Bölüm 15 (Bölüm 14'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (B'ölüm 14'den devam)

<.Beyaz> Gayet güzel açıkladığınızı düşünüyorum tarihi süreci ancak "quantum" ne işimize yarayacak ? Yani "bilme" noktasında insanlık tarihi nereye varacak?
<@Cahil_Peri> Bilince ne olacak yani? Onu mu demeye çalışıyorsunuz?
<.Beyaz>Evet ..kesinlikle. Herhangi bir kimseye fiziki dünyanın neden yapılmış olduğunu sorarsanız muhtemelen alacağınız cevap, ‘’madde/matter ve enerji’’ olacaktır. Ancak, bizlerin mühendislik, biyoloji, fizik gibi bilimlerden öğrendiğimiz en önemli şey, bilginin (enformasyonun) çok önemli, hayati bir girdi olduğu..Otomobil fabrikasındaki robota metal ve plastik verilmiştir, ancak aynı robot, kaynak yaparken hangi parçaları kullanacağı kendisine bildirilmezse yararlı hiçbir şey yapamaz, değil mi? Biz şimdi bu quantum meselesini öğrenince nereye varacağız? Bu bilgiyi edinmek bizi "daha mutlu", "daha insan", "daha özel "mi yapacak?
<@Cahil_Peri> Aslına bakarsan ben hiç bu açıdan düşünmemiştim. Haklısın galba. Karınca sürüleri gibi sürekli bir yerlerden bir yerlere bir şeyler taşıyoruz. Amaçsızca..Öğrendiğimiz şeyin bizi nereye taşıyacağını bilmiyorsak, öğrenmenin de anlamı kalmıyor :S. Bak şimdi, kendimi sırtında bir dağ taşıyan küçücük bir karınca kibrinde hissettim. "A ne güzel dağ taşıyorum, taşıyabiliyorum..."E ama biri çıkıp da ,"be güzel kardeşim bu dağı taşıyorsun da neden taşıyorsun, ne işine yarayacak neye hizmet edecek bu dağı taşıman?" , diye sorsa verebileceğim bir cevabım yok :(
<£neverturns> Aslında bütün bu öğrenmeler belki de evreni anlamak içindir. Zaten belki de öğrenmenin bir sınırı da vardır.Princeton Üniversitesinden John A.Wheeler’ın başlattığı yeni bir akım, fiziki dünyayı tümüyle bilgiden yapılmış olarak görmekte ve de enerji ile matter/maddeyi incidental (ikinci dereceden bir olgu) olarak kabul etmekte.. Bu görüş, bazı sorulara yeni bir bakış getirmektedir. Örneğin, hard disk drivelardaki bilgi depolama kapasitesi çok hızlı bir artış gösteriyor. Fakat bu gelişme ne zaman, hangi noktada duracaktır?
<£neverturns>1 gramdan az ağırlığı olan, 1 santimetre küp bir hacmin içine sığan (kabaca bir bilgisayar chipinin ebadı) bir aletin bilgi depolama kapasitesi maksimum ne kadardır? Bu alet bütün evreni tanımlayabilmek/tasvir edebilmek için gerekli bilginin ne kadarını depolayabilir? Bu bilgi bir bilgisayarın hafızasına sığar mı?
<+Efsuniii>Şair William Blake’in dediği gibi ‘’bir kum taneciğinde dünyayı görebilmeyi’’ gerçekten başarabilecek miyiz? Artık bu olay, şiirsel bir olgu olmaktan çıkacak mı? Belki de insaoğlu bunun cevabını alacak?
<£neverturns>Fizikçiler, kara deliklerin esrarengiz özelliklerini inceleyerek uzaydaki bir bölümün veya bir miktar madde/matter ve enerjinin ne kadar bilgi depolayabileceğinin mutlak limitlerini tesbit etmişlerdir. Bu araştırmalardan çıkan sonuçlara göre bizim üç boyutlu (Spatial) olarak algıladığımız evrenimiz, iki boyutlu bir düzlem üzerine aynen bir hologram gibi ‘’yazılabilir.’’ İşte o zaman, bizim günlük yaşamda algıladığımız üç boyutlu dünya, kesin bir yanılsama/hayal olacak veya gerçeği görmenin iki alternatif yolundan birisi olacaktır. Bir kum tanesi bizim dünyamızı kapsayamaz, ama düz bir ekran aynı işi yapabilir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan,bütün bu konuşmaların sonucunda varılacak yeri kendi dünyasındaki anlamlardan örülü noktadan "anlıyabiliyor"du. İnsanların canhıraş bir şekilde tıpkı kendisi gibi "kendilerini" aradığını, bazılarının bu arayışta karşılarına çıkan ana yoldan sapıp küçük , çapraşık, karışık ara yollarda çok fazla oyalandığını, bazılarının ise tamamen kaybolduklarını fark etti. İnsanlar bilimi "keşif"le karıştırıyorlardı. Oysa ikisi arasında çok ince ama net bir fark vardı. İnsanlar bilimsel keşifleri "formüle " ederek o keşfi "somutluyor" ardından eski insanların kendi yaptıkları putlara kendilerinin bir güzel taptığı gibi tapmaya başlıyorlardı. Ardından işlevini kaybeden bu somutlaşan, esnekliğini yitiren "keşif", kabuklaşıp; gelişmenin yeni keşiflerin önünü kesecek bir perdeye, engele dönüşüyordu.
Kısaca Sayın okuyucu, ortaçağda keşfin önünü kesen bağnazlık şimdiki zaman da "bilimsel ve modernite" makyajıyla insanoğlunun karşısına çıkıyordu. Oysa keşif, bir sonraki keşfin geçiş noktası olarak basamaklar kendisini. Tıpkı adım attıkça kaybolan bir sonraki basamağı daha da güçlendirmek adına kendi varlığını bir sonraki basamağın varlığına "teslim" eden, keşif basamağı gibi. Bu ardışık ve bir sonrakine teslim edilen bayrak "Bir mum başka bir mumu yakmakla ışığından bir şey kaybetmez karanlık biraz daha azalır " diyen Mevlana'nın kast ettiği seyire benzetilebilir. Kısaca ;Bilimsel gelişme bir öncekini ret etmek ile ilerlerken, keşifsel gelişme bir öncekini kendisine katarak çoğalarak devinir. Aralarındaki en temel fark budur!
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan'ın izlediği bu sohbette kendisine en yakın hissettiği kişi Beyaz nikli kişi olmuştu. Bu kadar karmaşık kelimeler, anlam arayışları, çabalayışlar, çırpınışlar, "Gerçekliği", "Gerçeklik" denilen "şeyi" dışarıda aramalar...Tam bunları düşünüyordu ki, Beyaz nickli kişinin kanala değil de, özeline yazdığını gördü.

