๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXX-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(29.bölümden devam)
Türkiye’ye taşındıktan sonra Ervin ve ablası için hayat hiç kolay olmadı ..Tıpkı annesinin ve babasının hayatının da kolaylaşmadığı gibi. Anne, Refika Hanım, hemşirelik olan görevi için bir devlet hastahanesine atandı. Baba Ali Bey ise arkeoloji müzesi keşif ve araştırma departmanında işe başladı. Türkiye’deki Türklerin kendilerini karşılaması ise Almancılara yaptıklarının bir benzeriydi. Bulgaristan’da Türk oldukları için gördükleri önyargının, zulme kaçmayacak kadarı bile olsa, benzerini Türkiye'de, Bulgar göçmeni olarak görüyorlardı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Farklı iki kültürün alışkanlıkları arasına sıkışan Ervin ablası Esen'in aksine içine kapanıp, hayal gücünü eşeleyerek kendine yeni bir dünya kurmakla geçiriyordu günlerini. Okulda sessiz sakin göze batmayan bir öğrenciydi ama hiç arkadaşı yoktu. En sevdiği şey ise babasıyla birlikte arkeoloji müdürlüğünün görevlendirdiği kazılara ve keşif gezilerine gitmekti. İki ayda bir 3-4 kez düzenlenen bu keşif gezilerine babasıyla katılmasının tek koşulu, gezilerinin tarihinin hafta sonuna denk gelmesiydi. Bu iki günlük bir tatil gibi görünse de Ervin için tatilden çok daha fazlasıydı.
Özellikle mağaralar çok ilgisini çekiyordu Ervin'in. Mağaralarda çok tehlikeli bir korsanın sakladığı çok ama çok zengin olacakları, o kimselerin bilmediği hazineyi bulacaklarını hayal ediyordu. Babası 10. yaş gününde annesiyle birlikte kendisine içinde küçük bir de uyku tulumu olan çadır hediye ettiğinde dünyalar sanki onun olmuştu. Odasının ortasına çadırı kurup yatağında yatmaktansa çadırda yatma başlamıştı. Annesi ara sırada söylense de bilmiyordu ki bu çadırın içinde en güzel şekilde hayal edebiliyordu, bulacaklarına inandığı o korsanın hazinesini..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Babası keşif gezileri için bazen uzaklara gider 3- 4 aya kadar süren bir ayrılıkları olurdu. İşte o zamanlarda Ervin kendini yemek yemeğe verir, ruhu tenhalaşır, ablasının alaylarına maruz kalmamak için gizli gizli “Kanat” adını verdiği çadırında ağlardı.
Günler her zamanki sıradanlığında devam ederken 16 yaşını 4 ay kadar geçmişken babasıyla son bir keşif gezisine katılmıştı. Babası Ervin’in dillere karşı olan merakını ve yatkınlığını görüp onu bu konuda şevklendirmek için sömestr tatiline denk gelen keşif gezisinde yanına almıştı.
Ervin çok mutluydu. Babasının yokluğunda sürekli okuyor ve arkadaşı olmamasına rağmen kitap okurken yalnızlık hissinin kavuruculuğunu fazla hissetmiyordu. Okuduğu kitaplar genelde babasının araştırma notları ve işiyle ilgili olan unutulmuş , kullanılmayan diller, mağaralar, arkeoloji odaklı kitaplardı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
O gün babasıyla birlikte gideceği bu güzel gezinin hayatını nasıl değiştireceğine dair en ufak bir bilgisi yoktu.İnsan hayatını alaşağı eden bütün değişimler sezdirmeden gelirler. Çünkü kendilerini güzel olayların ardına saklamayı çok iyi becerirler.
Ervin erkenden uyanmış, bütün malzemelerini sırt çantasına doldurmuş gitmeye hazırdı. İçini ılıtan sabah melteminin esintisinde baharı müjdeleyen günaydın serçelerinin cıvıltılı şarkılarına “size de günaydın” diyerek yanıt verdi içinden. Yüzünü dolduran tebessümün çenesindeki küçük çukuru ortaya çıkartması ileride yetişkin olduğunda oldukça yakışıklı ve çekici bir yüzü olduğunun işaretini veriyordu. Çevresinde pek kimse olmamasına ve okulda kimseyle arkadaşlık yapmamasına rağmen kızların oldukça beğenip ilgisini çekmek için birbirleriyle yarıştıkları biriydi Ervin. Ancak onun bu tür şeylerle kaybedecek zamanı yoktu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Aradığı istediği beklediği daha önemli şeyler vardı kendisine göre. Öncelikle kendisini bulmak keşfetmek tıpkı babası gibi dünyanın mantosu altına saklanmış gizemlerin çağrısı; sivilceli ergen kızların düşük omuzlu kaçamak bakışlarından daha etkileyici geliyordu ona. Babası da hazırlanınca çıktılar. Babasının Türkiye'ye geldiğinde aldığı arabası Brodway marka arabaya bindiler. Arabaların kokusunu seviyordu Ervin. Gözlerini kapatıp sabah güneşinin yüzüne vuran aydınlığında arabanın deri-benzin karışımı kokusunu içine çekti.
"Hazır mısın?" dedi babası? "Bu kez çok uzun senelerdir kimselerin girmediği bir mağaraya ilk defa girenlerden olacaksın. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑۩۞۩๑๑۩۞๑۩۞۩๑๑(devam edecek..)
B'ölüm -29- (28. bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXIX- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(28.Bölümden devam)
Okulda Ervin'in öğretmeni Maria Hanım dahil olmak üzere birden bire bütün Bulgar komşuları, arkadaşları, iş verenleri Türklere karşı tavır değiştirmiş, kendilerine önce vebalıymış gibi davranmışlar ardından da kendilerini tedavi etmek isteyen şefkatli doktorlar gibi davranıp, zaten kendi hakları olan pek çok konuyu; belli küçük “değişimler” karşılığında yapmaya başlamışlardı.
Eğer dışlanmak istenmiyorsanız isminizi değiştirecektiniz örneğin..Genel de bu isimler misyonerler tarafından seçiliyor, Türklerin ağırlıkta olduğu alanlarda taşkınlık derecesine varan zulümler baş göstermeye başlıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Taşınma kararını almalarının asıl sebebi 2 sokak ötelerinde eşini ve iki oğlunu henüz çok genç yaşta kaybeden buna rağmen hayatta tutunmaya çalışan Fatıma Hanımın başına gelen olaydan sonra aldılar. 80’ine merdiven dayamış olsa da hala gücünü koruyan yaşadıkları köyün saygın yaşlılarından olan Fatıma Hanım isminin değiştirilmesine karşı çıkınca, Bulgar askerlerinin birinin dipçiğiyle herkesin gözü önünde öldürülmüştü. Köy bu haberle çalkalanırken küçük Ervin kendisine cebinde hep şeker taşıyan ve bütün mahallenin çocuklarının şeker nine adını verdiği o çok çok yaşlı kadının birden ölüvermesini anlayamamıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Şeker teyzenin toprağa gömülmesini bütün köylülerin katıldığı cenazesinde annesine dönüp “Anne şeker teyzeye ne olacak şimdi?” diye soruvermişti. Annesi gözündeki yaşı küçük oğluna göstermemeye çalışarak silerken gülümseyerek; " Allah’ın Cennete gitti” demişti.
“Anne cennet ne demek?"
Kadın kolayca kurtulamayacağını anladığından beş yaşındaki oğluna anlayabileceği bir şekilde anlatmaya çalıştı :
"Allah’ın bahçesi demek..”
Bir süre düşündü Ervin..Sarıya çalan kumral saçlarına vuran güneş ışığından gözlerini kısarak annesine;
“ Anne, Allah’ın bahçesinde portakal ağacı var mıdır?”
Gülümsedi Anne..
"Dünya da dahil bütün herkes ve her şey Allah’ındır zaten oğlum.”
"Biz de O’nun muyuz Anne?”
"Evet oğlum, biz de O’nunuz..."
" Anne, Allah çok mu zengin? Hem bu kadar çok şeyle ne yapacak? Bir sürü insan, hayvan, evlerle, çakıl taşlarıyla bir de o asker abi de O’nun mu anne?”
Annesi, Ervin'in; şeker teyzenin ölümünden sorumlu Bulgar askeri (Adı Georgia idi askerin)sorduğunu anlayınca hem oğlunu zeki buldu hem de yeni bir sorunun yanıtını bulamamaktan çekindi:
"Ervin çok soru soruyorsun"
"Ama.."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bakışlarıyla susması gerektiğini anlayan Ervin; bal rengi gözlerini toprağa devirdi önce, ardından da gittikçe tümsekleşen taze toprağın kokusuyla, bütün mezarlar tümsektir yaşayanlara zira, yüzüne çarpan rüzgarı derin derin içine çekerek yeni gömülmüş olan şeker ninenin mezarına baktı..Hava sıcak olmasına rağmen içinin bir yanı hüzünlüydü. O sırada hissettiği bu burukluğa bir isim vermemiş olsa da..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sezgileri Ervin’e doğuştan verilmiş İlahi bir hediyeydi. Çoğu zaman aklı ve şüpheci yapısı tarafından sezgileri çelmelense de enin de sonunda doğru seçeneği bulur,keşfederdi. Mezarlıktan uzaklaşırken Ervin annesinin duygularındaki değişimi de sezdi. Yanında yürürken sağı solu dikkatini çeken her şeyi incelerken meraklı gözleriyle bile aslında annesinin suskunluğu ardında sakladığı, dalıp giden gözlerinin ötesinde bir şeyler düşündüğünü hissedebiliyordu. Bu yüzden taşınmak için toparlanmaya başladıklarında ablası gibi ağlamadı.
