B'ölüm 18

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -IXVIII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Bölüm 17'den devam)

Sercan; hızlı hızlı sayfaları karıştırıp gözüne çarpan bir başka tanımlanmış, kategorilenmiş biçimi özle piştilemeye çalışan yahutta tam tersi diyelim ilginç bir çözümlemeyi incelemey koyuldu. İnsanların ruhunun uzantısı olan, tıpkı gözün beynin özerkleşmiş bir parçası olması gibi, vücut tanımlarından kişilikleirne dair ipucu yakalayıp bunları genellemesi tuhafına gitti Sercan'ın.. Sofokles'in Oedupus'unu anımsadı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sayın Oku'yucu, Oedipus, Sofoklesin( Antik Yunandaki en büyük 3 oyun yazarından biridir) baş yapıtı olarak bilinir. Konusu ise özetle şöyledir: Oedipus'un babası, Laius, öğrencilerinden birine tecavüz ettiği için Pelops tarafından lanetlenir: Laius'un yeni doğan oğlu Oedipus, babasını öldürecektir. Bunun üzerine Laius, oğlunun ayak bileklerini iplerle sardırır (Yunanca oidipous, "şişik ayaklı" demektir) ve Oedipus'un, kurtlara ya da kuşlara yem olması için ormana bırakılmasını emreder. Fakat yardımcısı, Laius'a ihanet eder ve küçük 'Edip'i götürüp bir çobana teslim eder. Çoban, Küçük Edip'i, çocukları olmayan Corinth kralı Polybus ve kraliçe Merope'ye (veya Periboea) armağan eder. Polybus ve Merope, Oedipus'u kendi öz çocukları gibi sever ve büyütür. Korint Kral ve kraliçesi oğulları Oidipus'la birlikte mutlu yaşarlar ta ki günün birinde bir şölen sırasında oldukça sarhoş bir davetli Oidipus'a "evlatlık" gözüyle bakana dek. Ertesi gün genç adam annesini, babasını sorgular, ikisi de inkar eder. Oidipus yine de kuşku içinde kalır. Bunun üzerine Delphoi'ye yola çıkar.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Kahin onu horlayarak başından savar; sorusuna hiç değinmeden iğrenç bir geleceğin haberini verir: Oidipus annesiyle beraber olacak, zina ürünü bir soyu türeyecek ve kendisine hayat vermiş olan babasının katili olacaktır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Dehşete düşen Oidipus nereye gideceğini pek düşünmeden oralardan kaçar; bir daha asla Korint'e dönmeyecektir. Delphoi'den çıkarken dar bir yol ağzında arabaya binmiş, yanında da bir kaç hizmetçi bulunan bilinmedik yaşlı bir adama rastlar. Geçiş önceliği için çekişirler: Oidipus arabanın yanındean geçmekte iken yaşlı adam onun kafasının orta yerine iki kamçı darbesi indirir. Oidipus hemen sert karşılık verir: Sopası ile ihtiyarı yere yıkar, sonra da tanıkları öldürür. Artık yollarda başıboş dolanmaya başlar Thebai'ye varır. Bu şehrin üzerinde bir bela vardır.

"Şehrin dolayında dağlık bir buruna bir canavar, çiğ et yiyen Sfenks yerleşmiştir."(Aiskhylos)

Sfenks yolcuları gözetleyip, her birine bilmecesini sorar; hiç kimse bilmeceyi çözemez, o da hepsini parçalayıp yer. Thebaililer her gün agoraya toplanarak bilmecenin cevabını bulmaya çalışırlar; kralları yeni öldürülmüş olduğundan kendilerini sfenksten kurtaracak olan kimseye sitenin tahtını da söz verirler. Oidipus oradan geçerken bilmece ona da sorulur:"O hangi yaratıktır ki bir süre iki ayak üzerinde, bir süre üç, bir süre de dört ayakla yürür ve de, doğa yasalarına aykırı olarak, ayakları en çok olduğu zaman güçsüzdür?"Oidipus söyle bir düşünür ve yaratığın insan olduğunu söyler: İlk çocukluğunda insan dört ayağı üzerindedir, emekler, saha sonra da iki ayağı üzerinde yürür, nihayet yaşlanınca da bir sopaya dayanır.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sfenks sorusunun çözülmesiyle intihar eder. Thebaililer kurtarıcılarını alkışlar, onu kral yapar ve kraliçe ile evlendirirler. Şu halde Oidipus, Iokaste ile evlenmiştir. Ondan Eteokles ve Polineikes adlı iki oğlu, Antigone ve Ismene adında iki kızı olur. Sitede herkes onun mutluluğuna hayrandır. Birçok mutlu yıldan sonra Thebai'da veba salgını yaşanır, artakalan insanlar Oidipus'a tekrar onları kurtarmaları için yalvarır. Oidipus, Delphooi kahinine danışır; kahin ona orada mutluluk içinde yaşamakta olan günahkarı ülkeden kovmasını önerir. Oidipus eski kral Laius'a karşı işlenip cezasız kalmış olan cinayetin söz konusu olduğunu düşünür; suçluyu cezalandırmaya ant içer. Kör kahin Tİresias'a sorar, kahin açığa vurur ki, katil Oidipus'un ta kendisidir, o hem de kendi annesinin kocasıdır. Oidipus araştırır, Laius'un Delphoi'ye giderken öldürüldüğünü öğrenir ve aklına aynı yolda karşılaşıp öldürdüğü yaşlı adam gelir. Eş zamanlı olarak babası Polybos'un ölüm haberini alır ve haberi getiren ulak ona Polybos'un oğlu olmadığını açıklar. Öte yandan Oidipus, Iokaste'dan duyduğu bir öyküyü hatırlar: Iokaste'ın ilk kocasından bir çocuğunun ölmesi için ormana bırakılması. Oidipus ormana bırakılan çocuğun kendisi olduğunu anlar. Kehanet gerçek olmuştur. Günahları yüzünden kan ve kedere gömülen, herkes tarafından terk edilen Oidipus artık sadece kör bir dilencidir. Umarsızlık içinde Iokaste'in altın agrafı ile gözlerini oyar ve kızı Antigone'un izinde yollara düşer. Iokaste de kendisini odasında asar.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan'ın Oedipus'un öyküsünü anımsamasında şaşılacak bir yan yok sayın okuyucu. Oyunda sorulan ve cevaplanması gereken soru şudur aslında tam olarak; Eğer kahin, Oedipus'a babasını öldürüp öz annesiyle evleneceğini söylemeseydi, bütün bunlar oedipus'un başına gelecek miydi? Bir başka ifadeyle, kahin oedipus'un başına gelecekleri ,geleceği gördüğü için mi söyledi uyoksa gelecek kahin'in bunları söylemesiyle mi kendini var etmeye başladı? Peki şimsi sercan'ın birden bire bu ince noktayı anımsamasının temel nedeninide açıklayalım, acaba biraz sonra okuyacağın vücut yapısına bakarak kişilik çözümlemeleri gerçekten de öyle olduğu için mi var yoksa söylendiği, bu kalıplar sunulduğu içinmi insanlar öyleleşiyor? Sonuçta taklidin tahkike götürmesi gibi, tahkikten de taklide evrinilmesi söz konusu olabilir. ( İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığına inanmaya başlarsın ...)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)

