oyuncak ambulansı gelse alt dudağı istemsizce aşağıya bükülür gözlerinde şeffaf bir buğu belirirdi.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩ (arkası yarın )