Bütün gününü tavan arasında bir yerde düşürdüğü oyuncak ambulansını arayarak geçirdi. Bütün aramalarına rağmen bulamadığı arabasından dolayı alt dudağı üzüldüğü zamanlardaki gibi aşağıya sarkmış, gözleri buğulu buğulu sessiz sedasız Türkiye’ye girene kadar hüzünlü buruk halini bozmadı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bugün bile hala aklına ne zaman oyuncak ambulansı gelse alt dudağı istemsizce aşağıya bükülür gözlerinde şeffaf bir buğu belirirdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩ (arkası yarın )
Okulda Ervin'in öğretmeni Maria Hanım dahil olmak üzere birden bire bütün Bulgar komşuları, arkadaşları, iş verenleri Türklere karşı tavır değiştirmiş, kendilerine önce vebalıymış gibi davranmışlar ardından da kendilerini tedavi etmek isteyen şefkatli doktorlar gibi davranıp, zaten kendi hakları olan pek çok konuyu; belli küçük “değişimler” karşılığında yapmaya başlamışlardı.
Eğer dışlanmak istenmiyorsanız isminizi değiştirecektiniz örneğin..Genel de bu isimler misyonerler tarafından seçiliyor, Türklerin ağırlıkta olduğu alanlarda taşkınlık derecesine varan zulümler baş göstermeye başlıyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Taşınma kararını almalarının asıl sebebi 2 sokak ötelerinde eşini ve iki oğlunu henüz çok genç yaşta kaybeden buna rağmen hayatta tutunmaya çalışan Fatıma Hanımın başına gelen olaydan sonra aldılar. 80’ine merdiven dayamış olsa da hala gücünü koruyan yaşadıkları köyün saygın yaşlılarından olan Fatıma Hanım isminin değiştirilmesine karşı çıkınca, Bulgar askerlerinin birinin dipçiğiyle herkesin gözü önünde öldürülmüştü. Köy bu haberle çalkalanırken küçük Ervin kendisine cebinde hep şeker taşıyan ve bütün mahallenin çocuklarının şeker nine adını verdiği o çok çok yaşlı kadının birden ölüvermesini anlayamamıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Şeker teyzenin toprağa gömülmesini bütün köylülerin katıldığı cenazesinde annesine dönüp “Anne şeker teyzeye ne olacak şimdi?” diye soruvermişti. Annesi gözündeki yaşı küçük oğluna göstermemeye çalışarak silerken gülümseyerek; " Allah’ın Cennete gitti” demişti.
“Anne cennet ne demek?"
Kadın kolayca kurtulamayacağını anladığından beş yaşındaki oğluna anlayabileceği bir şekilde anlatmaya çalıştı :
"Allah’ın bahçesi demek..”
Bir süre düşündü Ervin..Sarıya çalan kumral saçlarına vuran güneş ışığından gözlerini kısarak annesine;
“ Anne, Allah’ın bahçesinde portakal ağacı var mıdır?”
Gülümsedi Anne..
"Dünya da dahil bütün herkes ve her şey Allah’ındır zaten oğlum.”
"Biz de O’nun muyuz Anne?”
"Evet oğlum, biz de O’nunuz..."
" Anne, Allah çok mu zengin? Hem bu kadar çok şeyle ne yapacak? Bir sürü insan, hayvan, evlerle, çakıl taşlarıyla bir de o asker abi de O’nun mu anne?”
Annesi, Ervin'in; şeker teyzenin ölümünden sorumlu Bulgar askeri (Adı Georgia idi askerin)sorduğunu anlayınca hem oğlunu zeki buldu hem de yeni bir sorunun yanıtını bulamamaktan çekindi:
"Ervin çok soru soruyorsun"
"Ama.."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bakışlarıyla susması gerektiğini anlayan Ervin; bal rengi gözlerini toprağa devirdi önce, ardından da gittikçe tümsekleşen taze toprağın kokusuyla, bütün mezarlar tümsektir yaşayanlara zira, yüzüne çarpan rüzgarı derin derin içine çekerek yeni gömülmüş olan şeker ninenin mezarına baktı..Hava sıcak olmasına rağmen içinin bir yanı hüzünlüydü. O sırada hissettiği bu burukluğa bir isim vermemiş olsa da..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sezgileri Ervin’e doğuştan verilmiş İlahi bir hediyeydi. Çoğu zaman aklı ve şüpheci yapısı tarafından sezgileri çelmelense de enin de sonunda doğru seçeneği bulur,keşfederdi. Mezarlıktan uzaklaşırken Ervin annesinin duygularındaki değişimi de sezdi. Yanında yürürken sağı solu dikkatini çeken her şeyi incelerken meraklı gözleriyle bile aslında annesinin suskunluğu ardında sakladığı, dalıp giden gözlerinin ötesinde bir şeyler düşündüğünü hissedebiliyordu. Bu yüzden taşınmak için toparlanmaya başladıklarında ablası gibi ağlamadı.
Bütün gününü tavan arasında bir yerde düşürdüğü oyuncak ambulansını arayarak geçirdi. Bütün aramalarına rağmen bulamadığı arabasından dolayı alt dudağı üzüldüğü zamanlardaki gibi aşağıya sarkmış, gözleri buğulu buğulu sessiz sedasız Türkiye’ye girene kadar hüzünlü buruk halini bozmadı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bugün bile hala aklına ne zaman oyuncak ambulansı gelse alt dudağı istemsizce aşağıya bükülür gözlerinde şeffaf bir buğu belirirdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩ (arkası yarın )
B'ölüm -28- 27'den devam
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑B'ölüm -XXVIII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 27'den devam)
Ervin bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar vardır. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. Ervin bulgaristanda doğmuş olmasına rağmen türk olmalarından dolayı gördükleri baskı ve zülmler nedeniyle türkiyeye göç etmek zorunda kalmışlardı. Çocukluğuna dair yaşadığı hemen herşeyi gerisinde bırakarak. Büyüdüğü rutubet kokusunu annesinin yaptığı güzel yemeklerin kokusunun bastırdığı iki katlı küçük ama güzel o müstakil yaşlı evi, bahçesinde babasının kurduğu portakal ağcındaki salıncağı, o ağaca kış geceleri bakıp çıplak dallarının üşüyüp üşümediğini merak edişini, ablasıyla oynadıkları saklambaç, elim sende oyunlarını..Bir keresinde ağaca yuva yapmış olan kırlangıç yuvasının sonbaharın gelmesiyle birlikte göç eden kuşun terk etmesiyle bomboş kalmasını anlayamamışlığını…
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İlk okulda annesine benzeyen güler yüzlü kızıl kıvırcık saçlı öğretmeni Maria’yı, çilleri yüzünden diğer çocukların alay ettiği koşu yarışı yaparken düşüp de dizini kanattığında bile ağlamayan içine kapanık arkadaşı Erkan’ı, komşularının ikiz çocukları Georgie ile Jeson'u , bakkalın sümüklü kızı Hülya’yı; babasının üçüncü yaş gününde kendisine aldığı kırmızı 3 tekerlekli bisikletini, beş yaşına kadar kendisine eşlik eden sonra tavan arasında bir yerde kaybettiği en sevdiği oyuncak ambulansını ve o oyuncakla ilgili düşlerini-ki hemşire olan annesin gibi o da büyüyecek ve de doktor olup oyuncak ambulansının gerçeğinde taşınan insanlara yardım edecekti-. Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
XV.yydan itibaren Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan’a Anadolu’dan gelen Türkleri yerleştirmeye başlamıştı. 1878. Önce Ayastefanos Antlaşması (geçersiz), daha sonra Berlin Antlaşması ile Bulgaristan, özerk devlet oldu.1908. Osmanlı İmparatorluğunda Meşrutiyetin ilanı ile Bulgaristan tam bağımsızlık kazandı. 1940. Bulgaristan, Türklerin çoğunlukta olduğu Dobruca’yı tekrar ele geçirdi. Bu bölgede, Türkçe konuşan ayrıca iki Türk kökenli azınlık daha yaşamaktaydı: Tatarlar ve Gagavuzlar (toplam 7000 kişi). 1984.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Jivkov yönetimi altında Türk azınlığa yönelik ilk asimilasyon programına başladı. Bulgaristan Türkleri zorla “Bulgarlaştırılma”ya başlamıştı. Önce Türk halka ve köylerine “has” Bulgar isimleri verildi. Sonra Türkçe isimler yasaklandı. Bulgar Devleti, Türkleri artık milli bir azınlık olarak tanımadığını ilan etti. Hükümetin iddiasına göre, Bulgaristan’daki Müslümanlar, Osmanlı tarafından zorla İslam dinine sokulmuş Bulgarlardan inmekteydi. Böylece Meriç’in her iki tarafında yaşayan Türkler tarafından kesinlikle onaylanmayan, resmi “Bulgar Türkü” tabiri doğmuş oldu. Nisan 1986. Jivkov yönetimi aşağıdaki tedbirleri aldı:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
1. Türkçe isimleri Slav isimlerine çevirmek,
2. Kamu alanlarında Türkçe konuşulmasını yasaklamak,
3. Türk-Müslüman azınlığı, yaşadığı “karma bölgeler”den alıp Bulgarların çoğunluk olduğu bölgelere yerleştirmek (bu, Türk cemaatinin bütünlüğünü bozmaya yönelik bir tedbirdi),
4. İslam ibadeti özgürlüğünü kısıtlamak,
5. Türk azınlığa karşı sosyal baskı uygulamak (işsizlik) ve böylece Türkleri Türkiye’ye göçe zorlamak.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu tedbirler yaklaşık 1.5 milyon insanı madur etti. Bu insanların büyük kısmı dayatılan bu tedbirleri kabul etti. Bazı Türk entellektüelleri yetkililerle işbirliği yaptı. Diğerleri yasadışı direniş örgütleri kurdu. İşte bu örgütler, komünizmin düşmesinden sonra, şimdiki siyasi parti Hak ve Özgürlükler Hareketine (HÖH) dönüştü. 1989 yazı. İkinci asimilasyon programı, Türklerin kitleler halinde Türkiye’ye göç etmesine sebebiyet verdi. Yeni tedbirler Bulgaristan’daki muhalif hareketleri hızlandırdığı gibi dünya kamuoyunda yapılan eleştirileri de arttırdı. Bu yıl içerisinde en büyük Türk göçü dalgası yaşandı: Toplam 310 bin Türk, Jivkov yönetiminin asimilasyon kampanyaları sonucundan Bulgaristan’ı terk etmek zorunda kalıp Turgut Özal’ın kişisel gayretleriyle Türkiye’ye yerleştirildi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑ ( arkası yarın)