<.Beyaz>Selam, Zurna'nın Chad kanalında böylesine konuların konuşuluyor olması bir yandan iyi ama bir yandan da anlamsız. Teknolojinin ilerlemesi,bilimin gelişmesi sonuç itibaren bize konfordan, tembellikten ve sosyal eşitsizlikten insanları kategorilere ayırmaktan başka ne verdi? Belki de Mağaralarımızdan hiç dışarı çıkmadık, sen ne dersin? Bu arada adım Ahmet ya senin?
<~Su>Sercan..İsmim..Ser , baş anlamına geliyor, can da biliyorsun. Ama ser, sermekten de geliyor olabilir. Saçmaladım sanırım. Söylediklerine de tamemen katılıyorum.
<.Beyaz> Biliyor musun sezgilerime güvenirim. Bu arada nerede yaşıyorsun?..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan, bu yeni arkadaşıyla keyifli süren bir arkadaşlığın ilk adımını atmıştı. Garip bir şekilde kelimelerle, hatta onları sese dönüştürmesine bile gerek kalmadan bir insanla tanışmak, sohbet edip bir şeyler paylaşmak onun için tarifsiz bir sevinçti. Hele düştüğü bu dünyada hiç arkadaşı olmayan biriyle..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (arkası yarın)

B'ölüm -14- (Bölüm 13'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XIV-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (B'ölüm 13'den devam)
* Now talking in #edebiyat

* Topic is 'Her birimiz, kıyısız bir okyanusun üzerinde, kendinden başka konacak yeri olmayan birer yaralı martıyız!'

<&Sehrengiz> Biliyor musunuz efsanelere her zaman inandım. Yani oldukları gibi değil de örttükleri gerçekliklere dönüp baktığım için.. Korkuları örtmüş mesela, hani antik yunandaki sebebi açıklanamayan ama gerçekliği de red edilemeyecek bir takım olaylarla baş edebilmek için, örneğin yıldırım düşmesi Zeus’un işiymiş meğer ..