B'ölüm -17-(16.b'ölümden devam)

๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XVII-๑۩۞۩๑๑


"Yandaki resimler psikologlar tarafından ortaya çıkarılmış, defalarca test edilmiş, şekiller ve renkler değişerek bugünkü halini almış. Hangi resim size yakın geliyorsa seçin, dokuz ana karakterden hangisi size uyuyor bulun." diyordu bir sayfa da. Resimleri inceledi merakla Sercan. Arından resimlerin açıklamlarına baktı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

1. İçedönük-Hassas-Kolay Etkilenen: Kendinizle ve çevrenizle ilgili düşüncelere etrafınızdaki çoğu kişiden daha sık ve daha derin bir şekilde dalıyorsunuz. Üstün körü hareketler ve konuşmalardan nefret ediyorsunuz. Geyik muhabbeti yapmaktansa, yalnız kalmayı tercih edebiliyorsunuz. Ama yakın arkadaşlarınızla olan ilişkileriniz o kadar kuvvetli ki bu da size ihtiyacınız olan uyumu ve gücü getiriyor. Yine de yalnız başına kalmaktan hiç sıkılmıyorsunuz.

2. Özgür-Geleneklere Karşı-Tutulamayan: Kendinizi geliştirmenizi sağlayacak özgür ve kimseye bağlı olmayan bir hayat peşindesiniz. Hobilerinizde ya da işinizde sizi başarıya ulaştıracak yeteneklere sahipsiniz. Bağımsızlığa olan düşkünlüğünüz bazen sizden beklenilenin tam tersini yapmanıza neden olabiliyor. Öyle her gördüğünüz şeye üzerinde düşünmeden uyacak tiplerden değilsiniz. Aksine kendi fikirleriniz doğrultusunda gitmeyi yani, akıntıya karşı kürek çekmeyi seviyorsunuz.

3. Dinamik-Aktif-Dışadönük: İlginç ve çeşitli işlere girebilmek için risk almaktan kaçınmıyorsunuz. Rutin bir hayat sizi etkisiz hale getirebiliyor. En çok sevdiğiniz şey tüm olaylarda başrol oynamak. Aslında olayları başlatan kişi de siz oluyorsunuz.

4. Ayakları Yere Basan-Dengeli-Uyumlu: Komplike olmayan ve doğal bir yaşamı, bir aşkı ve işi amaç edinmişsiniz. İnsanlar size saygı duyuyor, çünkü sizin ayaklarınız öyle bir yere basıyor ki, herkes sizden destek alıyor. Siz de bu insanlara güven sağlamayı biliyorsunuz. Çok sıcak ve insancıl olarak tanınıyorsunuz. Basmakalıp ve çok abartılı olan her şeyi reddediyorsunuz. Modanın getirdiği yeniliklere de bağlı değilsiniz. Aksine, sizin için giyim pratik ve rahat olmalı.

5. Profesyonel-Pragmatik-Kendini Tanıyan: Hayatını eline alıp şansını kadere bırakmak yerine yaratmayı sevenlerdensiniz. Problemlerinizi pratik ve karışık olmayan yöntemlerle çözüyorsunuz. Günlük hayatınızda gerçekçi olmayı tercih ediyorsunuz. İşte ise, herkes sizi sorumluluk sahibi olarak tanıyor. Sizin kendinize olan güveniniz sayesinde etrafınızdakiler de sizden güç alıyor. Fikirlerinizi uygulamaya koyana kadar rahat edemiyorsunuz.