Ervin bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar vardır. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. Ervin bulgaristanda doğmuş olmasına rağmen türk olmalarından dolayı gördükleri baskı ve zülmler nedeniyle türkiyeye göç etmek zorunda kalmışlardı. Çocukluğuna dair yaşadığı hemen herşeyi gerisinde bırakarak. Büyüdüğü rutubet kokusunu annesinin yaptığı güzel yemeklerin kokusunun bastırdığı iki katlı küçük ama güzel o müstakil yaşlı evi, bahçesinde babasının kurduğu portakal ağcındaki salıncağı, o ağaca kış geceleri bakıp çıplak dallarının üşüyüp üşümediğini merak edişini, ablasıyla oynadıkları saklambaç, elim sende oyunlarını..Bir keresinde ağaca yuva yapmış olan kırlangıç yuvasının sonbaharın gelmesiyle birlikte göç eden kuşun terk etmesiyle bomboş kalmasını anlayamamışlığını…
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İlk okulda annesine benzeyen güler yüzlü kızıl kıvırcık saçlı öğretmeni Maria’yı, çilleri yüzünden diğer çocukların alay ettiği koşu yarışı yaparken düşüp de dizini kanattığında bile ağlamayan içine kapanık arkadaşı Erkan’ı, komşularının ikiz çocukları Georgie ile Jeson'u , bakkalın sümüklü kızı Hülya’yı; babasının üçüncü yaş gününde kendisine aldığı kırmızı 3 tekerlekli bisikletini, beş yaşına kadar kendisine eşlik eden sonra tavan arasında bir yerde kaybettiği en sevdiği oyuncak ambulansını ve o oyuncakla ilgili düşlerini-ki hemşire olan annesin gibi o da büyüyecek ve de doktor olup oyuncak ambulansının gerçeğinde taşınan insanlara yardım edecekti-. Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
XV.yydan itibaren Osmanlı İmparatorluğu, Bulgaristan’a Anadolu’dan gelen Türkleri yerleştirmeye başlamıştı. 1878. Önce Ayastefanos Antlaşması (geçersiz), daha sonra Berlin Antlaşması ile Bulgaristan, özerk devlet oldu.1908. Osmanlı İmparatorluğunda Meşrutiyetin ilanı ile Bulgaristan tam bağımsızlık kazandı. 1940. Bulgaristan, Türklerin çoğunlukta olduğu Dobruca’yı tekrar ele geçirdi. Bu bölgede, Türkçe konuşan ayrıca iki Türk kökenli azınlık daha yaşamaktaydı: Tatarlar ve Gagavuzlar (toplam 7000 kişi). 1984.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Jivkov yönetimi altında Türk azınlığa yönelik ilk asimilasyon programına başladı. Bulgaristan Türkleri zorla “Bulgarlaştırılma”ya başlamıştı. Önce Türk halka ve köylerine “has” Bulgar isimleri verildi. Sonra Türkçe isimler yasaklandı. Bulgar Devleti, Türkleri artık milli bir azınlık olarak tanımadığını ilan etti. Hükümetin iddiasına göre, Bulgaristan’daki Müslümanlar, Osmanlı tarafından zorla İslam dinine sokulmuş Bulgarlardan inmekteydi. Böylece Meriç’in her iki tarafında yaşayan Türkler tarafından kesinlikle onaylanmayan, resmi “Bulgar Türkü” tabiri doğmuş oldu. Nisan 1986. Jivkov yönetimi aşağıdaki tedbirleri aldı:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
1. Türkçe isimleri Slav isimlerine çevirmek,
2. Kamu alanlarında Türkçe konuşulmasını yasaklamak,
3. Türk-Müslüman azınlığı, yaşadığı “karma bölgeler”den alıp Bulgarların çoğunluk olduğu bölgelere yerleştirmek (bu, Türk cemaatinin bütünlüğünü bozmaya yönelik bir tedbirdi),
4. İslam ibadeti özgürlüğünü kısıtlamak,
5. Türk azınlığa karşı sosyal baskı uygulamak (işsizlik) ve böylece Türkleri Türkiye’ye göçe zorlamak.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu tedbirler yaklaşık 1.5 milyon insanı madur etti. Bu insanların büyük kısmı dayatılan bu tedbirleri kabul etti. Bazı Türk entellektüelleri yetkililerle işbirliği yaptı. Diğerleri yasadışı direniş örgütleri kurdu. İşte bu örgütler, komünizmin düşmesinden sonra, şimdiki siyasi parti Hak ve Özgürlükler Hareketine (HÖH) dönüştü. 1989 yazı. İkinci asimilasyon programı, Türklerin kitleler halinde Türkiye’ye göç etmesine sebebiyet verdi. Yeni tedbirler Bulgaristan’daki muhalif hareketleri hızlandırdığı gibi dünya kamuoyunda yapılan eleştirileri de arttırdı. Bu yıl içerisinde en büyük Türk göçü dalgası yaşandı: Toplam 310 bin Türk, Jivkov yönetiminin asimilasyon kampanyaları sonucundan Bulgaristan’ı terk etmek zorunda kalıp Turgut Özal’ın kişisel gayretleriyle Türkiye’ye yerleştirildi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bir çocuğun çocukluğuna dair hemen hemen bütün alıştığı içinde yaşadığı küçük dünyasını, küçücük gövdesini saran o yarı efsunlu büyük atmosferini orada, zamanın ve unutuşun toprağında nefessiz gömerek bırakıp taşınmışlardı. Annesiyle babası taşınma işine gerçekten gereksinim duymuyor olsalardı taşınmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑ ( arkası yarın)
B'mlüm -27-(26. Bölümden devam)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXVII-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(dünden devam)
Bu hazine, filanca şehre filanca kişinin evinde gizli, git onu al!" Derviş, ertesi sabah uynadığında bu gördüğü garip rüyasından bir hayli etkilenmişti. Ama sonunda ilginç bir rüya olduğunu düşündü ve güncel yaşantısına geri döndü. Aynı gece, aynı rüyayı yeniden gördü Derviş. Filanca şehirde, filancanın evine gitmesi gerektiğinin altı çizilerek. Üçüncü günde aynı rüyayı görünce Derviş, bunda bir hikmet olduğunu ve de mutlaka kendi şehrine çoook uzak olan o şehre gitmeye ve o şahısın evini bulup, kendisi için Allah'ın cc bahşettiği hazineyi almaya karar verdi. Yola koyuldu bu kararla birlikte. Uzun uzun günler ve geceler boyunca, soğuk,sıcak demeksizin yolculuğuna bütün sıkıntıları katlanarak devam etti. Soyuldu hırsızlar tarafından, gaspçılar tarafından eşkiyalar tarafından tartaklandı, aç ve susuz kaldı ama vazgeçmedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Nihayet rüyasında kendisine söylenen şehre geldiğinde, aradığı şahsın evini de sora sora buldu ve o eve girdi. Şehir de ev de tıpkı rüyasında kendisine söylendiği gibi "var"dı. Bu cesaretini körüklemişti ve kazmayı evin tam ortasına vurup kendisi için hazırlnana ve haber verilen hazineyi çıkartmaya davranıyordu ki, bekçi çıkageldi. "Evimde ne arıyorsun bre hırsız mısın yoksa?" İzbandut gibi bir bekçinin elinden öyle bir dayak yedi ki derviş artık dayanacak gücü de kalmadığı için herşeyi anlatmaya karar verdi. "Ben hırsız değilim. Sadece bir rüya gördüm ve.." Başından geçenleri tek tek gözü yaşlı anlatmaya koyuldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sözünü bitirdiğinde Bekçi yumuşamış bir tavırla Dervişe;" anlıyorum, hırsız felan değil de be adam sen aptalmısın? İnsan hiç bir rüyanın peşine takılıp da bunca zahmet, eziyet ,çile çeker mi? Ben de senin gördüğün rüyanın aynısını 30 senedir her gece görürüm, yalnız tek bir farkla ,"filanca şehirde, filanca kişinin evinde" , diye ama sabah uyandığımda rüyadır der unutum" dedi. Derviş, o anda öyle bir şey anladı ki, bekçiye sarılıp helallik alarak sevinçle kendi şehrine dönmek üzere yola koyuldu. Çünkü Bekçinin 30 senedir rüyasında gördüğü şehir kendi şehri, gördüğünü söylediği ev de kendisinin eviydi. Sırf bu bilgiyi anlamak için bile yaşadığı zahmetlerin hepsine kesinlikle değerdi"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, Ne arıyorsan kendinde ara, demiş Mevlana dedi gülümseyerek. Sercan Mevlana ismini duyunca içinden , insanların kalbinin olduğu yerden ılık bir duygunun aktığını hissetti. Bu yüzden bu ismi hafıza deposuna kazıdı araştırıp öğrenmek için daha sonra.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin'e dönecek olursak, O ;bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar olduğunu biliyordu bir şekilde. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. O mağaranın kendisine has kokusu, karanlığı,dokusu, sesleri ve seslerin yankılanışı kişiliğini şekillendirken, kendisinin birden bire bulduğu o "şey"in hayatını bu kadar değiştireceğini bilmiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Arkası yarın)
"Sevgililer Günü dolayısıyla kitaptan bağımsız bir alıntı yapacağım, 14 gün, her bir gün için Divan-ı Kebir adlı eserinden Mevlana'nın Rubailerinden seçtiğim 14 maddeyi okuyuculara hediye edeceğim. Mevlana Hazretlerinin büyük aşkı, dostu, üstadı Şems'e yazıp adadığı Divan-ı Kebir, sırlarla dolu bir kitaptır. Ve sevgili'ye verilebilecek, sevdiklerinize verilebilecek, kendinize verilebilecek en güzel hediyelerden biridir..Sevgililer Gününüz kutlu olsun. Güneş Ener"
1
Ey gece, neşelisin, hep böyle neşeli gel, neşeli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın gitsin, dostun yüzünün güzelliğinden, hatırında öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa gel, benim hatırıma gir!