Sercan Kanala nickini "Su" yaparak girdiğinde sağ tarafta pek çok nickin üst üste yığıldığını gördü. En Üstte de kanal sahibi Soul'ü..Önce sadece yazılanları okumak istiyordu. O yüzden yeni bir ortama giren insanaların genelde yaptığı gibi, selam verip, sessizce bir köşeye çekilip izlemeye koyuldu.

Su>Selam herkese..
<&Sehrengiz > Aleyküm selam Su..
<.Soul> A.s.
<&Sehrengiz> İskandinav mitolojisinde Thor oluyor adı. Bunun gibi binlerce örnek çoğaltabilirim. İnsanoğlu ne garip bir varlık :S. Mit’lerle bile olsa, kendi duygularının üzerinikendi uydurduğu şeylerle örtmeyi nasılda başarıyor.
< +Efsuniii >Doooru diyosun da Sehrengiz, gene de ben sözü quantuma getireceğim. Belki de “doğrudur”..Olamaz mı? Olasılık dahilinde yani?
<.Soul> Hayır, ben katılmıyorum. Olasılık söz edilebilen bir şey olamaz. Çünkü eğer gerçekleşme olasılığı olsaydı, o zaten kendisini gerçekleştirmiş olurdu, yani artık “dahaca” olasılık olmaz, “gerçek” olmuş olurdu. Yok eğer, olasılık kuramına göre taşıdığı “potentia” yani , “gerçeklik çekirdeği” onu gerçek kılmaya yetmiyor. Şey gibi, mesela bir ağacın meyvesinin içindeki çekirdekte bir orman potantiyası vardır. Evet, kabul. Ama sonucta gerçeklikte değildir. Bu örnekteki kendini gerçekleştiren olasılık o mevyeni veren ağacın gerçekliğidir zaten.
<&Sehrengiz> Quantum ilk olarak nerede ve neden çıkmış ola ki? Çok karışık bir konu gibi sanki?
<.Soul> Aslında kendisi bir fizikçi olan “Cahil_Peri” nickli arkadaş daha iyi anlatır konuyu. Rica etsek de anlatsa? .
<@Cahil_Peri > anlatayım di mi? Peki , anlatayım bariii. Efenim, Lord Kelvin adında bir manyak mı desem, deha mı desem bir insan evladı çıkar , XIX.yy.'in sonuna doğru fiziğin hemen hemen tamamlandığını düşünür.Bu insan evladına göre yalnızca ısı ve ışık kuramı üzerine bazı bilinmeyenler vardır. Maşalla , insaoğlu iki aya çıktı iki atom bombası şeetti, dinamiti bulan adamcaazın adına ödüller felan dağıtır oldu ya, “olduk biz , erdik, başımız göğerdi” şeklinde bir kibriyaylan, işi gücü bırakıp kafayı bu fiziğin bitişine takar. Bir yandan da H. Hertz' adındaki bir dier manyakdaşıda boş durmas. 1887'de keşfettiği "fotoelektrik etki ve ısı kuramı" ile, gerçekleştirilen deneyler arasında garip uyumsuzluklar baş gösteriyor olduğunu da biliyordur. Enteresan yan bu , bilim adamlarının; pek de önemsemediği bir konunun, tüm detaylarının önceden açıklandığı bir kuramın başlarına çorap örmeye başlamasıylan quantumun temelleri atılmaya başlandı. .
< £Neverturns>Yahu ne biçim anlatıyor konuyu, çok keyifli.ama güzide dilimizi mahvediyor ayrı konu. Neyse devam ediniz lütfen sayın Cahil_peri, cehaletinizi itiraf edicek yüreğiniz olduğu kadar konuyla ilgili söyleyecek sözünüz de bol sanırım?
< @Cahil_Peri> :)))) Pek tabii efenim..Lakin, müteşebbis şahsiyetceğinize, dilin sadece anlamları ifade etme aracı olduğunu, yazınsal şeelere dikkat etmesem de ne demek istediğimin anlaşıldııını anımsatıp,kaldığım yerden deam etmek buyuruyorum kendi dim’ağıma hazır düşmüş iken yeni kurbanlar..Efenim; bir yandan bizim manyaklar fizik bitti ahu vah die kendilerini paralarken, dier bi yandan Alman Ağırlıklar ve Ölçüler Enstitüsü, yeni elektrik lambaları için bir ölçek ararkene, fizikçi W. Wien'den bir "kara cisim'ciin sıcaklığıyla, onun yaydııı ışınlar arasındaki bağıntıyı belirlemesini istedi. Bilindiii üzre ısıtılan cisimler ısırdı, di mi?(ısırmıo, ısıno manasında, efenim). Sözgelimi bir bakır parçası morötesi ışınları yaymadan önce İlkin kızaracak, sonra akkor hale gelecektir. Bu aşamada cismin yaydığı maksirnurn ışınlar mora kayacaktır.