6. Barışçıl-Tedbirli-Agresif Olmayan: Anlaşması kolay bir insansınız. Kendi özel hayatınıza ve özgürlüğünüze düşkün olduğunuz için de arkadaşlarınızı pek yormuyorsunuz. Bazen hayatın anlamını düşünmek ya da kendi kendinize eğlenmek için her şeyden uzaklaşıp yalnız kalmak istiyorsunuz. Bu yüzden de kaçabileceğiniz güzel mekanlar nerede biliyorsunuz. Ama siz yalnızlık düşkünü bir insan da değilsiniz. Sadece hayatın size vermiş olduklarını takdir eden, dünyayla barışık bir insansınız.

7. Dikkatsiz-Oyun sever-Neşeli: Spontane ve özgür bir hayatı seviyorsunuz. Hayata bir kere gelinir ilkesinden yola çıkarak dolu dolu yaşamayı istiyorsunuz. Çok meraklı ve her yeni şeye açık bir insansınız. Tüm değişikliklerin sizi büyüttüğüne inanıyorsunuz. Bağlı kalmak kadar sizi sıkan bir şey yok. Sürpriz yapmaktan ve sürprizlerle karşılaşmaktan çok hoşlanıyorsunuz.

8. Romantik-Hayalci-Duygusal: Çok duygusal bir insansınız. Olayları gerçekçi tarafından görmeyi reddediyorsunuz. Sizin için duygularınızın size söyledikleri önemli. Ayrıca yaşamda hayallere yer olması gerektiğini savunuyorsunuz. Romantizmi reddeden ve her şeyi akılcı bir yolla çözmeye çalışan insanlarla anlaşamıyorsunuz. Hayallerinizi, duygularınızı sınırlayacak her şeyi reddediyorsunuz.

9. Analitik-Güvenilir-Kendinden Emin: Hayatınızı insanların gözden kaçırdığı küçük değerli taşlarla doldurmayı seviyorsunuz. Bu nedenle kültür sizin hayatınızda önemli bir yer oynuyor. Yine de siz şık ve zarif duygularınızın çevreden etkilenmemesini sağlıyorsunuz. Sizin için zarif ve görgülü bir hayata sahip olmak çok önemli. Ve yine aynı tarzdaki insanlarla birlikte olmayı tercih ediyorsunuz.
Sercan, hem kendisinde hemen hepsinden birşeyler buldu hem de kendisini hiç bir kategoriye koyamadı. Sercan gibiler için de bir kategori vardı oysa, "Residuel "kategorisi (Herhangi bir kategoriye sokulamayan,bir süreçten, olaydan, hastalıktan, yetenekten veya özürden arta kalanların kategorisi)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)

B'ölüm -16- (B'ölüm 15'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XVI-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 15'den devam)

Sercan saatin neredeyse öğle 12.00’ye geldiğini gördü. Karnında garip bir duygu vardı. Garip,kıyıcı. Doğru kelimeyi araştırıyordu hafıza deposunda tanımlamak için. Ve buldu “kazınmak! midem kazınıyor!” gidip kendisine kocaman bir sandviç hazırladı ve bir güzel karnını doyurduktan sonra şehri bu kes kendi somut gözleriyle somut yolarlından yürüyerek keşfetmek üzere kararlı adımlarla kapıya doğru yola koyuldu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ 2. gün öğleden sonra๑ ۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan kapıdan çıktığında bir süre durup şehrin gövdesinde yayılmış damarlar gibi görünen yollara, caddelere baktı. Gelip geçen insanların telaşını ve o telaşın bildik alışkanlığını gördü insanların yüzlerinde. Donuk, düşünceli,asılmış gerilmiş yüzler..parlaklığını kaybetmeye yüz tutmuş gözler ve ölü bir balığın acıya oltalanmış sessiz çığlığını anımsatan bakışlar…kendi gerçeklerini ararken kendilerini unutmuş insanları devekuşlarına benzetti. Kafalarına kuma gömmüş ama gövdeleri kendilerince yalanlanmış bir karanlığa gömülü gibiydiler. Nereye , neden, koşuşturduklarını bilmeden savrulan ve ömürlerini ölümün gelip onları alacağa zaman sanki hiç var olmayacakmışçasına unutan mutsuz insanlara baktı Sercan. Sıkışan trafikte başını şoför penceresinden uzatıp öndeki araçlara hararetli ve daha önce duymadığı bir şeyler söyleyen taksiciyi gördü. Sokağın hemen başındaki kaldırımda sigara,puro,kondom ve işe yaramaz pek çok şey satan seyyar satıcının komşusu korsan CD satan işportacıyla bol çeneli sohbetine baktı. Okul önlüğüyle okul servisine yetişmeye çalışan sırtına kaplumbağa kabuğu gibi asılmış çantasıyla koşuşturan gürbüz erkek çocuğun endişesine tanık oldu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Şehir her zamanki gibi aynı şehirdi. Hayat devam ediyordu ve koşuşturmaca sanki delirmiş bir girdap gibi her gün ve her gün ,saat ve saat kendi kısır döngüsünde işleyişine devam etmekteydi. Oysa Sercan büyük bir değişim macerasının arifesinde küçük bir nokta gibi hissediyordu kendini. Derin bir iç çekti ve ilk geldiği yer olan kütüphaneye doğru yoluna devam etti. Yolda yürürken sağa sola bakıp insanları incelemeye devam ediyordu. Hafıza deposunun yanı sıra gelişmiş durmaksızın kayıt yapan görsel ve işitsel hafıza kutucukları durmaksızın ne görülüp işitildiyse kayıt ediyorlardı. Sercan bunun pek farkında olmasa da kendi dünyam dediği dünyasından somut dünyaya , insanların yaşadığı dünyaya adım attığı andan itibaren insanlarda da var olan “adaptasyon” süreci vakit kaybetmeden işlemeye başlamış ve artık somutlaşmış bir beynin 5 duyu organının kısacası algısının sınırlı sınırsızlığında doğasını yerine getiriyordu.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Kütüphaneye vardığında bacaklarının yandığını hissetti Sercan. Yanma hissi olarak tanımladığı his uzun yürüyüşünden sonra “yorgunluk” olarak kodlanacaktı hafıza dolabında. İçeriye girdi. Büyük gösterişsiz bir salonda oturan yaşlı genç bir sürü kişi büyük ölçüde sessizliğin eşlik ettiği kitapların arasına gömülmüş arı kovanındaki işçi arılar gibi harıl harıl çalışıyorlardı. Sercan pek çok kitabın olduğu salonun bölümlere ayrılmış koridorlarında yürürken tanımlanmış, sınıflandırılmış raflar arasında gözüne kestirdiği kategorinin önünde durdu. “Psikoloji”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Kitabı eline aldı ve açtığında kişilik analizleri ve insan tipolojisi adında bir bölüm çıktı karşısına. Göz gezdirdikçe bir takım testlerle insanların farklı özelliklerinin, davranış biçimlerine göre, kişiliklerine göre, fiziksel özelliklerine göre kısaca pek çok farklı çeşit ve şekillere göre analiz edilebildiğini ve kategorilendiğini gördü. Testler ilginçti ..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)