2
Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak.
3
Bir kurnazlık sarhoş ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı orada mıdır? Ya maksadıma erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da vereyim, elden çıkarayım gitsin.
4
Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neşelensin, söyledikçe söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi sekerler çiğnesin, ballar yesin.
5
Aşık, bütün yıl sarhoş olmalıdır. "Ayıplayan olur mu?" diye düşünmeme-lidir. Aşık. coşkun olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne olursa olsun!" der işin içinden çıkarız.
6
Omür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.
7
Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmişiz, gece, bulutlu bir gece... Allah'ın denizinde Allah'ın lütfu ile, onun ihsan ettiği güçle, başarıyla gemimizi sürüp durmadayız.
8
Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Şarab kadehini eline almıştı... Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize şarab sunarsın."
9
Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece harabata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.
10
Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti ateşiyle yaktı, eritti.
11
Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.
12
Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolaşan ay senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi, al yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden değil, senin sapsarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.
13
Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını başından alan nergis gözlerini seyretmedik... Vefa gibi halktan gizlenmişsin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını görmedik.
14
Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayağını bassan, sevine sevine o yerin toprağı oluruz. Sevgilim, aşıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim?
---------
**(Gene gel! Gene gel! Her ne isen olduğun gibi gene gel! Hakk'ı tanımıyorsan, ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan gene gel... Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi değildir. Yüz kere tövbeni bozmuşsan gene gel!.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Şemsî 1342 (1963) senesinde Tahran'da bastırdığı ve benim tercümeme esas teşkil eden Ruba 'î Dtvanı'nda ve bendenizde bulunan başka yazma ruba'îler arasında bulamadığım bu ruba'înin Hz. Mevlana'ya ait olmadığını soyleyenler varsa da, Mevlana'dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin başka güzel şiirleri yokmuş gibi hep bu ruba'i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba'î:
"Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.
Hoşumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmuşsan yine gel!" sözü, "Ümitsizliğe kapılma! Allah'ın rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.
Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)'in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk'a karşı küstahlık olduğunu elbette bilmektedir.
Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde günahlardan tövbe eden kişi, adeta Allah ile alay etmiş olur."
Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuşlardır.
İran'ın yetişirdiği en büyük şairlerden Şîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah olduğunu anlatmak için miibalağalı bir ifade ile:
"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim şerîatimizde bundan başka bir günah yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap!" mı demek istemiştir? Yukarıdaki ruba'îyi okurken bu husüsu da düşünmek gerekir. )
Bu hazine, filanca şehre filanca kişinin evinde gizli, git onu al!" Derviş, ertesi sabah uynadığında bu gördüğü garip rüyasından bir hayli etkilenmişti. Ama sonunda ilginç bir rüya olduğunu düşündü ve güncel yaşantısına geri döndü. Aynı gece, aynı rüyayı yeniden gördü Derviş. Filanca şehirde, filancanın evine gitmesi gerektiğinin altı çizilerek. Üçüncü günde aynı rüyayı görünce Derviş, bunda bir hikmet olduğunu ve de mutlaka kendi şehrine çoook uzak olan o şehre gitmeye ve o şahısın evini bulup, kendisi için Allah'ın cc bahşettiği hazineyi almaya karar verdi. Yola koyuldu bu kararla birlikte. Uzun uzun günler ve geceler boyunca, soğuk,sıcak demeksizin yolculuğuna bütün sıkıntıları katlanarak devam etti. Soyuldu hırsızlar tarafından, gaspçılar tarafından eşkiyalar tarafından tartaklandı, aç ve susuz kaldı ama vazgeçmedi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Nihayet rüyasında kendisine söylenen şehre geldiğinde, aradığı şahsın evini de sora sora buldu ve o eve girdi. Şehir de ev de tıpkı rüyasında kendisine söylendiği gibi "var"dı. Bu cesaretini körüklemişti ve kazmayı evin tam ortasına vurup kendisi için hazırlnana ve haber verilen hazineyi çıkartmaya davranıyordu ki, bekçi çıkageldi. "Evimde ne arıyorsun bre hırsız mısın yoksa?" İzbandut gibi bir bekçinin elinden öyle bir dayak yedi ki derviş artık dayanacak gücü de kalmadığı için herşeyi anlatmaya karar verdi. "Ben hırsız değilim. Sadece bir rüya gördüm ve.." Başından geçenleri tek tek gözü yaşlı anlatmaya koyuldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sözünü bitirdiğinde Bekçi yumuşamış bir tavırla Dervişe;" anlıyorum, hırsız felan değil de be adam sen aptalmısın? İnsan hiç bir rüyanın peşine takılıp da bunca zahmet, eziyet ,çile çeker mi? Ben de senin gördüğün rüyanın aynısını 30 senedir her gece görürüm, yalnız tek bir farkla ,"filanca şehirde, filanca kişinin evinde" , diye ama sabah uyandığımda rüyadır der unutum" dedi. Derviş, o anda öyle bir şey anladı ki, bekçiye sarılıp helallik alarak sevinçle kendi şehrine dönmek üzere yola koyuldu. Çünkü Bekçinin 30 senedir rüyasında gördüğü şehir kendi şehri, gördüğünü söylediği ev de kendisinin eviydi. Sırf bu bilgiyi anlamak için bile yaşadığı zahmetlerin hepsine kesinlikle değerdi"
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin, Ne arıyorsan kendinde ara, demiş Mevlana dedi gülümseyerek. Sercan Mevlana ismini duyunca içinden , insanların kalbinin olduğu yerden ılık bir duygunun aktığını hissetti. Bu yüzden bu ismi hafıza deposuna kazıdı araştırıp öğrenmek için daha sonra.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin'e dönecek olursak, O ;bu hikayeye inandı çünkü hikayelerde sırlar olduğunu biliyordu bir şekilde. Bu hikayede ki sır da kendisinin kulağına fısıldanmıştı. Sırrın varlığına olan inancını ise babasıyla birlikte gittiği bir mağarada bulduğu o garip “şey” ile perçinlenmiş, kendi kişisel macerası başlamıştı. O mağaranın kendisine has kokusu, karanlığı,dokusu, sesleri ve seslerin yankılanışı kişiliğini şekillendirken, kendisinin birden bire bulduğu o "şey"in hayatını bu kadar değiştireceğini bilmiyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩ (Arkası yarın)
"Sevgililer Günü dolayısıyla kitaptan bağımsız bir alıntı yapacağım, 14 gün, her bir gün için Divan-ı Kebir adlı eserinden Mevlana'nın Rubailerinden seçtiğim 14 maddeyi okuyuculara hediye edeceğim. Mevlana Hazretlerinin büyük aşkı, dostu, üstadı Şems'e yazıp adadığı Divan-ı Kebir, sırlarla dolu bir kitaptır. Ve sevgili'ye verilebilecek, sevdiklerinize verilebilecek, kendinize verilebilecek en güzel hediyelerden biridir..Sevgililer Gününüz kutlu olsun. Güneş Ener"
1
Ey gece, neşelisin, hep böyle neşeli gel, neşeli gel! Ömrün bitmesin, kıyamete kadar uzasın gitsin, dostun yüzünün güzelliğinden, hatırında öyle bir ateş var ki, ey üzüntü, eğer cesaretin varsa gel, benim hatırıma gir!
2
Ey yolcu; aklını başına al, seferin nereye? Hangi diyara gitmek istiyorsun? Nereye gidersen git, sen bizim gönlümüzdesin. Denizden uzak düşmüş bir balık gibi, o denizin gamını daha ne kadar çekeceksin? Kupkuru kalmış dudakların, ne zamana kadar denize hasret ve ayrılıktan şikayet incilerini aleme saçacak.