<.Soul> İlginç ve eğlenceli..Devam lütfen..
<@Cahil_Peri> :))) usaktan ööledir, ama yakından pek diil Soul'cuğum, hehehe. Efenim, 1900'da Berlin Üniversitesi profesörlerinden M. Planck bu problemi kuram yoluyla çözmeye çalışırken olanlar oldu. Hemi de ne olmak...Cık cık cık. Pişmiş şinitzelin başına gelmez ayo bu kadarı. Efenim, Planck'a göre kara cisim ( üzerine gelen bütün ışık, elektromagnetik dalgaları yutarak büyük enerjilere sahip olabilen cisim) ışıması-soğurması denen bu problem, gözlem ve deneylerle ancak şu şartta uyuşuyordu: Kara cisme ulaşan ya da ondan yayılan ışınların sürekli değil; aralıklı, kesik kesik enerji paketleri şeklinde olması gerekir. Yanisi bööle kara tren vagonları gibin, her bi vagoncukta enerci taşıyolar. Bu ifade açıkçası, klasik fizikte hep sürekli bir büyüklük olarak algılanan ve böylece işlemlere sokulan enerjinin aslında parçalı da olabileceğini söylüyordu. Bundan dolayı yeni bulguya "miktar parça" anlamında "kuantum1' denildi. Ben olaydım, enerci katarı manasında, sinerjiye de gönderme olsun diye kinerji derdim. :P Kuantum burdan peydahlanıyor.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sercan, Zurna’daki bu chad, sohbet kanalında üstelik de Edebiyat’ı ilgilendiren bir kanalda kuantumun tuhaf ama eğlenceli bir şekilde anlatılıyor olmasından keyif almıştı. Sesini çıkarmadan diğer user’ların yaptığı gibi, bu ilginç diyaloğu bir süre daha takip etmeye karar verdi.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)

B'ölüm -13-(Bölüm 12'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XIII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 12'den devam)

Sercan iletişim ile ilgili düşünürken ana amacın ne olduğuna odaklanmıştı. Birden aklına geldi, kafasını kaşıyıp bir eliyle, yüzünü buruşturarak burnunu sağa sola oynattı. En etkilendiği düşünsel keşiflerinde yapardı bu hareketi genelde. ”Anlaşılmak!” dedi kendi kendine. "Anlaşılmak için iletişim gerek. İletişebilmek için ne gerek peki?". Düşündü yine hızlı hızlı.