Bölüm 15 (Bölüm 14'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (B'ölüm 14'den devam)

<.Beyaz> Gayet güzel açıkladığınızı düşünüyorum tarihi süreci ancak "quantum" ne işimize yarayacak ? Yani "bilme" noktasında insanlık tarihi nereye varacak?
<@Cahil_Peri> Bilince ne olacak yani? Onu mu demeye çalışıyorsunuz?
<.Beyaz>Evet ..kesinlikle. Herhangi bir kimseye fiziki dünyanın neden yapılmış olduğunu sorarsanız muhtemelen alacağınız cevap, ‘’madde/matter ve enerji’’ olacaktır. Ancak, bizlerin mühendislik, biyoloji, fizik gibi bilimlerden öğrendiğimiz en önemli şey, bilginin (enformasyonun) çok önemli, hayati bir girdi olduğu..Otomobil fabrikasındaki robota metal ve plastik verilmiştir, ancak aynı robot, kaynak yaparken hangi parçaları kullanacağı kendisine bildirilmezse yararlı hiçbir şey yapamaz, değil mi? Biz şimdi bu quantum meselesini öğrenince nereye varacağız? Bu bilgiyi edinmek bizi "daha mutlu", "daha insan", "daha özel "mi yapacak?
<@Cahil_Peri> Aslına bakarsan ben hiç bu açıdan düşünmemiştim. Haklısın galba. Karınca sürüleri gibi sürekli bir yerlerden bir yerlere bir şeyler taşıyoruz. Amaçsızca..Öğrendiğimiz şeyin bizi nereye taşıyacağını bilmiyorsak, öğrenmenin de anlamı kalmıyor :S. Bak şimdi, kendimi sırtında bir dağ taşıyan küçücük bir karınca kibrinde hissettim. "A ne güzel dağ taşıyorum, taşıyabiliyorum..."E ama biri çıkıp da ,"be güzel kardeşim bu dağı taşıyorsun da neden taşıyorsun, ne işine yarayacak neye hizmet edecek bu dağı taşıman?" , diye sorsa verebileceğim bir cevabım yok :(
<£neverturns> Aslında bütün bu öğrenmeler belki de evreni anlamak içindir. Zaten belki de öğrenmenin bir sınırı da vardır.Princeton Üniversitesinden John A.Wheeler’ın başlattığı yeni bir akım, fiziki dünyayı tümüyle bilgiden yapılmış olarak görmekte ve de enerji ile matter/maddeyi incidental (ikinci dereceden bir olgu) olarak kabul etmekte.. Bu görüş, bazı sorulara yeni bir bakış getirmektedir. Örneğin, hard disk drivelardaki bilgi depolama kapasitesi çok hızlı bir artış gösteriyor. Fakat bu gelişme ne zaman, hangi noktada duracaktır?
<£neverturns>1 gramdan az ağırlığı olan, 1 santimetre küp bir hacmin içine sığan (kabaca bir bilgisayar chipinin ebadı) bir aletin bilgi depolama kapasitesi maksimum ne kadardır? Bu alet bütün evreni tanımlayabilmek/tasvir edebilmek için gerekli bilginin ne kadarını depolayabilir? Bu bilgi bir bilgisayarın hafızasına sığar mı?
<+Efsuniii>Şair William Blake’in dediği gibi ‘’bir kum taneciğinde dünyayı görebilmeyi’’ gerçekten başarabilecek miyiz? Artık bu olay, şiirsel bir olgu olmaktan çıkacak mı? Belki de insaoğlu bunun cevabını alacak?
<£neverturns>Fizikçiler, kara deliklerin esrarengiz özelliklerini inceleyerek uzaydaki bir bölümün veya bir miktar madde/matter ve enerjinin ne kadar bilgi depolayabileceğinin mutlak limitlerini tesbit etmişlerdir. Bu araştırmalardan çıkan sonuçlara göre bizim üç boyutlu (Spatial) olarak algıladığımız evrenimiz, iki boyutlu bir düzlem üzerine aynen bir hologram gibi ‘’yazılabilir.’’ İşte o zaman, bizim günlük yaşamda algıladığımız üç boyutlu dünya, kesin bir yanılsama/hayal olacak veya gerçeği görmenin iki alternatif yolundan birisi olacaktır. Bir kum tanesi bizim dünyamızı kapsayamaz, ama düz bir ekran aynı işi yapabilir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan,bütün bu konuşmaların sonucunda varılacak yeri kendi dünyasındaki anlamlardan örülü noktadan "anlıyabiliyor"du. İnsanların canhıraş bir şekilde tıpkı kendisi gibi "kendilerini" aradığını, bazılarının bu arayışta karşılarına çıkan ana yoldan sapıp küçük , çapraşık, karışık ara yollarda çok fazla oyalandığını, bazılarının ise tamamen kaybolduklarını fark etti. İnsanlar bilimi "keşif"le karıştırıyorlardı. Oysa ikisi arasında çok ince ama net bir fark vardı. İnsanlar bilimsel keşifleri "formüle " ederek o keşfi "somutluyor" ardından eski insanların kendi yaptıkları putlara kendilerinin bir güzel taptığı gibi tapmaya başlıyorlardı. Ardından işlevini kaybeden bu somutlaşan, esnekliğini yitiren "keşif", kabuklaşıp; gelişmenin yeni keşiflerin önünü kesecek bir perdeye, engele dönüşüyordu.
Kısaca Sayın okuyucu, ortaçağda keşfin önünü kesen bağnazlık şimdiki zaman da "bilimsel ve modernite" makyajıyla insanoğlunun karşısına çıkıyordu. Oysa keşif, bir sonraki keşfin geçiş noktası olarak basamaklar kendisini. Tıpkı adım attıkça kaybolan bir sonraki basamağı daha da güçlendirmek adına kendi varlığını bir sonraki basamağın varlığına "teslim" eden, keşif basamağı gibi. Bu ardışık ve bir sonrakine teslim edilen bayrak "Bir mum başka bir mumu yakmakla ışığından bir şey kaybetmez karanlık biraz daha azalır " diyen Mevlana'nın kast ettiği seyire benzetilebilir. Kısaca ;Bilimsel gelişme bir öncekini ret etmek ile ilerlerken, keşifsel gelişme bir öncekini kendisine katarak çoğalarak devinir. Aralarındaki en temel fark budur!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan'ın izlediği bu sohbette kendisine en yakın hissettiği kişi Beyaz nikli kişi olmuştu. Bu kadar karmaşık kelimeler, anlam arayışları, çabalayışlar, çırpınışlar, "Gerçekliği", "Gerçeklik" denilen "şeyi" dışarıda aramalar...Tam bunları düşünüyordu ki, Beyaz nickli kişinin kanala değil de, özeline yazdığını gördü.