3
Bir kurnazlık sarhoş ederek, gibi kendimi oraya atayım, atayım da bakayım, o cihanın canı orada mıdır? Ya maksadıma erişeyim, o yurda ayak basayım, yahut da gönlüm gibi, başımı da vereyim, elden çıkarayım gitsin.
4
Sesin, gönlümüzün sesine, gönlümüzün huyuna uysun! Gece, gündüz neşelensin, söyledikçe söylesin. Sesin yorulunca, biz de yoruluruz, hasta oluruz. Sesin, kamış gibi sekerler çiğnesin, ballar yesin.
5
Aşık, bütün yıl sarhoş olmalıdır. "Ayıplayan olur mu?" diye düşünmeme-lidir. Aşık. coşkun olmalı, deli, divane olmalıdır. Ayıkken her şeyin tasasını çeker, gamını yeriz. Fakat olunca; "Ne olursa olsun!" der işin içinden çıkarız.
6
Omür tükendi ise Allah başka bir ömür verdi. Geçici ömür kalmadıysa, te şuracıkta tükenmeyen, ölümsüz ömür.. Aşk, hayat suyudur, bu suya dal! u denizin her damlasında başka bir hayat, başka bir ömür var.
7
Yazıklar olsun ki vakit geçti, bizse çılgın aşıkız, deli divaneyiz. Kıyısı belli olmayan bir denizdeyiz. Bir gemiye binmişiz, gece, bulutlu bir gece... Allah'ın denizinde Allah'ın lütfu ile, onun ihsan ettiği güçle, başarıyla gemimizi sürüp durmadayız.
8
Güzel sakîyi rüyamda gördüm. Şarab kadehini eline almıştı... Bu gördüğüm onun hayali idi. Ben hayaline dedim ki: "Sen onun kulusun, kölesisin, ama bizim efendimiz, sahibimiz olmaya da layıksın. Umarım ki onun yerine geçersin de onun gibi bize şarab sunarsın."
9
Bu aşk ateşi bizi pişirir, her gece harabata doğru çeker götürür. Başkası bizi bilmesin, görmesin, tanımasın diye, yalnız harabat erenleriyle bizi bir araya getirir, onlarla beraber oturtur.
10
Ey seher rüzgarı! Bize haber ver; sen geçtiğin yolda, o alev alev yanan, o ateş dolu, o sevda dolu gönlü gördün mü? 0 gönül, yüzlerce yalçın kayaları,graniti ateşiyle yaktı, eritti.
11
Efendim, sen bizi artık rüyada bile görmez oldun! Ta gelecek seneye kadar bir daha bizi göremeyeceksin. Ey gece; her dem bize bakıp duruyorsun ama, sen seherin aydınlığı olmadan bizi göremezsin.
12
Ey sevgili, geceleri gökyüzünde dolaşan ay senin çevreni bulamamıştır. Geceleri seni bulmak için uğraşana, dönüp dolaşana senin ayından armağanlar gelir. Her ne kadar şafağın çevresi, al yanaklı ise de, bu onun tabîi renginden değil, senin sapsarı yüzünün güzelliğinden mahcup oluşundan, utanışındandır.
13
Bir ömürdür ki, senin gül bahçeni görmedik. 0 mahmur, o insanın aklını başından alan nergis gözlerini seyretmedik... Vefa gibi halktan gizlenmişsin, nice zamandır ki biz senin güzel yanaklarını görmedik.
14
Ey dost! Dostlukta sana çok yakınız. 0 kadar ki nereye ayağını bassan, sevine sevine o yerin toprağı oluruz. Sevgilim, aşıklık mezhebinde reva mıdır ki, alemi seninle görelim de seni görmeyelim?
---------
**(Gene gel! Gene gel! Her ne isen olduğun gibi gene gel! Hakk'ı tanımıyorsan, ateşe tapıyorsan puta tapıyorsan gene gel... Bu bizim dergahımız, evimiz umutsuzluk evi değildir. Yüz kere tövbeni bozmuşsan gene gel!.
Tahran Üniversitesi profesörlerinden Firüzanfer merhümun Şemsî 1342 (1963) senesinde Tahran'da bastırdığı ve benim tercümeme esas teşkil eden Ruba 'î Dtvanı'nda ve bendenizde bulunan başka yazma ruba'îler arasında bulamadığım bu ruba'înin Hz. Mevlana'ya ait olmadığını soyleyenler varsa da, Mevlana'dan bahsedilen her yerde, her toplantıda sanki bu büyük velînin başka güzel şiirleri yokmuş gibi hep bu ruba'i tekrar edilip durulur. Kimin olursa olsun, bu ruba'î:
"Allah'ın rahmetinden ümit kesilmez. Allah bütün günahları bağışlar. Çünkü o çok bağışlayan, çok esirgeyendir." (39/53) Ayet-i kerîmenin izahından ibarettir.
Hoşumuza giden "Yüz kere tövbeni bozmuşsan yine gel!" sözü, "Ümitsizliğe kapılma! Allah'ın rahmetinden ümit kesme!" manasına gelmektedir.
Yoksa Hz. Muhammed(s.a.v.)'in yolundan kıl kadar ayrılmayan Hz. Mevlana, tövbeyi sık sık bozmanın Hakk'a karşı küstahlık olduğunu elbette bilmektedir.
Çünkü bir hadîslerinde alemlere rahmet olan büyük ve eşsiz Peygamberimiz şöyle buyurmuşlardır: "Günah işlemekte ısrar ettiği halde günahlardan tövbe eden kişi, adeta Allah ile alay etmiş olur."
Yahya b. Muaz hazretleri de; "Ben tövbeden sonra işlenen bir günahı, tövbeden evvel işlenmiş yetmiş günahtan daha çirkin görürüm." diye buyurmuşlardır.
İran'ın yetişirdiği en büyük şairlerden Şîrazlı Hafız merhum da gönül kırmanın büyük bir günah olduğunu anlatmak için miibalağalı bir ifade ile:
"Kimsenin kalbini kırma da, ne yaparsan yap! Bizim şerîatimizde bundan başka bir günah yoktur." derken; "Gönül kırma da, her türlü kötülüğü yap!" mı demek istemiştir? Yukarıdaki ruba'îyi okurken bu husüsu da düşünmek gerekir. )
B'ölüm -26-
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXVI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Önceki bölümden devam)
Kendisine açıklama yapan genci bir yerlerden tanıyordu sanki Sercan. Nereden tanıdığını bir türlü anımsayamasa da, sanki onun ruhuna aşinaydı. Kendisine; gülümseyen pırıl pırıl gözlerle bakan 23 yaşlarında kumral, ne çok kısa ne çok uzun, orantılı boyu , atletik yapılı, yunanlıların olimpiyat atletlerine benzeyen sağlık ve dirimsellik çağrıştıran görünümü, masum bir çocuk simasından, bebeksi yüzü ile saçlarının kıvırcıklığı, yüzüne hareket getiren bu gencin, alelade biri olmadığını, yakışıklı, estetik olmasının ötesinde kişiliğinin derinliklerinde daha "özel" bir yanı olduğunu seziyordu . Ervin, yakası suni kürkten yapılma kahverengi pardösüsünü çıkartmadan önce çapraz astığı heybeyi andıran gece mavisi kadife çantasını, boynundan kurtarıp oturdu. Çantasından gümüş sigara tablasını çıkarttı, telefonunu ve sürekli yanında taşıdığı –çünkü ilhamın ne zaman geleceğini kimse kestiremezdi- not defterini çıkartıp masaya koydu. Ellerini birleştirip Sercan’la göz göze geldiler yine.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Seni ya tanıyorum yada birine benzetiyorum” dedi Sercan…
”JustinTımbırleng’e benziyormuşum. Belki oradan çağrıştırmıştır. Ama tanışmıyoruz. Emin ol, daha önce tanışsaydık anımsardım seni, hafızam iyidir. Ha, bu arada adım Ervin” dedi genç.
“Ervin?”, diye sordu merakla Sercan,ilk defa duyduğu bu ismi yinelerken. Kendi dünyasında da yeni kelimeler ve anlamlarla karşılaşması ona hep heyecan verirdi. Öğrenmeyi sevmek yeni anlamları kendisine dahil etmek her zaman hoşuna gitmişti.
” Evet , Ervin.. Dost demek. İçinde sadakat, derinlik ve tutkulu bir aşk gizli ismimin. Bulgarca bir sözcük. Bulgaristan göçmeniyim de. “ Bende Sercan” dedi.. ”Bende göçmen sayılırım..Yani göçmenim”..
Göçmen, göçebelere verilen , asıl bulundukları, var olup yaşadıkları yerden, başka bir yere göç edip taşınmak zorunda kalan kişilere verilen isimdi ve Sercan’a göre kendisini bu dünyada en iyi tanımlayan kelimelerden biriydi. Ayrıca justin tımberlenk’in kim olduğuna dair de en ufak bir fikri yoktu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin; “ Okuyor musun? “ diye sordu rahat bir tavırla.
“Evet ", dedi Sercan anlamını yalnızca kendisinin bilebileceği bir gülümsemeyle yanıtlarken Onu. "Evet, okuyorum... Yani okumak işim, gücüm, hayatım..”
