๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXXIII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 32'den devam)
“Nerde okuyorsun, yani bölümün ne “diye sordu Ekrem. “Benim psikolog olmama 2 ay kaldı.” .
“Evet gurubumuzdaki en yaşlımız O‘dur . Ama hepimizden daha çocuktur ayrı konu “dedi Ervin lafa karışıp. Ekrem, “hiç de öyle değil, o bir kazaydı “diye karşı çıktı Ervin'e. Ervin ona yanıt verdi ve bir süre kendi aralarındaki tatlı tartışmayı esprili atışmayı seyretti Sercan.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İkisinde de gördüğü gözlemleyebildiği bir şey vardı. Çok tanıdık ve bildik bir şey derken, kelime tanıdık anlamdan kendini soyup ortaya çıktı” samimiyet”. "Bu ikisi çok yakın dost olmalılar" , diye düşündü Sercan. Düşüncesine dalmışken, iki yakın arkadaş Sercan’a soru sorduktan sonra cevabı duymayı bir yana bırakıp, kendilerine döndüklerini anımsadılar.
Durup Ekrem gözlerini özür dilercesine eğdi ve ince bir tonla ,” kusura bakma , biz hep böyleyiz birbirimizi yeriz ne zaman bir araya gelsek. Evet sen nerede okuyorum demiştin?”
“Aslında “dedi Sercan.. “İş arıyorum..Okulla pek ilgim yok. Şehre henüz geldim. Kendi dünyamda .şey yani kendi ülkem de dilbilim akademisinde okuyordum .” Bunu birden bire söyleyivermişti.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Dilbilim akademisi mi? Nerde burası Azerbaycan felan da mı? Böyle garip bölümler nedense hep Türk cumhuriyetleri üniversitelerinde olur “dedi Ervin yine karışıp söze.
“Ne işi arıyorsun yani nasıl bir iş “diye sordu Ekrem ..
Sercan, kendisine dair net sorulara karşı hazırlıksızdı. Karşısında ve hemen yanında oturan bu iki dostun kendisine yönelttikleri dikkatlerinin altında şüphe uyandırmak ve onların kendisinden uzaklaşmasını istemiyordu. Yalan söylemek ? Bu tavırla da ilk defa karşılaşıyordu Sercan. Doğruyu söylememek de yalan söylemekti işte apaçık , gerekçesi ne olursa olsun . Ama her doğruyu her yerde söylemenin de doğru olmadığını biliyordu. O yüzden Ervin’in kendisi adına sunduğu bu cevaba şimdilik itiraz etmeyecekti.
“Nasıl bir iş olursa olsun ..Sadece aradığım şeyi bulana kadar burada olmalıyım . Bulana kadar da yaşamak için gereken ihtiyaçlarımı karşılayacak kadar kazandıracak herhangi bir iş olur, “dedi Sercan..
“Şehirde yabancısın, ama türkçeyi iyi konuşuyorsun,yaşına göre çok akıllı ve bilgilisin..Dürüst birine benziyorsun ki bu konuda sezgilerim çok keskindir,ve zengin olma hırsıyla değil sadece amacına ulaşmak için gereken kadarına razı oluyorsun “ dedi Ervin. Son kelimeyi dönüp Ekreme söyledi, sanki düşündüğü şeyin aynını Ekremin de düşündüğünü bildiğini göstermek istiyordu. “Evet “dedi Ekrem “Ervin haklı.”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“O’nu aramakla bulamazsın ama bulanlar gene de arayanlardır”dedi Ervin. “Beyazıd-ı Bistami'nin sözü. Gerçi burada kast edilen iş değil ama sen; her ne arıyorsan, bil ki araman bile bulacağının bir delili..Karşına ne çıkarsa çıksın yılma ve de aramaya devam et inşaAllah her şey güzel bir şekilde inandığın şekilde olur. “
Gülümsedi Sercan “sağ olun “
“Seninle tanıştığımıza sevindik Sercan” dedi Ervin kalkmaya hazırlanırlarken. Sercan'da gülümsedi. Garson hesabı almaya davranıyordu ki Ervinin telefonu çaldı, duraladılar.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin telefonu açmadan hemen önce Ekreme ,” Eva” dedi, heyecanla. Konuştukça yüzü önce gerildi ardından da üzüntüyle konuşmaya devam etti bir süre. Ekrem de kulak kesilmişti telefon konuşmasına…O da tıpkı Ervin gibi önce sevinçle neşelenen yüzüne konuşma devam ettikçe duralayıp hüzüne ve sıkıntılı bir ifadeye bırakmıştı. Ervin telefonu kapadıktan sonra
“ Biraz daha oturalım mı “ diye sordu Ekreme . Ekrem başıyla onayladıktan sonra Sercan’a döndüler. Sercan “çok mutlu olurum “dedi . Yeniden kalktıkları gibi oturdular. Yeni kahve ve çay siparişlerinden sonra konuşamaya devam ettiler Sercan’ın orda olmasına aldırmaksızın.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“ Peki şimdi ne yapacağız? Eva tek umudumuzdu .Çok önemliydi Onun bu metni çözmesi . Ama Eva bile çözümleyemediyse sanırım dünyada kimse onu çözümleyemez..Gerçi üzerinde çalışıyor olması zayıfta olsa bir ihtimal sonuca ulaştıracak bizi ama.. bu olmamalıydı.”
İkisi de susup Ervinin deftere çizdiği sembole bakıyorlardı.
“Hukato” dedi Sercan..İkisi de daldıkları düşüncelerden sıyrılıp Sercan'a döndüler. Sercan gülümsemeye çalışarak “Şey.. Yani.. Çizdiğin harf. Hukato harfi..Demek alabakça biliyorsun.”
“Alabakça mı? O da ne? Sen bu dili biliyor musun” diye sordu şaşkın gözlerle Ervin.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (devam edecek)
B'ölüm -32-
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑B'ölüm -XXXII-
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Biliyor musun, Doktor Eko, yani arkadaşım bana; ’kendi kendinle konuşursan sana deli derler ama kendi kendinle konuşacağın şeyleri yazarsan sanatçı olursun’ demişti.", dedi gülümseyerek.
“Yine de bazen bilmek pek de iyi olmuyor. Ne diyordu Sartre “bilmek lanetlenmektir!”..
Sercan;"Bu Sartre; 'Cehennem başkalarıdır!', diyen Sartre mı ?", diye sordu. "Hey, Sen existansiyalizmi biliyorsun ?"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin konuşurken not defterine sürekli bir şeyler karalamayı severdi. Genelde konun içeriğine göre değişirdi karaladıkları. Bazen bir cümle yazardı aklının kıvrımlarında gezen bazen ise bir şekil çizerdi. Psikoloji de mutlak surette karşılığı olduğu bilinen şekillerden farklıydı genelde ama.
“Varoluşçuluğu mu? Biraz..çok fazla değil” dedi Sercan omuz silkip. Başına ne geldiyse Felsefe bahçesindeki bu Heiddeger Çiçeğini merak edip, kokusunu algısına çektiğinden gelmişti. O çiçek ve kokusu yüzünden ,"Ben varım, neden varım, burası neresi,kimim gerçekte ?" ve benzeri sorular sürekli algısını kemirmeye başlamış, günlük keşif gezilerine böyle başlamıştı.
“Biliyor musun şiire nasıl başladım ilk? Çünkü söz vardı hiçbir şey yokken ..Yüce Yaratıcı “Kün” yani ol”, diye buyurdu ve her şey ol'du. Sözün eşlik ettiği şeyin ses olduğuna dikkat ettin mi? Ses ile söz sanki birbirinin halleri gibi. İlginç değil mi ? Demek ki varlığın ilk olarak maruz kaldığı iki şey söz ve ses.. Tıpkı anne karnındaki çocuğun hücre olmaktan çıkıp insan olmaya başladığı anda duyduğu annesinin ve kendisinin kalbinin sesi gibi.. Belki de gerçekten de müzik ciddi anlamda bir ruh anahtarı, bilmediğimiz yanlarımızın konulduğu sandıkların içindekileri ortaya çıkartan? Ne dersin?”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“İyi akşamlar Ervin” dedi sarışın, mavi gözlü, Brad Pitt'i andıran yakışıklı yüz. Yüzün devamında uzun boylu, gençten biri duruyordu Ervin yaşlarında...
“Hemen arkadaş edinmişsin yine?”