Bir başkasının düşüncesini öğrenmek için önce, “o” başkasıyla birlikte aynı ortamda olması gerekiyordu. “O” kişinin(yada kişilerin), ilgisinin kendisinde; kendisininki de “o” kişi de olması gerekiyordu. Ardından “o “ kişi söylemek istediği şeyi düşünüyordu ki; bunun için beyin hücrelerinin elektrik üretmesi gerekiyordu. Hemen ardından söylemek istediği şeyi tanımlayan harfleri dil bilgisi kuralları gereğince dizip, önce kelimeye; ardından cümleye dökmesi gerekiyordu. Ama bu da yeterli değildi, o cümleyi iletebilmek için ağız- dil- ses tellerinin harekete geçmesi; dudaklarla rötuş yapılması gerekliydi. Böylece ; önce cümleye dönüştürülen "soyut" düşünce bir derece "soyuttan somuta" indirgeniyordu ve o cümle de ardından sese yani "somuta" indirgeniyordu.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Macera devam ediyordu henüz oysa. O sesli cümle –yani düşüncenin somutlaştırılmış hali- somut kulaklar tarafından duyuluyor,sesin düzeneğinden kelimeler ve cümleler tanımlanıyor, algılanıyor ardından “anlam” eğer bütün bu karmaşa içinde bir hata olmamış ise kendini diğer kişinin soyut dünyasına soyutlayarak taşınmış oluyordu. Ne gereksiz , yorucu enerji ve vakit kaybı! Diye düşünde Sercan. ” Keşke herkesle Angelina ile kurduğu iletişimi kurabilseydim”, diye düşündü. Sanki aralarında koca bir vadi olan iki dağın tepesinden birbirlerine sürekli mesajlar gönderiyorlardı ve bu mesajları elden ele taşıyan görünmez canlı halkalardan oluşan bir zincire bağlıydılar. “Ne çıldırtıcı bir esaret!”, dedi yine kendi kendine.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bütün bunları düşünürken sağ eliyle oynattığı mousun ucu kazara bir programa bastı ve program PC’de çalışmaya geçti. Mirc. “Zurna Net’e hoş geldiniz..” İlgisini programa yönlendirerek kısa sürede programın işleyişini çözdü. Seçmesi gereken kanalların listesine bakıp orda gördüğü Edebiyat ve Psikolojik Sorunlular ve Kafka isimli kanallara girdi. Edebiyat’ı kendisine yakın olduğu için, Psikolojik anlamda sorunlu’ları merak ettiği için ve “Kafka “ isimli bir kanalı da ismi hoşuna gittiği için seçmişti. .. Kendisine henüz bir “nickname”; takma isim seçmemişti. Psikolojik Sorunlular kanalının tepesinde nokta işaretli “Sehrengiz” nickli kişi kendisine bir isim seçmesini söyledi. Bu güne kadar kimse kendisine bir isim seçmesini söylememişti. Bunu tuhaf ama hoş buldu. Sercan adının Sercan olduğunu biliyordu. Kimin koyduğunu ne anlama geldiğini bilmese de. Bu konuyu daha önce hiç düşünmemiş olduğunu fark etti. Çok doğal bir şekilde ismini kabullenivermişti.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Bir şeyin “öyleliğini “kabul etmek. Örneğin kar neden simsiyah değil de bembeyazdır? Bu Sercan’a göre saçma bir soruydu. Şöyle yada böyle..şu yada bu nedenle. Sonuçta kar beyazdır ve Sercan da tıpkı karın beyazlığını öyleliğiyle kabul ediverdiği gibi ismini de öyleliğiyle kabul edivermişti. Ancak ilk defa biri kendisinden takma da olsa bir isim seçmesini istiyordu. Gözlerini kapadı. Ve aklına gelen takma isimleri düşündü. Dört arkeyi düşündü. Toprak,hava, ateş, Su?.. “Su” isminde kara kıldı. Kendisini huzurla dolduran bir isimdi. Aslında okyanus,içinde milyonlarca canlı barındıran ürkütücü mavi sonsuzluğu bile bir damla su ile oluşuyordu. Bir sürü su damlacığın birbirine katışmasından.. nickname’ni , takma ismini girip kanal geneline “ selam “ yazdı. Herkes tarafından alındı selamı. Sehrengiz;Soul, Efsuniii, Peter Pan ve Neverturns ile birlikte “Kuantum Fiziği ve Algı “ konusunda konuşuyorlardı hararetle. Bir süre konuşulanları izledi. İlginç diyaloglar cerayan ediyordu. Kanalda suskunluğunu Sercan kadar koruyan başka biri de vardı. Nicki "Beyaz"dı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑(Arkası yarın)