Masada duran defterine iliştirdiği kalemi kurtarıp el alışkanlığı ile bir şeyler karalamayı seven Ervin yanıtladı Sercan’ı. “Hey , ne güzel . Ben de yazarım. Beni de okursun artık , umarım. Şair olmayı istiyorum." , Ervin'in ,gülümseyerek heyecanlı , coşkulu bir şekilde kendisini anlatmasını seyrediyordu Sercan. Her söylediği , seçtiği, dışarıda bıraktığı kelimeler ve anlamlarla 5 duyu organının izin verdiği koşullar çerçevesinde algıladığı bu "yeni" insanı tarıyor, tanımlıyor, bütününün ,kendisinde anlamlanmasını seyrediyordu. Her geçen saniyede, her geçen anda..İçini yavaşça dolduran bir su gibiydi, yeni birinin kendisinde yer bulmaya başlaması. O yer doldukça kendi içindeki o yerin -boşluğun-da farkına varıyor, farkına varır varmaz da o boşluğun doluyor olmasını hissediyordu. Bunun keyifli olduğuna karar verdi. "Biliyor musun"; Sesini alçaltıp sanki sır verecekmiş gibi masaya doğru abanıp, Sercan’a iyice yaklaşıp; “Şiir çok tehlikeli bir simyadır, kelimeler ise ölümcül!”, dedi. Ardından geri çekilip söylediği cümlenin Sercan’da oluşturacağı etkiyi seyretmek için gözlerini Sercan’ın yüzüne dikti.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
๑۩۞۩ ۞۩๑๑۩۞۩๑ ERVİN’İN ERVİNOLOJİSİ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑۩۞۩๑๑
Ervin 23 yaşlarında filoloji bölümünde okuyordu. Yaşıtlarının aksine kendisini üniversiteyi kazandıktan sonra, "nasılsa artık ÖSS’yi kazandım bir şekilde de mezun olurum'cu bir tavra bürünmemiş, gerçekten öğrenme ve “bilme” gayreti olan bir gençti. Üniversitelerin; "Sistemin, düşünen ve üreten beyinlerin,sisteme zarar verdiğinin/verebileceğinin anlaşılması üzerine; liselerin devamı niteliğine dönüştürmesi ve içinin boşaltılmasına rağmen,Ervin; adını koyamasa da biliyordu; ki "iyi bir öğretmen yoktur, iyi bir öğrenci vardır". Bu yüzden de O;Ervin, sürekli öğrenme peşindeydi. Kendini bulmak istiyordu Ervin. Kendisini bulmak ve anlamak..Babasının kendisine hediye ettiği kitaplardan birinde okuduğu bir hikayeyle hayatını şekillendireceğine inanıyordu. Hikaye aslında Ervin'e göre bütün yaşamı ve yaşamın dahilinde olan bütün sırları bir bir içinde barındırıyordu. Hikaye ise şöyleydi; "Eskiden bir adam, bütün zenginliğine bütün mal mülküne bütün makamına şöhretine rağmen mutluluğu yakalayamamıştı. Bu yüzden sahip olduğu bütün bu şeylerden vazgeçip derviş olmaya karar vermişti. Malını mülkünü sattı, yoksullara dağıttı, makamına sırtını döndü ve pek çok insanın "delirdi , kafayı sıyırdı" şeklindeki yorumlarına rağmen, verdiği kararın arkasında cesaretle durmaya devam etti. Bir süre böyle yaşadı. Derken günlerden bir gün Derviş bir rüya gördü. Rüyasında bir ses vardı ve ses Dervişe; Senin için Allah’ın gizlediği bir hazine var diyordu…” ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)
Kendisine açıklama yapan genci bir yerlerden tanıyordu sanki Sercan. Nereden tanıdığını bir türlü anımsayamasa da, sanki onun ruhuna aşinaydı. Kendisine; gülümseyen pırıl pırıl gözlerle bakan 23 yaşlarında kumral, ne çok kısa ne çok uzun, orantılı boyu , atletik yapılı, yunanlıların olimpiyat atletlerine benzeyen sağlık ve dirimsellik çağrıştıran görünümü, masum bir çocuk simasından, bebeksi yüzü ile saçlarının kıvırcıklığı, yüzüne hareket getiren bu gencin, alelade biri olmadığını, yakışıklı, estetik olmasının ötesinde kişiliğinin derinliklerinde daha "özel" bir yanı olduğunu seziyordu . Ervin, yakası suni kürkten yapılma kahverengi pardösüsünü çıkartmadan önce çapraz astığı heybeyi andıran gece mavisi kadife çantasını, boynundan kurtarıp oturdu. Çantasından gümüş sigara tablasını çıkarttı, telefonunu ve sürekli yanında taşıdığı –çünkü ilhamın ne zaman geleceğini kimse kestiremezdi- not defterini çıkartıp masaya koydu. Ellerini birleştirip Sercan’la göz göze geldiler yine.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
“Seni ya tanıyorum yada birine benzetiyorum” dedi Sercan…
”JustinTımbırleng’e benziyormuşum. Belki oradan çağrıştırmıştır. Ama tanışmıyoruz. Emin ol, daha önce tanışsaydık anımsardım seni, hafızam iyidir. Ha, bu arada adım Ervin” dedi genç.
“Ervin?”, diye sordu merakla Sercan,ilk defa duyduğu bu ismi yinelerken. Kendi dünyasında da yeni kelimeler ve anlamlarla karşılaşması ona hep heyecan verirdi. Öğrenmeyi sevmek yeni anlamları kendisine dahil etmek her zaman hoşuna gitmişti.
” Evet , Ervin.. Dost demek. İçinde sadakat, derinlik ve tutkulu bir aşk gizli ismimin. Bulgarca bir sözcük. Bulgaristan göçmeniyim de. “ Bende Sercan” dedi.. ”Bende göçmen sayılırım..Yani göçmenim”..
Göçmen, göçebelere verilen , asıl bulundukları, var olup yaşadıkları yerden, başka bir yere göç edip taşınmak zorunda kalan kişilere verilen isimdi ve Sercan’a göre kendisini bu dünyada en iyi tanımlayan kelimelerden biriydi. Ayrıca justin tımberlenk’in kim olduğuna dair de en ufak bir fikri yoktu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Ervin; “ Okuyor musun? “ diye sordu rahat bir tavırla.
“Evet ", dedi Sercan anlamını yalnızca kendisinin bilebileceği bir gülümsemeyle yanıtlarken Onu. "Evet, okuyorum... Yani okumak işim, gücüm, hayatım..”
Masada duran defterine iliştirdiği kalemi kurtarıp el alışkanlığı ile bir şeyler karalamayı seven Ervin yanıtladı Sercan’ı. “Hey , ne güzel . Ben de yazarım. Beni de okursun artık , umarım. Şair olmayı istiyorum." , Ervin'in ,gülümseyerek heyecanlı , coşkulu bir şekilde kendisini anlatmasını seyrediyordu Sercan. Her söylediği , seçtiği, dışarıda bıraktığı kelimeler ve anlamlarla 5 duyu organının izin verdiği koşullar çerçevesinde algıladığı bu "yeni" insanı tarıyor, tanımlıyor, bütününün ,kendisinde anlamlanmasını seyrediyordu. Her geçen saniyede, her geçen anda..İçini yavaşça dolduran bir su gibiydi, yeni birinin kendisinde yer bulmaya başlaması. O yer doldukça kendi içindeki o yerin -boşluğun-da farkına varıyor, farkına varır varmaz da o boşluğun doluyor olmasını hissediyordu. Bunun keyifli olduğuna karar verdi. "Biliyor musun"; Sesini alçaltıp sanki sır verecekmiş gibi masaya doğru abanıp, Sercan’a iyice yaklaşıp; “Şiir çok tehlikeli bir simyadır, kelimeler ise ölümcül!”, dedi. Ardından geri çekilip söylediği cümlenin Sercan’da oluşturacağı etkiyi seyretmek için gözlerini Sercan’ın yüzüne dikti.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
๑۩۞۩ ۞۩๑๑۩۞۩๑ ERVİN’İN ERVİNOLOJİSİ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑۩۞۩๑๑
Ervin 23 yaşlarında filoloji bölümünde okuyordu. Yaşıtlarının aksine kendisini üniversiteyi kazandıktan sonra, "nasılsa artık ÖSS’yi kazandım bir şekilde de mezun olurum'cu bir tavra bürünmemiş, gerçekten öğrenme ve “bilme” gayreti olan bir gençti. Üniversitelerin; "Sistemin, düşünen ve üreten beyinlerin,sisteme zarar verdiğinin/verebileceğinin anlaşılması üzerine; liselerin devamı niteliğine dönüştürmesi ve içinin boşaltılmasına rağmen,Ervin; adını koyamasa da biliyordu; ki "iyi bir öğretmen yoktur, iyi bir öğrenci vardır". Bu yüzden de O;Ervin, sürekli öğrenme peşindeydi. Kendini bulmak istiyordu Ervin. Kendisini bulmak ve anlamak..Babasının kendisine hediye ettiği kitaplardan birinde okuduğu bir hikayeyle hayatını şekillendireceğine inanıyordu. Hikaye aslında Ervin'e göre bütün yaşamı ve yaşamın dahilinde olan bütün sırları bir bir içinde barındırıyordu. Hikaye ise şöyleydi; "Eskiden bir adam, bütün zenginliğine bütün mal mülküne bütün makamına şöhretine rağmen mutluluğu yakalayamamıştı. Bu yüzden sahip olduğu bütün bu şeylerden vazgeçip derviş olmaya karar vermişti. Malını mülkünü sattı, yoksullara dağıttı, makamına sırtını döndü ve pek çok insanın "delirdi , kafayı sıyırdı" şeklindeki yorumlarına rağmen, verdiği kararın arkasında cesaretle durmaya devam etti. Bir süre böyle yaşadı. Derken günlerden bir gün Derviş bir rüya gördü. Rüyasında bir ses vardı ve ses Dervişe; Senin için Allah’ın gizlediği bir hazine var diyordu…” ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)
B'ölüm -25-
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXV- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 24'den devam)
Evden çıktığında kendi soyut dünyasındaki varlığın somutlaşmasını benzerleyecek olan bir örnek arıyordu. Derken buldu. Dünya; üzerinde insanların yaşadığı gezegen; big-bangten sonra güneşten kopan ve savrulan, ardından onun yörüngesine çekim kuvvetine girip git gide soğuyarak katılaşarak bu günkü durumuna gelen bir gezegendi. Dünyanın, kabuğundan içeri,merkeze gidildikçe kabuk sertliğini yumuşaklığa bırakıyordu. Suyun" katı, sıvı, gaz" hali gibi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Belki de insanların tümü de benim dünyamdan, daha önce bulundukları özden koparak savrulmuş, ardından da o özün menzilinde, bir çekim alanına girip bir yörüngeye oturmuş, soyut varlıkları ise kademe kademe özden dışa doğru gidildikçe kabuklaşıp soğumuştur,kim bilir? " diye düşündü Sercan. Bütün bunlar aklını meşgül ederken ayaklarının götürdüğü yere-(lütfen yüreğinin götürdüğü yere git adındaki saçma ivediliklere gödnerme yaptığım düşünülmesin ! )- geldiğini fark etti. Rüyasındaki adresi tam olarak takip ederek geldiği bu yerde; bir saat önce duran durulan yağmurun, kaldırımdaki küçük birikintisine yansıyan tabelayı okudu: Rüya Kafe.. "Ayür Efak? Yani..."Gülümsedi zihninin kendisine oynadığı bu küçük oyuna. Ardından yine kendi kendine;" rüyalar hep tersine mi çıkar ", diye düşünüp yüzüne iyice yayılan gülümsemeyi sürdürdü . Nedensiz bir gülümsemeyle kafenin kapısına doğrulanırken..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu, kendinde yeni keşfettiği bir özellikti; nedensizlik..Düşünce gibi değildi. İsimler, sıfatlar,kelimeler, belli bir kurgu,devinim hareket yoktu. Sadece “hal” vardı ve tüy gibi hafif bir his..Birden bire;" Böyle hissediyorum ve bu his önce hale ardından da o hal bir davranışa dönüyor. Bu gelirken düşündüğüm örneğe de benziyor. Sanki bu kez de “gülümsemem” bu “halin” somutu,kabuklaşmış hali."