“Hoş geldin Eko. Bu; Sercan , aynı masaya tesadüfen oturmak zorunda kaldım ama iyi birine benziyor ve Sartre okumuş. Daha da iyisi keşke wittgenstein okumuş olsaydı “
“Selam ben de Ekrem, arkadaşlarım bana Doktor Eko der “dedi sercanla tokalaşırken yeni gelen genç…
” Merhaba ben de Sercan” dedi uysal bir tonla. Kendisine uzatılan bu elide sıkarken dostça, bir yerlerden onu da tanıyormuş gibi hissetti. "Eğer bir şey bir kere olursa tesadüftür, ama iki kez olursa üst üste bir üçüncüsü mutlaka olacaktır", diyen Murphy kanunlarını anımsadı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Gerçekten de rüyasındaki gibi buraya gelmesi ilginç olayların başlangıcına işaret ediyordu sanki. Ekrem sercan’ın tam karşısına geçip oturdu. Şimdi aynı masanın 3 yanında, eşkenar üçgenlerin açısıyla birbirlerine eşit uzaklık ve yakınlıktaydılar.
“Hipotenüs hanginiz “dedi garson, kendince espri yapmaya çalışarak.
” Üçgen gibi oturmuşsunuz. Bakın siz de sürekli üçgen çizmişsiniz “dedi Ervinin not defterindeki karalamalara işaret ederek garson.
Birbirlerine baktılar şaşkınca. İnsanların ilgileri olmayan işlere burnunu sokması eskiden beri açıklanabilir bir olgu değildi hiç birine göre. Garsonun başlarında birden bire bitivermesini O pulitzer ödüllü fotoğraftaki Akbaba'ya benzetti Ervin. 1994'te fotoğraf dalında Pulitzer ödülü kazanan Kevin Carter`ın çektiği fotoğraf, zayıflıktan ölmek üzere olan siyah küçük kız çocuğu ile yakınında tüneyen akbabayı yansıtmaktaydı.Bu ânı fotoğrafladıktan sonra akbaba kaçmış, ancak Carter küçük kıza kampa ulaşması için yardım etmemiş, oradan uzaklaşmıştı.*(Bknz Resim)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Siparişlerini verdikten sonra Ervin, "Söz tehlikelidir..Şiir ise daha tehlikeli..Öyle ki kalpten kalbe oluşturulan körpü dilden dile oluşturulmaya başlar."
Ardından hınzır çocukların yaptıkları yaramazlıktan sonra aldıkları hazdan neşelenmeleri gibi keyifle gülümseyip, ardına yaslandı.
Ervin artık üçgen çizmiyordu not defterine. Farklı bir şekil, daha doğrusu bir sembol gibi ilginç bir “şeyi” resmetmeye çalışıyordu. Şekle dikkatle bakarken ;
”Sercan bizi dikkatle inceliyorsun. Sanki bu dünyadan değilmişsin gibi yahut başka bir zamandan gelmiş gibisin “dedi Ekrem Sercan’a.
“Aslında “dedi Sercan, bir an için onlara yeni tanışmış olsalar da bütün olup biteni bir çırpıda anlatmayı düşündü, ancak, daha sonra bunun için henüz erken diyen içindeki sese, sezgiye uyup toparladı cümleyi, “bende sizin için aynı şeyi söyleyecektim. Ve bir de..hmm bu aralar psikolojiyle ilgili olarak araştırma yapıyorum, konu insan tipolojileri, kişilik çözümlemeleri işte “diye ekledi gülümseyerek.
Bu iki yeni tanıştığı insanın içine sıcak bir mutlulukla doldurduğunu fark ediyordu paylaştıkça.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑( devam edecek)
B'ölüm -31- (Bölüm 30'dan devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXXI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 30'dan devam)
Bir yerlerde okumuştum “şiirin içindeki su sözcüğü şiirin içindeki ateş sözcüğünü söndürebilir” dedi Sercan Ervin’e. Daldığı geçmişinden , anıların kendisini çağırdığı sirenin büyülü etkisinden sıyrılıp çıktı Ervin. Dikkatini şimdi’sine çevirdi ve yeni tanıştığı ilginç çocuğa odaklandı. Kafede çalan müzik değiştikçe Sercan’ın ruhundaki gel gitlerde değişiyordu sanki. Seslerle ilgili, müzikle ilgili, bu tuhaf duygu durumu hakkında daha fazla düşünmesi gerekiyordu. Ervin Sercan’ın müzikten etkilenişini okudu yüzünden..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Müzik hoşuna gidiyor?” dedi bal rengi gözlerini iri iri devirerek ..
”Evet", dedi Sercan. "Seslerin bu şekilde; farklı matematiksel dizilimleri, gerçekten garip bir his uyandırıyor insanda. Ne tuhaf şu ana kadar içimde bilmediğim ama hoşuma giden bu hali matematiksel ses diziliminden keşfediyorum”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Bu müzik özellikle elektronik müzik de ondan." dedi Ervin. Ardından büyük açıklama yapmaya hazırlanan askeri komutanların ciddiyeti yüzünde anlatmaya koyuldu:
" Aslında sana şöyle açıklayabilirim;Son yıllarda özelikle Türkiye'de de hız kazanan bir ivmeyle artan elektronik müziğin sadece müzik olmaktan çıkıp bir yaşam tarzına dönüşmesi dışında modern insanın “kendini bilmeye” yönelik arayışına yeni bir alternatif getirdiğini söylüyorlar.Özellikle kozmopolit şehirlerde yaşayan modern dünya insanı; varoluş esrarını aydınlatmak için aradığı yanıtları ve “huzura erme” yolunu bu kez elektronik müzikte bulmaya çalışıyor. İlginç değil mi?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bir araştırma yapılmıştı,York üniversitesinde. Araştırmaya göre Yerkürenin kendi çevresinde dönüşüyle yaydığı sinerjiyi oluşturan salınımın 4.7 mhz olduğunu ve elektronik müzikteki kalıpların bu salınıma yaklaşmasıyla, bireydeki stresin azalıp, öz bilincini aşmasına yardımcı olduğunu belirtildiği gibi, aynı şekilde uzaklaşmanın da stresi artırdığının ispat edildiğide yer alıyordu araştırmada. Schuman’ın yaptığı bu araştırmada; kişiyi rahatlatan ritim ve vuruşların “zikir”le benzeşen etkilerinin olması da ilginç. Hani tasavvufta vardır ya sürekli zikirler? Allah'ın c.c. Esma'i Hüsna'sı. Bu durumu ,” Arapça bilmeyen birinin Arapça kelimeleri sürekli tekrarlamasıyla sesin bir ritim oluşturduğunu ve bu oluşan ses ve tınının beyinde “üst bilinç” denilen mekanizmayı harekete geçirildiğini , böylece huzur ve hatta vecd hali hissedilebildiğini ifade etti. Özellikle kozmopolit şehirlerde yaşayan kişilerin teknolojinin sarmaladığı ve zaman zaman boğduğu bu dünyadan uzaklaşmak için elektronik müziğe yönelmiş olabileceklerini, bu nedenle elektronik müziğin sadece ülkemizde değil tüm dünyada moda tabiriyle “trend” olmasına yol açtığına bağlayabilirim pekala. Uzmanlarda Dj’lerin dinleyicilerin ruh hallerini sezip bireyleri kolektif bir arınışa doğru yönlendirmesi yeni bir “spiritüel” arayışın “mürşitleri” olarak tanımlamak mümkün.. YAni bir nevi müzikle kendilerini dinleyen kitleyi "Vecd "haline getiren Mürşidler yahut yine müzikle toplulukları etkileyen eski dünya şamanalrının modernleri gibi denilebilir. Böylesi bir konu umarım sana ağır gelmedi hı?"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan “gerçekten çok ilginç “ dedi . Bu kadar çok şeyi bilmesine şaşarak yeni arkadaşının..Oysa "bilmek ", Ervin’in sığınağıydı sadece. Hayatın gerçekliğinde yaşanan uçurumlardan bir bilinmezliğe ister istemez düşmek zorunda kalan Ervin de; herkesin hayatı tanırken yaptığı gibi kendisine saklanıp kaçabileceği bir sığınak yeri hazırlamıştı. Küçükken çadırıydı bu, babasının ölümünden sonra ise “bilmek” olmuştu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Kişiler kendilerini kendileri dışındaki her şeyden ve herkesten sakınıp saklayacağı bir güvenli mağara edinir. Kimileri için müzik olur bu kimileri için fanatiği oldukları bir futbol kulübü, kimileri için şiir,yazı kimileri için güzellik,kadın, alkol..Dava olur, inanı olur, ırk olur mezhep olur kısaca pek çok kılığa dürülüp bükülür. Oyunlar bu mağarada çırılçıplak dolaşan ruhlarla dışarıdaki tehlikelerle dolu yaşam ormanının arasındaki güvenli geçiş bölgesini oluşturur.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞ (Arkası yarın)
Bir yerlerde okumuştum “şiirin içindeki su sözcüğü şiirin içindeki ateş sözcüğünü söndürebilir” dedi Sercan Ervin’e. Daldığı geçmişinden , anıların kendisini çağırdığı sirenin büyülü etkisinden sıyrılıp çıktı Ervin. Dikkatini şimdi’sine çevirdi ve yeni tanıştığı ilginç çocuğa odaklandı. Kafede çalan müzik değiştikçe Sercan’ın ruhundaki gel gitlerde değişiyordu sanki. Seslerle ilgili, müzikle ilgili, bu tuhaf duygu durumu hakkında daha fazla düşünmesi gerekiyordu. Ervin Sercan’ın müzikten etkilenişini okudu yüzünden..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Müzik hoşuna gidiyor?” dedi bal rengi gözlerini iri iri devirerek ..