<.Beyaz>Selam, Zurna'nın Chad kanalında böylesine konuların konuşuluyor olması bir yandan iyi ama bir yandan da anlamsız. Teknolojinin ilerlemesi,bilimin gelişmesi sonuç itibaren bize konfordan, tembellikten ve sosyal eşitsizlikten insanları kategorilere ayırmaktan başka ne verdi? Belki de Mağaralarımızdan hiç dışarı çıkmadık, sen ne dersin? Bu arada adım Ahmet ya senin?
<~Su>Sercan..İsmim..Ser , baş anlamına geliyor, can da biliyorsun. Ama ser, sermekten de geliyor olabilir. Saçmaladım sanırım. Söylediklerine de tamemen katılıyorum.
<.Beyaz> Biliyor musun sezgilerime güvenirim. Bu arada nerede yaşıyorsun?..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan, bu yeni arkadaşıyla keyifli süren bir arkadaşlığın ilk adımını atmıştı. Garip bir şekilde kelimelerle, hatta onları sese dönüştürmesine bile gerek kalmadan bir insanla tanışmak, sohbet edip bir şeyler paylaşmak onun için tarifsiz bir sevinçti. Hele düştüğü bu dünyada hiç arkadaşı olmayan biriyle..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (arkası yarın)

B'ölüm -14- (Bölüm 13'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XIV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (B'ölüm 13'den devam)
* Now talking in #edebiyat

* Topic is 'Her birimiz, kıyısız bir okyanusun üzerinde, kendinden başka konacak yeri olmayan birer yaralı martıyız!'

<&Sehrengiz> Biliyor musunuz efsanelere her zaman inandım. Yani oldukları gibi değil de örttükleri gerçekliklere dönüp baktığım için.. Korkuları örtmüş mesela, hani antik yunandaki sebebi açıklanamayan ama gerçekliği de red edilemeyecek bir takım olaylarla baş edebilmek için, örneğin yıldırım düşmesi Zeus’un işiymiş meğer ..

Sercan Kanala nickini "Su" yaparak girdiğinde sağ tarafta pek çok nickin üst üste yığıldığını gördü. En Üstte de kanal sahibi Soul'ü..Önce sadece yazılanları okumak istiyordu. O yüzden yeni bir ortama giren insanaların genelde yaptığı gibi, selam verip, sessizce bir köşeye çekilip izlemeye koyuldu.