İnsan kişiliklerini incelerken yüz ifadelerini,mimikleri, beden dilini anımsıyordu. Yüz; düşünsel bir müdahale olmazsa tamamen kişinin “haline” göre somutlaşan içinde bulunulan halet-i ruhu ortaya döken, şifre çözücü bir dekoder gibiydi. Kafenin kapısından içeriye çarçabuk göz attı. Kızlı erkekli gençlerden oluşan bir sürü kişi konuşuyor, gülüyor, susuyor, satranç, tavla oynuyor kısacası bir kafede ne görülebiliyorsa, Sercan, onu görüyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Usulca kafenin kapısını açtı ve kütüphanede olduğu gibi kendisini azarlayacak bir görevli endişesi olmaksızın, köşeye; gözüne ilişen boş masaya geçip oturdu. Büyü bir salonu olan dağınık bir öğrenci evini andırıyordu kafe. Koltuklar, masaların şekilsizliği, duvarlarda aleleade asılmış film afişleri- ki çoğu eski Türk sinemasına aitti- ve hesap ödenen , kapının hemen tam karşısında , hesabı ödemeden kaçan olursa kolayca yakalayabilecekleri bir şekilde diyazn edilmiş hesap masası, nargileler ve mangalları,bir iki Acem-Türk halıd esenli kilim- şark havası oluşturmak için ne başarısız bir yöntemdir- ve bir sürü de incik boncuk dolu duvarlarıyla aslında pek de hoş bir kafe sayılmazdı. Tam öğrenci işi bir kafeydi işin aslı. Sercan geçip oturduğu andan itibaren kafenin neredeyse her santimetrekaresini incelemiş, görsel hafızasına yutmuş sonrada o görselleri kare kare damgalayıp hafıza deposuna aktarmıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Kalbi yine de önceki zamanlarına nazaran daha hızlı atıyordu. Avuçları terliyor ve göz bebeklerinin büyüdüğünü bilinçaltısal bir hisle , hissedebiliyordu. Bu yaşadığı "şey"in, heyecan olduğunu kavradı birden. Ne olacağını merakla bekliyordu. Kulağına tüm o insanların gürültüsünün yanı sıra çarpan çok hoş bir müzik duydu. Hızlı bir ritmi vardı müziğin, sert çıkışları vardı ama içselliğinde bir yakarış ruha dokunan bir temas vardı sanki. İLk defa Rammstein dinlemenin uyandırdığı his kendisini kavramıştı. İlk defa müziği, sesin, "gürültü" adı verilen düzensiz sıralamasındansa, ilk defa düzenli ve belli bir armoniye göre sıralanmış sesin, engin okyanusuna daldırdı tüm algısını.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Göz kapaklarını indirdi yavaşça, müziği daha iyi duyabilmek için bütün dikkatini verdi heykel donukluğunda kıpırdamaksızın. Birkaç dakika böyle kalmış, sesin ruhunu sarmalayan dokunan ipeksi parmak uçlarının hazzını yaşarken garsonun detone sesiyle dünyaya döndü:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
”Efendim?”
“Ne alırsınız", dedim.."Çay , neskafe, kola, ayran,meyve suyu,Türk kahvesi?”
“Çay..Lütfen.” dedi Sercan..”lütfen’i” söylerken biraz tedirgin olmuştu. Kendi dünyasından kalma bir alışkanlıktı. Kelimelere, isim ,sıfat vs anlamlarıyla birlikte, çok kullanılırsa, tükeneceklerine inanırdı; içsel bir sezgiyle. Gerçekte pek de haksız sayılmazdı oysa. Çok kullanılan kelimeler, cümleler belli bir süre sonra “anlamını” yitirmeye başlar, içi boşalır, rengi atar..Gününüzde en kolay söyleniveren ve bu yüzden pek bir anlamsallığı kalmayan “seni seviyorum” cümlesi gibi..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan; garsonun kendisine getirdiği,Çayı yudumlarken, tadının anımsadığı kadar güzel olmadığını fark etti. Belki de ilk yaşanılan şeyler, ilk olmalarının armağanı olarak maksimum bir şekilde kendilerini var ediyorlardı..İlk aşk, ilk öpücük, ilk dostluk, ilk cinsellik gibi..Sercan, bu düşüncesini de kaydetti hafıza deposundaki not defterine.
“Masana oturabilir miyim? “ dedi genç..”başka yer yok da”
“ Elbette” dedi sercan yabancıya, şaşkın gözlerle dönüp bakakalarak.
”Kusura bakma, bir arkadaşımla burada buluşacağız ama kafede yer kalmamış,şu anda kendisi otobüste olduğundan telefonu da kapalı , haber veremiyorum. Gelene kadar beklemekten başka çarem yok….” dedi yabancı üzerindekileri çıkarıp oturma işlemi için hazırlanması devam ederken...
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑( arkası yarın)
Evden çıktığında kendi soyut dünyasındaki varlığın somutlaşmasını benzerleyecek olan bir örnek arıyordu. Derken buldu. Dünya; üzerinde insanların yaşadığı gezegen; big-bangten sonra güneşten kopan ve savrulan, ardından onun yörüngesine çekim kuvvetine girip git gide soğuyarak katılaşarak bu günkü durumuna gelen bir gezegendi. Dünyanın, kabuğundan içeri,merkeze gidildikçe kabuk sertliğini yumuşaklığa bırakıyordu. Suyun" katı, sıvı, gaz" hali gibi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Belki de insanların tümü de benim dünyamdan, daha önce bulundukları özden koparak savrulmuş, ardından da o özün menzilinde, bir çekim alanına girip bir yörüngeye oturmuş, soyut varlıkları ise kademe kademe özden dışa doğru gidildikçe kabuklaşıp soğumuştur,kim bilir? " diye düşündü Sercan. Bütün bunlar aklını meşgül ederken ayaklarının götürdüğü yere-(lütfen yüreğinin götürdüğü yere git adındaki saçma ivediliklere gödnerme yaptığım düşünülmesin ! )- geldiğini fark etti. Rüyasındaki adresi tam olarak takip ederek geldiği bu yerde; bir saat önce duran durulan yağmurun, kaldırımdaki küçük birikintisine yansıyan tabelayı okudu: Rüya Kafe.. "Ayür Efak? Yani..."Gülümsedi zihninin kendisine oynadığı bu küçük oyuna. Ardından yine kendi kendine;" rüyalar hep tersine mi çıkar ", diye düşünüp yüzüne iyice yayılan gülümsemeyi sürdürdü . Nedensiz bir gülümsemeyle kafenin kapısına doğrulanırken..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bu, kendinde yeni keşfettiği bir özellikti; nedensizlik..Düşünce gibi değildi. İsimler, sıfatlar,kelimeler, belli bir kurgu,devinim hareket yoktu. Sadece “hal” vardı ve tüy gibi hafif bir his..Birden bire;" Böyle hissediyorum ve bu his önce hale ardından da o hal bir davranışa dönüyor. Bu gelirken düşündüğüm örneğe de benziyor. Sanki bu kez de “gülümsemem” bu “halin” somutu,kabuklaşmış hali."