”Evet", dedi Sercan. "Seslerin bu şekilde; farklı matematiksel dizilimleri, gerçekten garip bir his uyandırıyor insanda. Ne tuhaf şu ana kadar içimde bilmediğim ama hoşuma giden bu hali matematiksel ses diziliminden keşfediyorum”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Bu müzik özellikle elektronik müzik de ondan." dedi Ervin. Ardından büyük açıklama yapmaya hazırlanan askeri komutanların ciddiyeti yüzünde anlatmaya koyuldu:
" Aslında sana şöyle açıklayabilirim;Son yıllarda özelikle Türkiye'de de hız kazanan bir ivmeyle artan elektronik müziğin sadece müzik olmaktan çıkıp bir yaşam tarzına dönüşmesi dışında modern insanın “kendini bilmeye” yönelik arayışına yeni bir alternatif getirdiğini söylüyorlar.Özellikle kozmopolit şehirlerde yaşayan modern dünya insanı; varoluş esrarını aydınlatmak için aradığı yanıtları ve “huzura erme” yolunu bu kez elektronik müzikte bulmaya çalışıyor. İlginç değil mi?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bir araştırma yapılmıştı,York üniversitesinde. Araştırmaya göre Yerkürenin kendi çevresinde dönüşüyle yaydığı sinerjiyi oluşturan salınımın 4.7 mhz olduğunu ve elektronik müzikteki kalıpların bu salınıma yaklaşmasıyla, bireydeki stresin azalıp, öz bilincini aşmasına yardımcı olduğunu belirtildiği gibi, aynı şekilde uzaklaşmanın da stresi artırdığının ispat edildiğide yer alıyordu araştırmada. Schuman’ın yaptığı bu araştırmada; kişiyi rahatlatan ritim ve vuruşların “zikir”le benzeşen etkilerinin olması da ilginç. Hani tasavvufta vardır ya sürekli zikirler? Allah'ın c.c. Esma'i Hüsna'sı. Bu durumu ,” Arapça bilmeyen birinin Arapça kelimeleri sürekli tekrarlamasıyla sesin bir ritim oluşturduğunu ve bu oluşan ses ve tınının beyinde “üst bilinç” denilen mekanizmayı harekete geçirildiğini , böylece huzur ve hatta vecd hali hissedilebildiğini ifade etti. Özellikle kozmopolit şehirlerde yaşayan kişilerin teknolojinin sarmaladığı ve zaman zaman boğduğu bu dünyadan uzaklaşmak için elektronik müziğe yönelmiş olabileceklerini, bu nedenle elektronik müziğin sadece ülkemizde değil tüm dünyada moda tabiriyle “trend” olmasına yol açtığına bağlayabilirim pekala. Uzmanlarda Dj’lerin dinleyicilerin ruh hallerini sezip bireyleri kolektif bir arınışa doğru yönlendirmesi yeni bir “spiritüel” arayışın “mürşitleri” olarak tanımlamak mümkün.. YAni bir nevi müzikle kendilerini dinleyen kitleyi "Vecd "haline getiren Mürşidler yahut yine müzikle toplulukları etkileyen eski dünya şamanalrının modernleri gibi denilebilir. Böylesi bir konu umarım sana ağır gelmedi hı?"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan “gerçekten çok ilginç “ dedi . Bu kadar çok şeyi bilmesine şaşarak yeni arkadaşının..Oysa "bilmek ", Ervin’in sığınağıydı sadece. Hayatın gerçekliğinde yaşanan uçurumlardan bir bilinmezliğe ister istemez düşmek zorunda kalan Ervin de; herkesin hayatı tanırken yaptığı gibi kendisine saklanıp kaçabileceği bir sığınak yeri hazırlamıştı. Küçükken çadırıydı bu, babasının ölümünden sonra ise “bilmek” olmuştu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Kişiler kendilerini kendileri dışındaki her şeyden ve herkesten sakınıp saklayacağı bir güvenli mağara edinir. Kimileri için müzik olur bu kimileri için fanatiği oldukları bir futbol kulübü, kimileri için şiir,yazı kimileri için güzellik,kadın, alkol..Dava olur, inanı olur, ırk olur mezhep olur kısaca pek çok kılığa dürülüp bükülür. Oyunlar bu mağarada çırılçıplak dolaşan ruhlarla dışarıdaki tehlikelerle dolu yaşam ormanının arasındaki güvenli geçiş bölgesini oluşturur.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞ (Arkası yarın)
B'ölüm -30-(29'dan devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXX-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(29.bölümden devam)
Türkiye’ye taşındıktan sonra Ervin ve ablası için hayat hiç kolay olmadı ..Tıpkı annesinin ve babasının hayatının da kolaylaşmadığı gibi. Anne, Refika Hanım, hemşirelik olan görevi için bir devlet hastahanesine atandı. Baba Ali Bey ise arkeoloji müzesi keşif ve araştırma departmanında işe başladı. Türkiye’deki Türklerin kendilerini karşılaması ise Almancılara yaptıklarının bir benzeriydi. Bulgaristan’da Türk oldukları için gördükleri önyargının, zulme kaçmayacak kadarı bile olsa, benzerini Türkiye'de, Bulgar göçmeni olarak görüyorlardı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Farklı iki kültürün alışkanlıkları arasına sıkışan Ervin ablası Esen'in aksine içine kapanıp, hayal gücünü eşeleyerek kendine yeni bir dünya kurmakla geçiriyordu günlerini. Okulda sessiz sakin göze batmayan bir öğrenciydi ama hiç arkadaşı yoktu. En sevdiği şey ise babasıyla birlikte arkeoloji müdürlüğünün görevlendirdiği kazılara ve keşif gezilerine gitmekti. İki ayda bir 3-4 kez düzenlenen bu keşif gezilerine babasıyla katılmasının tek koşulu, gezilerinin tarihinin hafta sonuna denk gelmesiydi. Bu iki günlük bir tatil gibi görünse de Ervin için tatilden çok daha fazlasıydı.
Özellikle mağaralar çok ilgisini çekiyordu Ervin'in. Mağaralarda çok tehlikeli bir korsanın sakladığı çok ama çok zengin olacakları, o kimselerin bilmediği hazineyi bulacaklarını hayal ediyordu. Babası 10. yaş gününde annesiyle birlikte kendisine içinde küçük bir de uyku tulumu olan çadır hediye ettiğinde dünyalar sanki onun olmuştu. Odasının ortasına çadırı kurup yatağında yatmaktansa çadırda yatma başlamıştı. Annesi ara sırada söylense de bilmiyordu ki bu çadırın içinde en güzel şekilde hayal edebiliyordu, bulacaklarına inandığı o korsanın hazinesini..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Babası keşif gezileri için bazen uzaklara gider 3- 4 aya kadar süren bir ayrılıkları olurdu. İşte o zamanlarda Ervin kendini yemek yemeğe verir, ruhu tenhalaşır, ablasının alaylarına maruz kalmamak için gizli gizli “Kanat” adını verdiği çadırında ağlardı.