Su>Selam herkese..
<&Sehrengiz > Aleyküm selam Su..
<.Soul> A.s.
<&Sehrengiz> İskandinav mitolojisinde Thor oluyor adı. Bunun gibi binlerce örnek çoğaltabilirim. İnsanoğlu ne garip bir varlık :S. Mit’lerle bile olsa, kendi duygularının üzerinikendi uydurduğu şeylerle örtmeyi nasılda başarıyor.
< +Efsuniii >Doooru diyosun da Sehrengiz, gene de ben sözü quantuma getireceğim. Belki de “doğrudur”..Olamaz mı? Olasılık dahilinde yani?
<.Soul> Hayır, ben katılmıyorum. Olasılık söz edilebilen bir şey olamaz. Çünkü eğer gerçekleşme olasılığı olsaydı, o zaten kendisini gerçekleştirmiş olurdu, yani artık “dahaca” olasılık olmaz, “gerçek” olmuş olurdu. Yok eğer, olasılık kuramına göre taşıdığı “potentia” yani , “gerçeklik çekirdeği” onu gerçek kılmaya yetmiyor. Şey gibi, mesela bir ağacın meyvesinin içindeki çekirdekte bir orman potantiyası vardır. Evet, kabul. Ama sonucta gerçeklikte değildir. Bu örnekteki kendini gerçekleştiren olasılık o mevyeni veren ağacın gerçekliğidir zaten.
<&Sehrengiz> Quantum ilk olarak nerede ve neden çıkmış ola ki? Çok karışık bir konu gibi sanki?
<.Soul> Aslında kendisi bir fizikçi olan “Cahil_Peri” nickli arkadaş daha iyi anlatır konuyu. Rica etsek de anlatsa? .
<@Cahil_Peri > anlatayım di mi? Peki , anlatayım bariii. Efenim, Lord Kelvin adında bir manyak mı desem, deha mı desem bir insan evladı çıkar , XIX.yy.'in sonuna doğru fiziğin hemen hemen tamamlandığını düşünür.Bu insan evladına göre yalnızca ısı ve ışık kuramı üzerine bazı bilinmeyenler vardır. Maşalla , insaoğlu iki aya çıktı iki atom bombası şeetti, dinamiti bulan adamcaazın adına ödüller felan dağıtır oldu ya, “olduk biz , erdik, başımız göğerdi” şeklinde bir kibriyaylan, işi gücü bırakıp kafayı bu fiziğin bitişine takar. Bir yandan da H. Hertz' adındaki bir dier manyakdaşıda boş durmas. 1887'de keşfettiği "fotoelektrik etki ve ısı kuramı" ile, gerçekleştirilen deneyler arasında garip uyumsuzluklar baş gösteriyor olduğunu da biliyordur. Enteresan yan bu , bilim adamlarının; pek de önemsemediği bir konunun, tüm detaylarının önceden açıklandığı bir kuramın başlarına çorap örmeye başlamasıylan quantumun temelleri atılmaya başlandı. .
< £Neverturns>Yahu ne biçim anlatıyor konuyu, çok keyifli.ama güzide dilimizi mahvediyor ayrı konu. Neyse devam ediniz lütfen sayın Cahil_peri, cehaletinizi itiraf edicek yüreğiniz olduğu kadar konuyla ilgili söyleyecek sözünüz de bol sanırım?
< @Cahil_Peri> :)))) Pek tabii efenim..Lakin, müteşebbis şahsiyetceğinize, dilin sadece anlamları ifade etme aracı olduğunu, yazınsal şeelere dikkat etmesem de ne demek istediğimin anlaşıldııını anımsatıp,kaldığım yerden deam etmek buyuruyorum kendi dim’ağıma hazır düşmüş iken yeni kurbanlar..Efenim; bir yandan bizim manyaklar fizik bitti ahu vah die kendilerini paralarken, dier bi yandan Alman Ağırlıklar ve Ölçüler Enstitüsü, yeni elektrik lambaları için bir ölçek ararkene, fizikçi W. Wien'den bir "kara cisim'ciin sıcaklığıyla, onun yaydııı ışınlar arasındaki bağıntıyı belirlemesini istedi. Bilindiii üzre ısıtılan cisimler ısırdı, di mi?(ısırmıo, ısıno manasında, efenim). Sözgelimi bir bakır parçası morötesi ışınları yaymadan önce İlkin kızaracak, sonra akkor hale gelecektir. Bu aşamada cismin yaydığı maksirnurn ışınlar mora kayacaktır.

<.Soul> İlginç ve eğlenceli..Devam lütfen..
<@Cahil_Peri> :))) usaktan ööledir, ama yakından pek diil Soul'cuğum, hehehe. Efenim, 1900'da Berlin Üniversitesi profesörlerinden M. Planck bu problemi kuram yoluyla çözmeye çalışırken olanlar oldu. Hemi de ne olmak...Cık cık cık. Pişmiş şinitzelin başına gelmez ayo bu kadarı. Efenim, Planck'a göre kara cisim ( üzerine gelen bütün ışık, elektromagnetik dalgaları yutarak büyük enerjilere sahip olabilen cisim) ışıması-soğurması denen bu problem, gözlem ve deneylerle ancak şu şartta uyuşuyordu: Kara cisme ulaşan ya da ondan yayılan ışınların sürekli değil; aralıklı, kesik kesik enerji paketleri şeklinde olması gerekir. Yanisi bööle kara tren vagonları gibin, her bi vagoncukta enerci taşıyolar. Bu ifade açıkçası, klasik fizikte hep sürekli bir büyüklük olarak algılanan ve böylece işlemlere sokulan enerjinin aslında parçalı da olabileceğini söylüyordu. Bundan dolayı yeni bulguya "miktar parça" anlamında "kuantum1' denildi. Ben olaydım, enerci katarı manasında, sinerjiye de gönderme olsun diye kinerji derdim. :P Kuantum burdan peydahlanıyor.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan, Zurna’daki bu chad, sohbet kanalında üstelik de Edebiyat’ı ilgilendiren bir kanalda kuantumun tuhaf ama eğlenceli bir şekilde anlatılıyor olmasından keyif almıştı. Sesini çıkarmadan diğer user’ların yaptığı gibi, bu ilginç diyaloğu bir süre daha takip etmeye karar verdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)