İnsan kişiliklerini incelerken yüz ifadelerini,mimikleri, beden dilini anımsıyordu. Yüz; düşünsel bir müdahale olmazsa tamamen kişinin “haline” göre somutlaşan içinde bulunulan halet-i ruhu ortaya döken, şifre çözücü bir dekoder gibiydi. Kafenin kapısından içeriye çarçabuk göz attı. Kızlı erkekli gençlerden oluşan bir sürü kişi konuşuyor, gülüyor, susuyor, satranç, tavla oynuyor kısacası bir kafede ne görülebiliyorsa, Sercan, onu görüyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Usulca kafenin kapısını açtı ve kütüphanede olduğu gibi kendisini azarlayacak bir görevli endişesi olmaksızın, köşeye; gözüne ilişen boş masaya geçip oturdu. Büyü bir salonu olan dağınık bir öğrenci evini andırıyordu kafe. Koltuklar, masaların şekilsizliği, duvarlarda aleleade asılmış film afişleri- ki çoğu eski Türk sinemasına aitti- ve hesap ödenen , kapının hemen tam karşısında , hesabı ödemeden kaçan olursa kolayca yakalayabilecekleri bir şekilde diyazn edilmiş hesap masası, nargileler ve mangalları,bir iki Acem-Türk halıd esenli kilim- şark havası oluşturmak için ne başarısız bir yöntemdir- ve bir sürü de incik boncuk dolu duvarlarıyla aslında pek de hoş bir kafe sayılmazdı. Tam öğrenci işi bir kafeydi işin aslı. Sercan geçip oturduğu andan itibaren kafenin neredeyse her santimetrekaresini incelemiş, görsel hafızasına yutmuş sonrada o görselleri kare kare damgalayıp hafıza deposuna aktarmıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Kalbi yine de önceki zamanlarına nazaran daha hızlı atıyordu. Avuçları terliyor ve göz bebeklerinin büyüdüğünü bilinçaltısal bir hisle , hissedebiliyordu. Bu yaşadığı "şey"in, heyecan olduğunu kavradı birden. Ne olacağını merakla bekliyordu. Kulağına tüm o insanların gürültüsünün yanı sıra çarpan çok hoş bir müzik duydu. Hızlı bir ritmi vardı müziğin, sert çıkışları vardı ama içselliğinde bir yakarış ruha dokunan bir temas vardı sanki. İLk defa Rammstein dinlemenin uyandırdığı his kendisini kavramıştı. İlk defa müziği, sesin, "gürültü" adı verilen düzensiz sıralamasındansa, ilk defa düzenli ve belli bir armoniye göre sıralanmış sesin, engin okyanusuna daldırdı tüm algısını.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Göz kapaklarını indirdi yavaşça, müziği daha iyi duyabilmek için bütün dikkatini verdi heykel donukluğunda kıpırdamaksızın. Birkaç dakika böyle kalmış, sesin ruhunu sarmalayan dokunan ipeksi parmak uçlarının hazzını yaşarken garsonun detone sesiyle dünyaya döndü:
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
”Efendim?”
“Ne alırsınız", dedim.."Çay , neskafe, kola, ayran,meyve suyu,Türk kahvesi?”
“Çay..Lütfen.” dedi Sercan..”lütfen’i” söylerken biraz tedirgin olmuştu. Kendi dünyasından kalma bir alışkanlıktı. Kelimelere, isim ,sıfat vs anlamlarıyla birlikte, çok kullanılırsa, tükeneceklerine inanırdı; içsel bir sezgiyle. Gerçekte pek de haksız sayılmazdı oysa. Çok kullanılan kelimeler, cümleler belli bir süre sonra “anlamını” yitirmeye başlar, içi boşalır, rengi atar..Gününüzde en kolay söyleniveren ve bu yüzden pek bir anlamsallığı kalmayan “seni seviyorum” cümlesi gibi..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan; garsonun kendisine getirdiği,Çayı yudumlarken, tadının anımsadığı kadar güzel olmadığını fark etti. Belki de ilk yaşanılan şeyler, ilk olmalarının armağanı olarak maksimum bir şekilde kendilerini var ediyorlardı..İlk aşk, ilk öpücük, ilk dostluk, ilk cinsellik gibi..Sercan, bu düşüncesini de kaydetti hafıza deposundaki not defterine.
“Masana oturabilir miyim? “ dedi genç..”başka yer yok da”
“ Elbette” dedi sercan yabancıya, şaşkın gözlerle dönüp bakakalarak.
”Kusura bakma, bir arkadaşımla burada buluşacağız ama kafede yer kalmamış,şu anda kendisi otobüste olduğundan telefonu da kapalı , haber veremiyorum. Gelene kadar beklemekten başka çarem yok….” dedi yabancı üzerindekileri çıkarıp oturma işlemi için hazırlanması devam ederken...
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑( arkası yarın)
B'ölüm -24-
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XXIV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 23'den devam)
Yine de kaotik bir dünya düzeninde insanların bu basit gerçeği görüp anlayamamaları Sercan’ı şaşırttı. Belki de “insan değilim” diye düşündü. Bu düşüncesini uzun uzun çalan telefon sesi böldü. Telefon uzun uzun çalmıştı çünkü sercan kendisinin bir telefonu olduğunu bile bilmiyordu, ta ki çalana kadar. Tıpkı insanların ancak zorunluluklar karşısında güçlerini fark etmeleri gibi. Telefonu bulup açtı kendisini bile şaşırtan bir alışkanlık ile.telefondaki ses “alo ,sercan?” dedi. “evet,benim” Ben mi?, “hemen hazırlan ve evin 3 sokak altındaki sokaktan ilk sağa dön, karşına çıkacak Ayür Efak’ı bul” peki orada ne olacak ? dedi sercan..Telefondaki ses “ orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum “.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan ardından telefonun kapandığını anladığı bir sesle duraladı. Angelina’dan bir mesajdı belki de. Derken telefon yine çalmaya başladı. Uzun uzun az önceki gibi. Elindeki telefona bakıyordu tam açma tuşuna bastı ki uyuyakaldığı koltuktan sıçrayarak uyandı. Telefon sesini duyuyordu hala, masanın oralarda bir yerde olmalıydı. Kalktı , sesin geldiği yöne doğruldu. Her adım atışında sese biraz daha yakınlaşıyordu, sonunda ses kaynağını buldu. Rüyasındaki gibi tutup açtı.”iyi günler uyandırma servisi” .
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan konuşma bitince yeniden tekrarlanmaya başlayan konuşmadan sesin kaydedilmiş bir makineden geldiğini anladı, telefonu kapadı. Saçlarını eliyle düzeltmeye uğraşarak uyanmaya çalıştı iyice. Koltukta uyuyakaldığından dolayı biraz beli ve boynu ağrıyordu. Parmak uçlarıyla ensesine masaj yaptı, biraz rahatlamıştı ensesindeki kaslar. Bunu yaparken bir yandan da gördüğü garip rüyayı düşünüyordu. Rüyasında kendisine tarif edilen yere mutlaka gidecekti. “ne kaybedebilirim ki?” diye düşündü. Hem ne demişti rüyasındaki ses “orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum” denemeye değerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩( Arkası yarın)
Yine de kaotik bir dünya düzeninde insanların bu basit gerçeği görüp anlayamamaları Sercan’ı şaşırttı. Belki de “insan değilim” diye düşündü. Bu düşüncesini uzun uzun çalan telefon sesi böldü. Telefon uzun uzun çalmıştı çünkü sercan kendisinin bir telefonu olduğunu bile bilmiyordu, ta ki çalana kadar. Tıpkı insanların ancak zorunluluklar karşısında güçlerini fark etmeleri gibi. Telefonu bulup açtı kendisini bile şaşırtan bir alışkanlık ile.telefondaki ses “alo ,sercan?” dedi. “evet,benim” Ben mi?, “hemen hazırlan ve evin 3 sokak altındaki sokaktan ilk sağa dön, karşına çıkacak Ayür Efak’ı bul” peki orada ne olacak ? dedi sercan..Telefondaki ses “ orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum “.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan ardından telefonun kapandığını anladığı bir sesle duraladı. Angelina’dan bir mesajdı belki de. Derken telefon yine çalmaya başladı. Uzun uzun az önceki gibi. Elindeki telefona bakıyordu tam açma tuşuna bastı ki uyuyakaldığı koltuktan sıçrayarak uyandı. Telefon sesini duyuyordu hala, masanın oralarda bir yerde olmalıydı. Kalktı , sesin geldiği yöne doğruldu. Her adım atışında sese biraz daha yakınlaşıyordu, sonunda ses kaynağını buldu. Rüyasındaki gibi tutup açtı.”iyi günler uyandırma servisi” .
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan konuşma bitince yeniden tekrarlanmaya başlayan konuşmadan sesin kaydedilmiş bir makineden geldiğini anladı, telefonu kapadı. Saçlarını eliyle düzeltmeye uğraşarak uyanmaya çalıştı iyice. Koltukta uyuyakaldığından dolayı biraz beli ve boynu ağrıyordu. Parmak uçlarıyla ensesine masaj yaptı, biraz rahatlamıştı ensesindeki kaslar. Bunu yaparken bir yandan da gördüğü garip rüyayı düşünüyordu. Rüyasında kendisine tarif edilen yere mutlaka gidecekti. “ne kaybedebilirim ki?” diye düşündü. Hem ne demişti rüyasındaki ses “orada ne olacağını bilmiyorum ama senin için bir şeylerin değişeceğini biliyorum” denemeye değerdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩( Arkası yarın)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