Günler her zamanki sıradanlığında devam ederken 16 yaşını 4 ay kadar geçmişken babasıyla son bir keşif gezisine katılmıştı. Babası Ervin’in dillere karşı olan merakını ve yatkınlığını görüp onu bu konuda şevklendirmek için sömestr tatiline denk gelen keşif gezisinde yanına almıştı.
Ervin çok mutluydu. Babasının yokluğunda sürekli okuyor ve arkadaşı olmamasına rağmen kitap okurken yalnızlık hissinin kavuruculuğunu fazla hissetmiyordu. Okuduğu kitaplar genelde babasının araştırma notları ve işiyle ilgili olan unutulmuş , kullanılmayan diller, mağaralar, arkeoloji odaklı kitaplardı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
O gün babasıyla birlikte gideceği bu güzel gezinin hayatını nasıl değiştireceğine dair en ufak bir bilgisi yoktu.İnsan hayatını alaşağı eden bütün değişimler sezdirmeden gelirler. Çünkü kendilerini güzel olayların ardına saklamayı çok iyi becerirler.
Ervin erkenden uyanmış, bütün malzemelerini sırt çantasına doldurmuş gitmeye hazırdı. İçini ılıtan sabah melteminin esintisinde baharı müjdeleyen günaydın serçelerinin cıvıltılı şarkılarına “size de günaydın” diyerek yanıt verdi içinden. Yüzünü dolduran tebessümün çenesindeki küçük çukuru ortaya çıkartması ileride yetişkin olduğunda oldukça yakışıklı ve çekici bir yüzü olduğunun işaretini veriyordu. Çevresinde pek kimse olmamasına ve okulda kimseyle arkadaşlık yapmamasına rağmen kızların oldukça beğenip ilgisini çekmek için birbirleriyle yarıştıkları biriydi Ervin. Ancak onun bu tür şeylerle kaybedecek zamanı yoktu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Aradığı istediği beklediği daha önemli şeyler vardı kendisine göre. Öncelikle kendisini bulmak keşfetmek tıpkı babası gibi dünyanın mantosu altına saklanmış gizemlerin çağrısı; sivilceli ergen kızların düşük omuzlu kaçamak bakışlarından daha etkileyici geliyordu ona. Babası da hazırlanınca çıktılar. Babasının Türkiye'ye geldiğinde aldığı arabası Brodway marka arabaya bindiler. Arabaların kokusunu seviyordu Ervin. Gözlerini kapatıp sabah güneşinin yüzüne vuran aydınlığında arabanın deri-benzin karışımı kokusunu içine çekti.
"Hazır mısın?" dedi babası? "Bu kez çok uzun senelerdir kimselerin girmediği bir mağaraya ilk defa girenlerden olacaksın. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑۩۞۩๑๑۩۞๑۩۞۩๑๑(devam edecek..)
Türkiye’ye taşındıktan sonra Ervin ve ablası için hayat hiç kolay olmadı ..Tıpkı annesinin ve babasının hayatının da kolaylaşmadığı gibi. Anne, Refika Hanım, hemşirelik olan görevi için bir devlet hastahanesine atandı. Baba Ali Bey ise arkeoloji müzesi keşif ve araştırma departmanında işe başladı. Türkiye’deki Türklerin kendilerini karşılaması ise Almancılara yaptıklarının bir benzeriydi. Bulgaristan’da Türk oldukları için gördükleri önyargının, zulme kaçmayacak kadarı bile olsa, benzerini Türkiye'de, Bulgar göçmeni olarak görüyorlardı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Farklı iki kültürün alışkanlıkları arasına sıkışan Ervin ablası Esen'in aksine içine kapanıp, hayal gücünü eşeleyerek kendine yeni bir dünya kurmakla geçiriyordu günlerini. Okulda sessiz sakin göze batmayan bir öğrenciydi ama hiç arkadaşı yoktu. En sevdiği şey ise babasıyla birlikte arkeoloji müdürlüğünün görevlendirdiği kazılara ve keşif gezilerine gitmekti. İki ayda bir 3-4 kez düzenlenen bu keşif gezilerine babasıyla katılmasının tek koşulu, gezilerinin tarihinin hafta sonuna denk gelmesiydi. Bu iki günlük bir tatil gibi görünse de Ervin için tatilden çok daha fazlasıydı.
Özellikle mağaralar çok ilgisini çekiyordu Ervin'in. Mağaralarda çok tehlikeli bir korsanın sakladığı çok ama çok zengin olacakları, o kimselerin bilmediği hazineyi bulacaklarını hayal ediyordu. Babası 10. yaş gününde annesiyle birlikte kendisine içinde küçük bir de uyku tulumu olan çadır hediye ettiğinde dünyalar sanki onun olmuştu. Odasının ortasına çadırı kurup yatağında yatmaktansa çadırda yatma başlamıştı. Annesi ara sırada söylense de bilmiyordu ki bu çadırın içinde en güzel şekilde hayal edebiliyordu, bulacaklarına inandığı o korsanın hazinesini..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Babası keşif gezileri için bazen uzaklara gider 3- 4 aya kadar süren bir ayrılıkları olurdu. İşte o zamanlarda Ervin kendini yemek yemeğe verir, ruhu tenhalaşır, ablasının alaylarına maruz kalmamak için gizli gizli “Kanat” adını verdiği çadırında ağlardı.
Günler her zamanki sıradanlığında devam ederken 16 yaşını 4 ay kadar geçmişken babasıyla son bir keşif gezisine katılmıştı. Babası Ervin’in dillere karşı olan merakını ve yatkınlığını görüp onu bu konuda şevklendirmek için sömestr tatiline denk gelen keşif gezisinde yanına almıştı.
Ervin çok mutluydu. Babasının yokluğunda sürekli okuyor ve arkadaşı olmamasına rağmen kitap okurken yalnızlık hissinin kavuruculuğunu fazla hissetmiyordu. Okuduğu kitaplar genelde babasının araştırma notları ve işiyle ilgili olan unutulmuş , kullanılmayan diller, mağaralar, arkeoloji odaklı kitaplardı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
O gün babasıyla birlikte gideceği bu güzel gezinin hayatını nasıl değiştireceğine dair en ufak bir bilgisi yoktu.İnsan hayatını alaşağı eden bütün değişimler sezdirmeden gelirler. Çünkü kendilerini güzel olayların ardına saklamayı çok iyi becerirler.
Ervin erkenden uyanmış, bütün malzemelerini sırt çantasına doldurmuş gitmeye hazırdı. İçini ılıtan sabah melteminin esintisinde baharı müjdeleyen günaydın serçelerinin cıvıltılı şarkılarına “size de günaydın” diyerek yanıt verdi içinden. Yüzünü dolduran tebessümün çenesindeki küçük çukuru ortaya çıkartması ileride yetişkin olduğunda oldukça yakışıklı ve çekici bir yüzü olduğunun işaretini veriyordu. Çevresinde pek kimse olmamasına ve okulda kimseyle arkadaşlık yapmamasına rağmen kızların oldukça beğenip ilgisini çekmek için birbirleriyle yarıştıkları biriydi Ervin. Ancak onun bu tür şeylerle kaybedecek zamanı yoktu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Aradığı istediği beklediği daha önemli şeyler vardı kendisine göre. Öncelikle kendisini bulmak keşfetmek tıpkı babası gibi dünyanın mantosu altına saklanmış gizemlerin çağrısı; sivilceli ergen kızların düşük omuzlu kaçamak bakışlarından daha etkileyici geliyordu ona. Babası da hazırlanınca çıktılar. Babasının Türkiye'ye geldiğinde aldığı arabası Brodway marka arabaya bindiler. Arabaların kokusunu seviyordu Ervin. Gözlerini kapatıp sabah güneşinin yüzüne vuran aydınlığında arabanın deri-benzin karışımı kokusunu içine çekti.
"Hazır mısın?" dedi babası? "Bu kez çok uzun senelerdir kimselerin girmediği bir mağaraya ilk defa girenlerden olacaksın. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑۩۞۩๑๑۩۞๑۩۞۩๑๑(devam edecek..)
B'ölüm -29- (28. bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXIX- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(28.Bölümden devam)
Okulda Ervin'in öğretmeni Maria Hanım dahil olmak üzere birden bire bütün Bulgar komşuları, arkadaşları, iş verenleri Türklere karşı tavır değiştirmiş, kendilerine önce vebalıymış gibi davranmışlar ardından da kendilerini tedavi etmek isteyen şefkatli doktorlar gibi davranıp, zaten kendi hakları olan pek çok konuyu; belli küçük “değişimler” karşılığında yapmaya başlamışlardı.