B'ölüm -13-(Bölüm 12'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XIII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 12'den devam)

Sercan iletişim ile ilgili düşünürken ana amacın ne olduğuna odaklanmıştı. Birden aklına geldi, kafasını kaşıyıp bir eliyle, yüzünü buruşturarak burnunu sağa sola oynattı. En etkilendiği düşünsel keşiflerinde yapardı bu hareketi genelde. ”Anlaşılmak!” dedi kendi kendine. "Anlaşılmak için iletişim gerek. İletişebilmek için ne gerek peki?". Düşündü yine hızlı hızlı.

Bir başkasının düşüncesini öğrenmek için önce, “o” başkasıyla birlikte aynı ortamda olması gerekiyordu. “O” kişinin(yada kişilerin), ilgisinin kendisinde; kendisininki de “o” kişi de olması gerekiyordu. Ardından “o “ kişi söylemek istediği şeyi düşünüyordu ki; bunun için beyin hücrelerinin elektrik üretmesi gerekiyordu. Hemen ardından söylemek istediği şeyi tanımlayan harfleri dil bilgisi kuralları gereğince dizip, önce kelimeye; ardından cümleye dökmesi gerekiyordu. Ama bu da yeterli değildi, o cümleyi iletebilmek için ağız- dil- ses tellerinin harekete geçmesi; dudaklarla rötuş yapılması gerekliydi. Böylece ; önce cümleye dönüştürülen "soyut" düşünce bir derece "soyuttan somuta" indirgeniyordu ve o cümle de ardından sese yani "somuta" indirgeniyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Macera devam ediyordu henüz oysa. O sesli cümle –yani düşüncenin somutlaştırılmış hali- somut kulaklar tarafından duyuluyor,sesin düzeneğinden kelimeler ve cümleler tanımlanıyor, algılanıyor ardından “anlam” eğer bütün bu karmaşa içinde bir hata olmamış ise kendini diğer kişinin soyut dünyasına soyutlayarak taşınmış oluyordu. Ne gereksiz , yorucu enerji ve vakit kaybı! Diye düşünde Sercan. ” Keşke herkesle Angelina ile kurduğu iletişimi kurabilseydim”, diye düşündü. Sanki aralarında koca bir vadi olan iki dağın tepesinden birbirlerine sürekli mesajlar gönderiyorlardı ve bu mesajları elden ele taşıyan görünmez canlı halkalardan oluşan bir zincire bağlıydılar. “Ne çıldırtıcı bir esaret!”, dedi yine kendi kendine.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bütün bunları düşünürken sağ eliyle oynattığı mousun ucu kazara bir programa bastı ve program PC’de çalışmaya geçti. Mirc. “Zurna Net’e hoş geldiniz..” İlgisini programa yönlendirerek kısa sürede programın işleyişini çözdü. Seçmesi gereken kanalların listesine bakıp orda gördüğü Edebiyat ve Psikolojik Sorunlular ve Kafka isimli kanallara girdi. Edebiyat’ı kendisine yakın olduğu için, Psikolojik anlamda sorunlu’ları merak ettiği için ve “Kafka “ isimli bir kanalı da ismi hoşuna gittiği için seçmişti. .. Kendisine henüz bir “nickname”; takma isim seçmemişti. Psikolojik Sorunlular kanalının tepesinde nokta işaretli “Sehrengiz” nickli kişi kendisine bir isim seçmesini söyledi. Bu güne kadar kimse kendisine bir isim seçmesini söylememişti. Bunu tuhaf ama hoş buldu. Sercan adının Sercan olduğunu biliyordu. Kimin koyduğunu ne anlama geldiğini bilmese de. Bu konuyu daha önce hiç düşünmemiş olduğunu fark etti. Çok doğal bir şekilde ismini kabullenivermişti.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bir şeyin “öyleliğini “kabul etmek. Örneğin kar neden simsiyah değil de bembeyazdır? Bu Sercan’a göre saçma bir soruydu. Şöyle yada böyle..şu yada bu nedenle. Sonuçta kar beyazdır ve Sercan da tıpkı karın beyazlığını öyleliğiyle kabul ediverdiği gibi ismini de öyleliğiyle kabul edivermişti. Ancak ilk defa biri kendisinden takma da olsa bir isim seçmesini istiyordu. Gözlerini kapadı. Ve aklına gelen takma isimleri düşündü. Dört arkeyi düşündü. Toprak,hava, ateş, Su?.. “Su” isminde kara kıldı. Kendisini huzurla dolduran bir isimdi. Aslında okyanus,içinde milyonlarca canlı barındıran ürkütücü mavi sonsuzluğu bile bir damla su ile oluşuyordu. Bir sürü su damlacığın birbirine katışmasından.. nickname’ni , takma ismini girip kanal geneline “ selam “ yazdı. Herkes tarafından alındı selamı. Sehrengiz;Soul, Efsuniii, Peter Pan ve Neverturns ile birlikte “Kuantum Fiziği ve Algı “ konusunda konuşuyorlardı hararetle. Bir süre konuşulanları izledi. İlginç diyaloglar cerayan ediyordu. Kanalda suskunluğunu Sercan kadar koruyan başka biri de vardı. Nicki "Beyaz"dı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑(Arkası yarın)