Eğer dışlanmak istenmiyorsanız isminizi değiştirecektiniz örneğin..Genel de bu isimler misyonerler tarafından seçiliyor, Türklerin ağırlıkta olduğu alanlarda taşkınlık derecesine varan zulümler baş göstermeye başlıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Taşınma kararını almalarının asıl sebebi 2 sokak ötelerinde eşini ve iki oğlunu henüz çok genç yaşta kaybeden buna rağmen hayatta tutunmaya çalışan Fatıma Hanımın başına gelen olaydan sonra aldılar. 80’ine merdiven dayamış olsa da hala gücünü koruyan yaşadıkları köyün saygın yaşlılarından olan Fatıma Hanım isminin değiştirilmesine karşı çıkınca, Bulgar askerlerinin birinin dipçiğiyle herkesin gözü önünde öldürülmüştü. Köy bu haberle çalkalanırken küçük Ervin kendisine cebinde hep şeker taşıyan ve bütün mahallenin çocuklarının şeker nine adını verdiği o çok çok yaşlı kadının birden ölüvermesini anlayamamıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Şeker teyzenin toprağa gömülmesini bütün köylülerin katıldığı cenazesinde annesine dönüp “Anne şeker teyzeye ne olacak şimdi?” diye soruvermişti. Annesi gözündeki yaşı küçük oğluna göstermemeye çalışarak silerken gülümseyerek; " Allah’ın Cennete gitti” demişti.
“Anne cennet ne demek?"
Kadın kolayca kurtulamayacağını anladığından beş yaşındaki oğluna anlayabileceği bir şekilde anlatmaya çalıştı :
"Allah’ın bahçesi demek..”
Bir süre düşündü Ervin..Sarıya çalan kumral saçlarına vuran güneş ışığından gözlerini kısarak annesine;
“ Anne, Allah’ın bahçesinde portakal ağacı var mıdır?”
Gülümsedi Anne..
"Dünya da dahil bütün herkes ve her şey Allah’ındır zaten oğlum.”
"Biz de O’nun muyuz Anne?”
"Evet oğlum, biz de O’nunuz..."
" Anne, Allah çok mu zengin? Hem bu kadar çok şeyle ne yapacak? Bir sürü insan, hayvan, evlerle, çakıl taşlarıyla bir de o asker abi de O’nun mu anne?”
Annesi, Ervin'in; şeker teyzenin ölümünden sorumlu Bulgar askeri (Adı Georgia idi askerin)sorduğunu anlayınca hem oğlunu zeki buldu hem de yeni bir sorunun yanıtını bulamamaktan çekindi:
"Ervin çok soru soruyorsun"
"Ama.."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bakışlarıyla susması gerektiğini anlayan Ervin; bal rengi gözlerini toprağa devirdi önce, ardından da gittikçe tümsekleşen taze toprağın kokusuyla, bütün mezarlar tümsektir yaşayanlara zira, yüzüne çarpan rüzgarı derin derin içine çekerek yeni gömülmüş olan şeker ninenin mezarına baktı..Hava sıcak olmasına rağmen içinin bir yanı hüzünlüydü. O sırada hissettiği bu burukluğa bir isim vermemiş olsa da..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sezgileri Ervin’e doğuştan verilmiş İlahi bir hediyeydi. Çoğu zaman aklı ve şüpheci yapısı tarafından sezgileri çelmelense de enin de sonunda doğru seçeneği bulur,keşfederdi. Mezarlıktan uzaklaşırken Ervin annesinin duygularındaki değişimi de sezdi. Yanında yürürken sağı solu dikkatini çeken her şeyi incelerken meraklı gözleriyle bile aslında annesinin suskunluğu ardında sakladığı, dalıp giden gözlerinin ötesinde bir şeyler düşündüğünü hissedebiliyordu. Bu yüzden taşınmak için toparlanmaya başladıklarında ablası gibi ağlamadı.
Bütün gününü tavan arasında bir yerde düşürdüğü oyuncak ambulansını arayarak geçirdi. Bütün aramalarına rağmen bulamadığı arabasından dolayı alt dudağı üzüldüğü zamanlardaki gibi aşağıya sarkmış, gözleri buğulu buğulu sessiz sedasız Türkiye’ye girene kadar hüzünlü buruk halini bozmadı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bugün bile hala aklına ne zaman oyuncak ambulansı gelse alt dudağı istemsizce aşağıya bükülür gözlerinde şeffaf bir buğu belirirdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩ (arkası yarın )
Okulda Ervin'in öğretmeni Maria Hanım dahil olmak üzere birden bire bütün Bulgar komşuları, arkadaşları, iş verenleri Türklere karşı tavır değiştirmiş, kendilerine önce vebalıymış gibi davranmışlar ardından da kendilerini tedavi etmek isteyen şefkatli doktorlar gibi davranıp, zaten kendi hakları olan pek çok konuyu; belli küçük “değişimler” karşılığında yapmaya başlamışlardı.
Eğer dışlanmak istenmiyorsanız isminizi değiştirecektiniz örneğin..Genel de bu isimler misyonerler tarafından seçiliyor, Türklerin ağırlıkta olduğu alanlarda taşkınlık derecesine varan zulümler baş göstermeye başlıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Taşınma kararını almalarının asıl sebebi 2 sokak ötelerinde eşini ve iki oğlunu henüz çok genç yaşta kaybeden buna rağmen hayatta tutunmaya çalışan Fatıma Hanımın başına gelen olaydan sonra aldılar. 80’ine merdiven dayamış olsa da hala gücünü koruyan yaşadıkları köyün saygın yaşlılarından olan Fatıma Hanım isminin değiştirilmesine karşı çıkınca, Bulgar askerlerinin birinin dipçiğiyle herkesin gözü önünde öldürülmüştü. Köy bu haberle çalkalanırken küçük Ervin kendisine cebinde hep şeker taşıyan ve bütün mahallenin çocuklarının şeker nine adını verdiği o çok çok yaşlı kadının birden ölüvermesini anlayamamıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Şeker teyzenin toprağa gömülmesini bütün köylülerin katıldığı cenazesinde annesine dönüp “Anne şeker teyzeye ne olacak şimdi?” diye soruvermişti. Annesi gözündeki yaşı küçük oğluna göstermemeye çalışarak silerken gülümseyerek; " Allah’ın Cennete gitti” demişti.
“Anne cennet ne demek?"
Kadın kolayca kurtulamayacağını anladığından beş yaşındaki oğluna anlayabileceği bir şekilde anlatmaya çalıştı :
"Allah’ın bahçesi demek..”
Bir süre düşündü Ervin..Sarıya çalan kumral saçlarına vuran güneş ışığından gözlerini kısarak annesine;
“ Anne, Allah’ın bahçesinde portakal ağacı var mıdır?”
Gülümsedi Anne..
"Dünya da dahil bütün herkes ve her şey Allah’ındır zaten oğlum.”
"Biz de O’nun muyuz Anne?”
"Evet oğlum, biz de O’nunuz..."
" Anne, Allah çok mu zengin? Hem bu kadar çok şeyle ne yapacak? Bir sürü insan, hayvan, evlerle, çakıl taşlarıyla bir de o asker abi de O’nun mu anne?”
Annesi, Ervin'in; şeker teyzenin ölümünden sorumlu Bulgar askeri (Adı Georgia idi askerin)sorduğunu anlayınca hem oğlunu zeki buldu hem de yeni bir sorunun yanıtını bulamamaktan çekindi:
"Ervin çok soru soruyorsun"
"Ama.."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bakışlarıyla susması gerektiğini anlayan Ervin; bal rengi gözlerini toprağa devirdi önce, ardından da gittikçe tümsekleşen taze toprağın kokusuyla, bütün mezarlar tümsektir yaşayanlara zira, yüzüne çarpan rüzgarı derin derin içine çekerek yeni gömülmüş olan şeker ninenin mezarına baktı..Hava sıcak olmasına rağmen içinin bir yanı hüzünlüydü. O sırada hissettiği bu burukluğa bir isim vermemiş olsa da..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sezgileri Ervin’e doğuştan verilmiş İlahi bir hediyeydi. Çoğu zaman aklı ve şüpheci yapısı tarafından sezgileri çelmelense de enin de sonunda doğru seçeneği bulur,keşfederdi. Mezarlıktan uzaklaşırken Ervin annesinin duygularındaki değişimi de sezdi. Yanında yürürken sağı solu dikkatini çeken her şeyi incelerken meraklı gözleriyle bile aslında annesinin suskunluğu ardında sakladığı, dalıp giden gözlerinin ötesinde bir şeyler düşündüğünü hissedebiliyordu. Bu yüzden taşınmak için toparlanmaya başladıklarında ablası gibi ağlamadı.
Bütün gününü tavan arasında bir yerde düşürdüğü oyuncak ambulansını arayarak geçirdi. Bütün aramalarına rağmen bulamadığı arabasından dolayı alt dudağı üzüldüğü zamanlardaki gibi aşağıya sarkmış, gözleri buğulu buğulu sessiz sedasız Türkiye’ye girene kadar hüzünlü buruk halini bozmadı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bugün bile hala aklına ne zaman oyuncak ambulansı gelse alt dudağı istemsizce aşağıya bükülür gözlerinde şeffaf bir buğu belirirdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩ (arkası yarın )
B'ölüm -28- 27'den devam
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑B'ölüm -XXVIII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 27'den devam)
Ervin bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar vardır. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. Ervin bulgaristanda doğmuş olmasına rağmen türk olmalarından dolayı gördükleri baskı ve zülmler nedeniyle türkiyeye göç etmek zorunda kalmışlardı. Çocukluğuna dair yaşadığı hemen herşeyi gerisinde bırakarak. Büyüdüğü rutubet kokusunu annesinin yaptığı güzel yemeklerin kokusunun bastırdığı iki katlı küçük ama güzel o müstakil yaşlı evi, bahçesinde babasının kurduğu portakal ağcındaki salıncağı, o ağaca kış geceleri bakıp çıplak dallarının üşüyüp üşümediğini merak edişini, ablasıyla oynadıkları saklambaç, elim sende oyunlarını..Bir keresinde ağaca yuva yapmış olan kırlangıç yuvasının sonbaharın gelmesiyle birlikte göç eden kuşun terk etmesiyle bomboş kalmasını anlayamamışlığını…
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İlk okulda annesine benzeyen güler yüzlü kızıl kıvırcık saçlı öğretmeni Maria’yı, çilleri yüzünden diğer çocukların alay ettiği koşu yarışı yaparken düşüp de dizini kanattığında bile ağlamayan içine kapanık arkadaşı Erkan’ı, komşularının ikiz çocukları Georgie ile Jeson'u , bakkalın sümüklü kızı Hülya’yı; babasının üçüncü yaş gününde kendisine aldığı kırmızı 3 tekerlekli bisikletini, beş yaşına kadar kendisine eşlik eden sonra tavan arasında bir yerde kaybettiği en sevdiği oyuncak ambulansını ve o oyuncakla ilgili düşlerini-ki hemşire olan annesin gibi o da büyüyecek ve de doktor olup oyuncak ambulansının gerçeğinde taşınan insanlara yardım edecekti-. Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
XV.yydan itibaren Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan’a Anadolu’dan gelen Türkleri yerleştirmeye başlamıştı. 1878. Önce Ayastefanos Antlaşması (geçersiz), daha sonra Berlin Antlaşması ile Bulgaristan, özerk devlet oldu.1908. Osmanlı İmparatorluğunda Meşrutiyetin ilanı ile Bulgaristan tam bağımsızlık kazandı. 1940. Bulgaristan, Türklerin çoğunlukta olduğu Dobruca’yı tekrar ele geçirdi. Bu bölgede, Türkçe konuşan ayrıca iki Türk kökenli azınlık daha yaşamaktaydı: Tatarlar ve Gagavuzlar (toplam 7000 kişi). 1984.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Jivkov yönetimi altında Türk azınlığa yönelik ilk asimilasyon programına başladı. Bulgaristan Türkleri zorla “Bulgarlaştırılma”ya başlamıştı. Önce Türk halka ve köylerine “has” Bulgar isimleri verildi. Sonra Türkçe isimler yasaklandı. Bulgar Devleti, Türkleri artık milli bir azınlık olarak tanımadığını ilan etti. Hükümetin iddiasına göre, Bulgaristan’daki Müslümanlar, Osmanlı tarafından zorla İslam dinine sokulmuş Bulgarlardan inmekteydi. Böylece Meriç’in her iki tarafında yaşayan Türkler tarafından kesinlikle onaylanmayan, resmi “Bulgar Türkü” tabiri doğmuş oldu. Nisan 1986. Jivkov yönetimi aşağıdaki tedbirleri aldı:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
1. Türkçe isimleri Slav isimlerine çevirmek,
2. Kamu alanlarında Türkçe konuşulmasını yasaklamak,
3. Türk-Müslüman azınlığı, yaşadığı “karma bölgeler”den alıp Bulgarların çoğunluk olduğu bölgelere yerleştirmek (bu, Türk cemaatinin bütünlüğünü bozmaya yönelik bir tedbirdi),
4. İslam ibadeti özgürlüğünü kısıtlamak,
5. Türk azınlığa karşı sosyal baskı uygulamak (işsizlik) ve böylece Türkleri Türkiye’ye göçe zorlamak.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu tedbirler yaklaşık 1.5 milyon insanı madur etti. Bu insanların büyük kısmı dayatılan bu tedbirleri kabul etti. Bazı Türk entellektüelleri yetkililerle işbirliği yaptı. Diğerleri yasadışı direniş örgütleri kurdu. İşte bu örgütler, komünizmin düşmesinden sonra, şimdiki siyasi parti Hak ve Özgürlükler Hareketine (HÖH) dönüştü. 1989 yazı. İkinci asimilasyon programı, Türklerin kitleler halinde Türkiye’ye göç etmesine sebebiyet verdi. Yeni tedbirler Bulgaristan’daki muhalif hareketleri hızlandırdığı gibi dünya kamuoyunda yapılan eleştirileri de arttırdı. Bu yıl içerisinde en büyük Türk göçü dalgası yaşandı: Toplam 310 bin Türk, Jivkov yönetiminin asimilasyon kampanyaları sonucundan Bulgaristan’ı terk etmek zorunda kalıp Turgut Özal’ın kişisel gayretleriyle Türkiye’ye yerleştirildi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑ ( arkası yarın)
Ervin bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar vardır. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. Ervin bulgaristanda doğmuş olmasına rağmen türk olmalarından dolayı gördükleri baskı ve zülmler nedeniyle türkiyeye göç etmek zorunda kalmışlardı. Çocukluğuna dair yaşadığı hemen herşeyi gerisinde bırakarak. Büyüdüğü rutubet kokusunu annesinin yaptığı güzel yemeklerin kokusunun bastırdığı iki katlı küçük ama güzel o müstakil yaşlı evi, bahçesinde babasının kurduğu portakal ağcındaki salıncağı, o ağaca kış geceleri bakıp çıplak dallarının üşüyüp üşümediğini merak edişini, ablasıyla oynadıkları saklambaç, elim sende oyunlarını..Bir keresinde ağaca yuva yapmış olan kırlangıç yuvasının sonbaharın gelmesiyle birlikte göç eden kuşun terk etmesiyle bomboş kalmasını anlayamamışlığını…
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İlk okulda annesine benzeyen güler yüzlü kızıl kıvırcık saçlı öğretmeni Maria’yı, çilleri yüzünden diğer çocukların alay ettiği koşu yarışı yaparken düşüp de dizini kanattığında bile ağlamayan içine kapanık arkadaşı Erkan’ı, komşularının ikiz çocukları Georgie ile Jeson'u , bakkalın sümüklü kızı Hülya’yı; babasının üçüncü yaş gününde kendisine aldığı kırmızı 3 tekerlekli bisikletini, beş yaşına kadar kendisine eşlik eden sonra tavan arasında bir yerde kaybettiği en sevdiği oyuncak ambulansını ve o oyuncakla ilgili düşlerini-ki hemşire olan annesin gibi o da büyüyecek ve de doktor olup oyuncak ambulansının gerçeğinde taşınan insanlara yardım edecekti-. Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
XV.yydan itibaren Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan’a Anadolu’dan gelen Türkleri yerleştirmeye başlamıştı. 1878. Önce Ayastefanos Antlaşması (geçersiz), daha sonra Berlin Antlaşması ile Bulgaristan, özerk devlet oldu.1908. Osmanlı İmparatorluğunda Meşrutiyetin ilanı ile Bulgaristan tam bağımsızlık kazandı. 1940. Bulgaristan, Türklerin çoğunlukta olduğu Dobruca’yı tekrar ele geçirdi. Bu bölgede, Türkçe konuşan ayrıca iki Türk kökenli azınlık daha yaşamaktaydı: Tatarlar ve Gagavuzlar (toplam 7000 kişi). 1984.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Jivkov yönetimi altında Türk azınlığa yönelik ilk asimilasyon programına başladı. Bulgaristan Türkleri zorla “Bulgarlaştırılma”ya başlamıştı. Önce Türk halka ve köylerine “has” Bulgar isimleri verildi. Sonra Türkçe isimler yasaklandı. Bulgar Devleti, Türkleri artık milli bir azınlık olarak tanımadığını ilan etti. Hükümetin iddiasına göre, Bulgaristan’daki Müslümanlar, Osmanlı tarafından zorla İslam dinine sokulmuş Bulgarlardan inmekteydi. Böylece Meriç’in her iki tarafında yaşayan Türkler tarafından kesinlikle onaylanmayan, resmi “Bulgar Türkü” tabiri doğmuş oldu. Nisan 1986. Jivkov yönetimi aşağıdaki tedbirleri aldı:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