B'ölüm -12- (Bölüm 11'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 11'den devam)
Evet, aslına bakarsanız sayın Oku'yucu çağın en büyük hastalığı ne Aids, ne kanser, ne de başka hastalıklar. Çağın en büyük hastalığı siz insanlar arasındaki "İletişim sorunu". Hepiniz çocuk oldunuz... Beden dilini , sözcüklerinizin yetmediğinde kullandığınızı elbette bilirsiniz. Örneğin yeni doğmuş bir bebek sadece yemek ve dışkılamak olan temel ihtiyaçlarını sadece "ağlayarak" ifade edebilir. Bedensel bir reaksiyonla, rahatsızlığını, ihtiyacını "ifade" biçimi, "öğrenilmemiş", zaten doğasında var olan yani daha açık bir şekilde "ağlayarak"; "duygularıyla" etkileştirdiği tepkimesiyle bildirir. Peki, büyüdükçe, öğrenme süreci başladıktan sonra, davranışlarımızda nasıl bir değişiklik olur? Hala öfkelendiğinizde kendinizi çok rahat ifade edebilir, küfredebilir, alay edebilir, sesinizi yükseltebilirken; beden diliniz tam bir "sövüş-dövüş kulübü" fanı haline getirebilmişken sizi, sevdiğinizde, duygularınızı aynı rahatlık, ivedilik ve netlikle ifade edebiliyor musunuz?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Peki, İletişim dediğimiz şey gerçekte nedir? Aranızdaki uzmanlar ve bilim adamları iletişimle ilgili bakın neler demişler:"İletişim kavramının farklı alanlarda birbirinden farklı anlamlarda kullanılmasına ilişkin yapılan bir araştırmada, 15 ayrı anlamda kullanıldığı belirlenmekle birlikte "iletişim" sözünün konumuz bağlamında ilk çağrışımı, insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin her türlü yolla başkalarına bildirimi olmaktadır.Tüm yaşamı boyunca, psikolojik olarak insanın, varlığını bildirmek ve varlığının farkındalığının kendisine bildirilmesi ihtiyacı vardır.Bu ihtiyaç içindeki insan, sözlü veya sözsüz çeşitli iletişim yollarına kaçınılmaz olarak başvurur. Her türlü iletişim insanın psikolojik gereksinmelerinin sonucudur. Kendisini tanıması, tanıtması ve dönüt alarak kendini değerlendirmesinde bu iletişim süreçleri önemli rol oynar. Kişiler arası iletişimle ilgili olarak yapılan tanımların buluştuğu nokta bu iletişimin psikolojik nitelikli bir bilgi alışverişi olduğu yolundadır(Capelle 1987). "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bunun dışında aranızdaki bazılarının bu sorun üzerindeki tespitlerine de göz atalım birlikte..Tamamen tesadüfen içinizden birilerinin düşüncelerini alıp aynen aktarıyorum:
"Çağımızın en önemli eksikliği. Görüyoruz, duyuyoruz,konuşuyoruz fakat anlatamıyoruz yahut onlar anlamıyor. Hadley Read der ki:" Aya çıkan insan ile iletişim kurabilecek sistemleri geliştirmiş bulunuyoruz. Buna karşın çoğu kez anne kızıyla, baba oğluyla, zenci beyazla, işçi işverenle, demokrasi komünizmle anlaşamıyor..."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Ben ağaç diyorsam / yeşil diyorsam, acaba benden başkaları için de aynı şey midir ağaç / yeşil? 'Seviyorum' diyorsam, benden başkaları 'seviyorum' dediğinde de acaba aynı anlamda mıdır sevgi? Yoksa iletişim herkesin aynı kelimeleri kullanarak farklı şeyler algıladığı yanılgılar bütünü müdür?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
'Bazen bazı şeyleri söylemeye hakkım var, diyorum. Ama söylersem karşımdakine haksızlık olacak;susuyorum...Yine bazen söyleyeceklerimi karşımdakinin duyma ve bilme hakkının var olduğunu görüyorum, ama bu kez bakıyorum benim söylemeye hakkım yok,yine susuyorum. Ancak gördüm ki olgun ruhlar,sözcükler olmadan da duyuyorlar, anlıyorlar, konuşuyorlar ve paylaşıyorlar. "lord chesterfield
Lordun haklı olduğu yanlar yok değil elbette ama yine de söylemek istediklerini "doğru "bir üslupla söylemeyenler bir süre sonra ya riyakarlığa, ya dedikoduya yahutta kendi içlerine ata ata ruh hastası olmaya doğru ivmelenen bir süreçle karşılaşıyorlar. Bunun dışında önemli bulduğum bir Türk Şairinin dediği gibi "Artık çocuk değiliz..Susarak da bir şeyler diyebiliriz.." sözünün de önemle düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Neyse sayın Oku'yucu aslında o kadar çok söylenecek şey olmasına rağmen konuyu dağıtmamak adına Sercan'a dönelim. O iletişim- iletişimsizlik konusunda neyi düşündü ve fark etti, birlikte bakalım..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (arkası yarın)