1. Türkçe isimleri Slav isimlerine çevirmek,
2. Kamu alanlarında Türkçe konuşulmasını yasaklamak,
3. Türk-Müslüman azınlığı, yaşadığı “karma bölgeler”den alıp Bulgarların çoğunluk olduğu bölgelere yerleştirmek (bu, Türk cemaatinin bütünlüğünü bozmaya yönelik bir tedbirdi),
4. İslam ibadeti özgürlüğünü kısıtlamak,
5. Türk azınlığa karşı sosyal baskı uygulamak (işsizlik) ve böylece Türkleri Türkiye’ye göçe zorlamak.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu tedbirler yaklaşık 1.5 milyon insanı madur etti. Bu insanların büyük kısmı dayatılan bu tedbirleri kabul etti. Bazı Türk entellektüelleri yetkililerle işbirliği yaptı. Diğerleri yasadışı direniş örgütleri kurdu. İşte bu örgütler, komünizmin düşmesinden sonra, şimdiki siyasi parti Hak ve Özgürlükler Hareketine (HÖH) dönüştü. 1989 yazı. İkinci asimilasyon programı, Türklerin kitleler halinde Türkiye’ye göç etmesine sebebiyet verdi. Yeni tedbirler Bulgaristan’daki muhalif hareketleri hızlandırdığı gibi dünya kamuoyunda yapılan eleştirileri de arttırdı. Bu yıl içerisinde en büyük Türk göçü dalgası yaşandı: Toplam 310 bin Türk, Jivkov yönetiminin asimilasyon kampanyaları sonucundan Bulgaristan’ı terk etmek zorunda kalıp Turgut Özal’ın kişisel gayretleriyle Türkiye’ye yerleştirildi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑ ( arkası yarın)
B'mlüm -27-(26. Bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXVII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(dünden devam)
Bu hazine, filanca şehre filanca kişinin evinde gizli, git onu al!" Derviş, ertesi sabah uynadığında bu gördüğü garip rüyasından bir hayli etkilenmişti. Ama sonunda ilginç bir rüya olduğunu düşündü ve güncel yaşantısına geri döndü. Aynı gece, aynı rüyayı yeniden gördü Derviş. Filanca şehirde, filancanın evine gitmesi gerektiğinin altı çizilerek. Üçüncü günde aynı rüyayı görünce Derviş, bunda bir hikmet olduğunu ve de mutlaka kendi şehrine çoook uzak olan o şehre gitmeye ve o şahısın evini bulup, kendisi için Allah'ın cc bahşettiği hazineyi almaya karar verdi. Yola koyuldu bu kararla birlikte. Uzun uzun günler ve geceler boyunca, soğuk,sıcak demeksizin yolculuğuna bütün sıkıntıları katlanarak devam etti. Soyuldu hırsızlar tarafından, gaspçılar tarafından eşkiyalar tarafından tartaklandı, aç ve susuz kaldı ama vazgeçmedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Nihayet rüyasında kendisine söylenen şehre geldiğinde, aradığı şahsın evini de sora sora buldu ve o eve girdi. Şehir de ev de tıpkı rüyasında kendisine söylendiği gibi "var"dı. Bu cesaretini körüklemişti ve kazmayı evin tam ortasına vurup kendisi için hazırlnana ve haber verilen hazineyi çıkartmaya davranıyordu ki, bekçi çıkageldi. "Evimde ne arıyorsun bre hırsız mısın yoksa?" İzbandut gibi bir bekçinin elinden öyle bir dayak yedi ki derviş artık dayanacak gücü de kalmadığı için herşeyi anlatmaya karar verdi. "Ben hırsız değilim. Sadece bir rüya gördüm ve.." Başından geçenleri tek tek gözü yaşlı anlatmaya koyuldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sözünü bitirdiğinde Bekçi yumuşamış bir tavırla Dervişe;" anlıyorum, hırsız felan değil de be adam sen aptalmısın? İnsan hiç bir rüyanın peşine takılıp da bunca zahmet, eziyet ,çile çeker mi? Ben de senin gördüğün rüyanın aynısını 30 senedir her gece görürüm, yalnız tek bir farkla ,"filanca şehirde, filanca kişinin evinde" , diye ama sabah uyandığımda rüyadır der unutum" dedi. Derviş, o anda öyle bir şey anladı ki, bekçiye sarılıp helallik alarak sevinçle kendi şehrine dönmek üzere yola koyuldu. Çünkü Bekçinin 30 senedir rüyasında gördüğü şehir kendi şehri, gördüğünü söylediği ev de kendisinin eviydi. Sırf bu bilgiyi anlamak için bile yaşadığı zahmetlerin hepsine kesinlikle değerdi"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, Ne arıyorsan kendinde ara, demiş Mevlana dedi gülümseyerek. Sercan Mevlana ismini duyunca içinden , insanların kalbinin olduğu yerden ılık bir duygunun aktığını hissetti. Bu yüzden bu ismi hafıza deposuna kazıdı araştırıp öğrenmek için daha sonra.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin'e dönecek olursak, O ;bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar olduğunu biliyordu bir şekilde. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. O mağaranın kendisine has kokusu, karanlığı,dokusu, sesleri ve seslerin yankılanışı kişiliğini şekillendirken, kendisinin birden bire bulduğu o "şey"in hayatını bu kadar değiştireceğini bilmiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Arkası yarın)
"Sevgililer Günü dolayısıyla kitaptan bağımsız bir alıntı yapacağım, 14 gün, her bir gün için Divan-ı Kebir adlı eserinden Mevlana'nın Rubailerinden seçtiğim 14 maddeyi okuyuculara hediye edeceğim. Mevlana Hazretlerinin büyük aşkı, dostu, üstadı Şems'e yazıp adadığı Divan-ı Kebir, sırlarla dolu bir kitaptır. Ve sevgili'ye verilebilecek, sevdiklerinize verilebilecek, kendinize verilebilecek en güzel hediyelerden biridir..Sevgililer Gününüz kutlu olsun. Güneş Ener"
1
Ey gece, neşelisin, hep böyle neşeli gel, neşeli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın gitsin, dostun yüzünün güzelliğinden, hatırında öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa gel, benim hatırıma gir!
2
Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak.
3
Bir kurnazlık sarhoş ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı orada mıdır? Ya maksadıma erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da vereyim, elden çıkarayım gitsin.
4
Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neşelensin, söyledikçe söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi sekerler çiğnesin, ballar yesin.
5
Aşık, bütün yıl sarhoş olmalıdır. "Ayıplayan olur mu?" diye düşünmeme-lidir. Aşık. coşkun olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne olursa olsun!" der işin içinden çıkarız.
6
Omür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.
7
Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmişiz, gece, bulutlu bir gece... Allah'ın denizinde Allah'ın lütfu ile, onun ihsan ettiği güçle, başarıyla gemimizi sürüp durmadayız.
8
Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Şarab kadehini eline almıştı... Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize şarab sunarsın."
9
Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece harabata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.
10
Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti ateşiyle yaktı, eritti.
11
Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.
12
Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolaşan ay senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi, al yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden değil, senin sapsarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.
13
Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını başından alan nergis gözlerini seyretmedik... Vefa gibi halktan gizlenmişsin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını görmedik.
14
Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayağını bassan, sevine sevine o yerin toprağı oluruz. Sevgilim, aşıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim?
---------
**(Gene gel! Gene gel! Her ne isen olduğun gibi gene gel! Hakk'ı tanımıyorsan, ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan gene gel... Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi değildir. Yüz kere tövbeni bozmuşsan gene gel!.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Şemsî 1342 (1963) senesinde Tahran'da bastırdığı ve benim tercümeme esas teşkil eden Ruba 'î Dtvanı'nda ve bendenizde bulunan başka yazma ruba'îler arasında bulamadığım bu ruba'înin Hz. Mevlana'ya ait olmadığını soyleyenler varsa da, Mevlana'dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin başka güzel şiirleri yokmuş gibi hep bu ruba'i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba'î:
"Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.
Hoşumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmuşsan yine gel!" sözü, "Ümitsizliğe kapılma! Allah'ın rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.
Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)'in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk'a karşı küstahlık olduğunu elbette bilmektedir.
Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde günahlardan tövbe eden kişi, adeta Allah ile alay etmiş olur."
Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuşlardır.
İran'ın yetişirdiği en büyük şairlerden Şîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah olduğunu anlatmak için miibalağalı bir ifade ile:
"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim şerîatimizde bundan başka bir günah yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap!" mı demek istemiştir? Yukarıdaki ruba'îyi okurken bu husüsu da düşünmek gerekir. )
Bu hazine, filanca şehre filanca kişinin evinde gizli, git onu al!" Derviş, ertesi sabah uynadığında bu gördüğü garip rüyasından bir hayli etkilenmişti. Ama sonunda ilginç bir rüya olduğunu düşündü ve güncel yaşantısına geri döndü. Aynı gece, aynı rüyayı yeniden gördü Derviş. Filanca şehirde, filancanın evine gitmesi gerektiğinin altı çizilerek. Üçüncü günde aynı rüyayı görünce Derviş, bunda bir hikmet olduğunu ve de mutlaka kendi şehrine çoook uzak olan o şehre gitmeye ve o şahısın evini bulup, kendisi için Allah'ın cc bahşettiği hazineyi almaya karar verdi. Yola koyuldu bu kararla birlikte. Uzun uzun günler ve geceler boyunca, soğuk,sıcak demeksizin yolculuğuna bütün sıkıntıları katlanarak devam etti. Soyuldu hırsızlar tarafından, gaspçılar tarafından eşkiyalar tarafından tartaklandı, aç ve susuz kaldı ama vazgeçmedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Nihayet rüyasında kendisine söylenen şehre geldiğinde, aradığı şahsın evini de sora sora buldu ve o eve girdi. Şehir de ev de tıpkı rüyasında kendisine söylendiği gibi "var"dı. Bu cesaretini körüklemişti ve kazmayı evin tam ortasına vurup kendisi için hazırlnana ve haber verilen hazineyi çıkartmaya davranıyordu ki, bekçi çıkageldi. "Evimde ne arıyorsun bre hırsız mısın yoksa?" İzbandut gibi bir bekçinin elinden öyle bir dayak yedi ki derviş artık dayanacak gücü de kalmadığı için herşeyi anlatmaya karar verdi. "Ben hırsız değilim. Sadece bir rüya gördüm ve.." Başından geçenleri tek tek gözü yaşlı anlatmaya koyuldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sözünü bitirdiğinde Bekçi yumuşamış bir tavırla Dervişe;" anlıyorum, hırsız felan değil de be adam sen aptalmısın? İnsan hiç bir rüyanın peşine takılıp da bunca zahmet, eziyet ,çile çeker mi? Ben de senin gördüğün rüyanın aynısını 30 senedir her gece görürüm, yalnız tek bir farkla ,"filanca şehirde, filanca kişinin evinde" , diye ama sabah uyandığımda rüyadır der unutum" dedi. Derviş, o anda öyle bir şey anladı ki, bekçiye sarılıp helallik alarak sevinçle kendi şehrine dönmek üzere yola koyuldu. Çünkü Bekçinin 30 senedir rüyasında gördüğü şehir kendi şehri, gördüğünü söylediği ev de kendisinin eviydi. Sırf bu bilgiyi anlamak için bile yaşadığı zahmetlerin hepsine kesinlikle değerdi"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, Ne arıyorsan kendinde ara, demiş Mevlana dedi gülümseyerek. Sercan Mevlana ismini duyunca içinden , insanların kalbinin olduğu yerden ılık bir duygunun aktığını hissetti. Bu yüzden bu ismi hafıza deposuna kazıdı araştırıp öğrenmek için daha sonra.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin'e dönecek olursak, O ;bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar olduğunu biliyordu bir şekilde. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. O mağaranın kendisine has kokusu, karanlığı,dokusu, sesleri ve seslerin yankılanışı kişiliğini şekillendirken, kendisinin birden bire bulduğu o "şey"in hayatını bu kadar değiştireceğini bilmiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Arkası yarın)
"Sevgililer Günü dolayısıyla kitaptan bağımsız bir alıntı yapacağım, 14 gün, her bir gün için Divan-ı Kebir adlı eserinden Mevlana'nın Rubailerinden seçtiğim 14 maddeyi okuyuculara hediye edeceğim. Mevlana Hazretlerinin büyük aşkı, dostu, üstadı Şems'e yazıp adadığı Divan-ı Kebir, sırlarla dolu bir kitaptır. Ve sevgili'ye verilebilecek, sevdiklerinize verilebilecek, kendinize verilebilecek en güzel hediyelerden biridir..Sevgililer Gününüz kutlu olsun. Güneş Ener"
1
Ey gece, neşelisin, hep böyle neşeli gel, neşeli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın gitsin, dostun yüzünün güzelliğinden, hatırında öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa gel, benim hatırıma gir!
2
Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak.
3
Bir kurnazlık sarhoş ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı orada mıdır? Ya maksadıma erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da vereyim, elden çıkarayım gitsin.
4
Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neşelensin, söyledikçe söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi sekerler çiğnesin, ballar yesin.
5
Aşık, bütün yıl sarhoş olmalıdır. "Ayıplayan olur mu?" diye düşünmeme-lidir. Aşık. coşkun olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne olursa olsun!" der işin içinden çıkarız.
6
Omür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.
7
Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmişiz, gece, bulutlu bir gece... Allah'ın denizinde Allah'ın lütfu ile, onun ihsan ettiği güçle, başarıyla gemimizi sürüp durmadayız.
8
Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Şarab kadehini eline almıştı... Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize şarab sunarsın."
9
Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece harabata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.
10
Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti ateşiyle yaktı, eritti.
11
Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.
12
Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolaşan ay senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi, al yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden değil, senin sapsarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.
13
Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını başından alan nergis gözlerini seyretmedik... Vefa gibi halktan gizlenmişsin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını görmedik.
14
Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayağını bassan, sevine sevine o yerin toprağı oluruz. Sevgilim, aşıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim?
---------
**(Gene gel! Gene gel! Her ne isen olduğun gibi gene gel! Hakk'ı tanımıyorsan, ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan gene gel... Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi değildir. Yüz kere tövbeni bozmuşsan gene gel!.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Şemsî 1342 (1963) senesinde Tahran'da bastırdığı ve benim tercümeme esas teşkil eden Ruba 'î Dtvanı'nda ve bendenizde bulunan başka yazma ruba'îler arasında bulamadığım bu ruba'înin Hz. Mevlana'ya ait olmadığını soyleyenler varsa da, Mevlana'dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin başka güzel şiirleri yokmuş gibi hep bu ruba'i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba'î:
"Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.
Hoşumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmuşsan yine gel!" sözü, "Ümitsizliğe kapılma! Allah'ın rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.
Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)'in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk'a karşı küstahlık olduğunu elbette bilmektedir.
Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde günahlardan tövbe eden kişi, adeta Allah ile alay etmiş olur."
Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuşlardır.
İran'ın yetişirdiği en büyük şairlerden Şîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah olduğunu anlatmak için miibalağalı bir ifade ile:
"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim şerîatimizde bundan başka bir günah yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap!" mı demek istemiştir? Yukarıdaki ruba'îyi okurken bu husüsu da düşünmek gerekir. )
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