B'ölüm -12- (Bölüm 11'den devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XII- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(Bölüm 11'den devam)
Evet, aslına bakarsanız sayın Oku'yucu çağın en büyük hastalığı ne Aids, ne kanser, ne de başka hastalıklar. Çağın en büyük hastalığı siz insanlar arasındaki "İletişim sorunu". Hepiniz çocuk oldunuz... Beden dilini , sözcüklerinizin yetmediğinde kullandığınızı elbette bilirsiniz. Örneğin yeni doğmuş bir bebek sadece yemek ve dışkılamak olan temel ihtiyaçlarını sadece "ağlayarak" ifade edebilir. Bedensel bir reaksiyonla, rahatsızlığını, ihtiyacını "ifade" biçimi, "öğrenilmemiş", zaten doğasında var olan yani daha açık bir şekilde "ağlayarak"; "duygularıyla" etkileştirdiği tepkimesiyle bildirir. Peki, büyüdükçe, öğrenme süreci başladıktan sonra, davranışlarımızda nasıl bir değişiklik olur? Hala öfkelendiğinizde kendinizi çok rahat ifade edebilir, küfredebilir, alay edebilir, sesinizi yükseltebilirken; beden diliniz tam bir "sövüş-dövüş kulübü" fanı haline getirebilmişken sizi, sevdiğinizde, duygularınızı aynı rahatlık, ivedilik ve netlikle ifade edebiliyor musunuz?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Peki, İletişim dediğimiz şey gerçekte nedir? Aranızdaki uzmanlar ve bilim adamları iletişimle ilgili bakın neler demişler:"İletişim kavramının farklı alanlarda birbirinden farklı anlamlarda kullanılmasına ilişkin yapılan bir araştırmada, 15 ayrı anlamda kullanıldığı belirlenmekle birlikte "iletişim" sözünün konumuz bağlamında ilk çağrışımı, insanlar arasında duygu, düşünce ve bilgilerin her türlü yolla başkalarına bildirimi olmaktadır.Tüm yaşamı boyunca, psikolojik olarak insanın, varlığını bildirmek ve varlığının farkındalığının kendisine bildirilmesi ihtiyacı vardır.Bu ihtiyaç içindeki insan, sözlü veya sözsüz çeşitli iletişim yollarına kaçınılmaz olarak başvurur. Her türlü iletişim insanın psikolojik gereksinmelerinin sonucudur. Kendisini tanıması, tanıtması ve dönüt alarak kendini değerlendirmesinde bu iletişim süreçleri önemli rol oynar. Kişiler arası iletişimle ilgili olarak yapılan tanımların buluştuğu nokta bu iletişimin psikolojik nitelikli bir bilgi alışverişi olduğu yolundadır(Capelle 1987). "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bunun dışında aranızdaki bazılarının bu sorun üzerindeki tespitlerine de göz atalım birlikte..Tamamen tesadüfen içinizden birilerinin düşüncelerini alıp aynen aktarıyorum:
"Çağımızın en önemli eksikliği. Görüyoruz, duyuyoruz,konuşuyoruz fakat anlatamıyoruz yahut onlar anlamıyor. Hadley Read der ki:" Aya çıkan insan ile iletişim kurabilecek sistemleri geliştirmiş bulunuyoruz. Buna karşın çoğu kez anne kızıyla, baba oğluyla, zenci beyazla, işçi işverenle, demokrasi komünizmle anlaşamıyor..."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
"Ben ağaç diyorsam / yeşil diyorsam, acaba benden başkaları için de aynı şey midir ağaç / yeşil? 'Seviyorum' diyorsam, benden başkaları 'seviyorum' dediğinde de acaba aynı anlamda mıdır sevgi? Yoksa iletişim herkesin aynı kelimeleri kullanarak farklı şeyler algıladığı yanılgılar bütünü müdür?
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
'Bazen bazı şeyleri söylemeye hakkım var, diyorum. Ama söylersem karşımdakine haksızlık olacak;susuyorum...Yine bazen söyleyeceklerimi karşımdakinin duyma ve bilme hakkının var olduğunu görüyorum, ama bu kez bakıyorum benim söylemeye hakkım yok,yine susuyorum. Ancak gördüm ki olgun ruhlar,sözcükler olmadan da duyuyorlar, anlıyorlar, konuşuyorlar ve paylaşıyorlar. "lord chesterfield
Lordun haklı olduğu yanlar yok değil elbette ama yine de söylemek istediklerini "doğru "bir üslupla söylemeyenler bir süre sonra ya riyakarlığa, ya dedikoduya yahutta kendi içlerine ata ata ruh hastası olmaya doğru ivmelenen bir süreçle karşılaşıyorlar. Bunun dışında önemli bulduğum bir Türk Şairinin dediği gibi "Artık çocuk değiliz..Susarak da bir şeyler diyebiliriz.." sözünün de önemle düşünülmesi gerektiğine inanıyorum. Neyse sayın Oku'yucu aslında o kadar çok söylenecek şey olmasına rağmen konuyu dağıtmamak adına Sercan'a dönelim. O iletişim- iletişimsizlik konusunda neyi düşündü ve fark etti, birlikte bakalım..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑ (arkası yarın)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -XI- ๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm Ondan devam)

Sıkıldığını hissetti. Sanki görünmez bir el göğsünden içeri soktuğu eliyle kalbinin hemen bulunduğu yeri eşeleyip zaman zaman da bir ton ağırlıkla bastırıyordu. Gözü ilginç bulduğu bir başlığa kaydı:

"Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?
Sanskritçe´de "maha" büyük ve her şeyin toplamı anlamına gelir; "bharata" ise komünel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün "insan" anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda "İnsanlığın Öyküsü" yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır. Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, her yere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek "yükselir" ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için "savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz" tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb... Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz. "

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

İnsanoğlunun tarihsel destan dediği, bu hayal gücünün sınırsız ve fütursuz kullanımı can sıkıntısından çok eğlenceli sayılırdı Sercan için. Ama henüz eğlenceye ayıracak zamanı yoktu. O; ninniler, masallar, hikayelerle değil "gerçeğin kendisiyle" ilgiliydi. İlk var oluşun sırrına dair bildiği, sorgulama gereksinimi bile hissetmediği bir şey vardı.:İnsanların “Yaratıcı” dediği varlık... Mutlaka kendisini de, içine düştüğü bu dünyayı da, düzeni dengeyi de, soruları ve cevapları da-bazı cevaplar henüz doğru sorular sorulmadığı için bulunmamış olsa da- Yaratan , yöneten, Hakimiyeti altında izleyen ,müdahale eden ve serbest bırakan bir Varlık mutlaka vardı.

Yine de içinden her şeyin bir “tesadüf” sonucu olup olmadığını düşündü. Bu ihtimali de aklından çıkartmamayı ama “var!” ihtimaline göre davranması gerektiğini düşündü. Çünkü “yok” ise sadece yoktur. Yoktan herhangi bir şeyin yapılıp edilmesi söz konusu değildir. Ama Var ise, O’na göre davranmak gerek..Her akıl sahibi bu farkın farkındadır..Bu “Yaratıcı”yı bulmak ve “Ne yapmak istediğini” öğrenmek konusunu daha ileride düşünmek üzere not defterine, hafızasına iri harflerle yazdı.

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Yeniden İnsan konusuna dönüp araştırmasına devam etti Sercan. Pek çok siteye göz gezdirdi, okudu, anlamaya çalıştı. Girip baktığı onlarca sitede aradığı soruya tatmin edici bir yanıt bulamadı . Sonunda da iyice sıkıldı ve kalktı bilgisayarın başından… Sorularına aradığı cevapları bulmanın kolay olacağını ummuyordu ancak bu kadarı da oldukça zor gelmişti ona. Kafası zonkluyordu. Kendi dünyasında okumak zorunda kalmazdı hiç. Kelimelerin üzerine, harflerden harflere, hecelerden hecelere atlayıp zıplayarak yürür ve kelimelerin dokusu, manyetik alanı dahiline katıp karışıverirdi. O an; bilirdi artık. Anlam; kendisine katıldığında, bilmiş olurdu. Oysa bu dünyada, bu geziyi gözleriyle yapmak zorundaydı. Göz gezdirerek harflerden harflere, hecelerden kelimelere; o kelimelerin, cümlelerin anlamının; gözlerinden bilincine süzülmesi gerekiyordu. Kendi dünyasındaki kadar olmasa da okumak iyi geliyordu yine de Sercan’a. Araştırmasının çok yönlülüğü ,kapsamlı oluşu, kendisini daha doğrusu beynini yormuştu. Kolay değildi daha önce hiç kullanmasına gerek olmayan bir sürü şey kullanıyordu. Kendisine en zor gelenini düşündü. “İletişim!”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)

B'ölüm -10- (B'ölüm 9'dan devam)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ B'ölüm -X-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 9'dan devam)

Gerisi saçma sapan ve bilimsellikten mantıktan uzak bir yerlere dayanan yazıdan başka bir link’e tıkladı Sercan. “Dünyanın en eski destanı”; diyordu. Belki aradığı sorulara cevap verebilecek bir yazıdır diye düşündü.

"Dünyanın en eski destanı; On bin Yıllık Nükleer Savaş "Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır." "Dhammapada "Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır." Reader´s Digest "Mysteries of the Unexplained" "Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi." Henri Michaux Hindistan´in ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı "Mesnevi"den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sanskritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, "stanza" denen yüz bin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan "Bhagavad-Gita"dır. "

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Okumaya devam etti Sercan,yazının içeriğiyle ilgili bilgi veren kısımlarını..

" 19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları "Mahabharata" adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; "...bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?... (Can Yayınları/Mahabharata-1991)" Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de TV dizisi haline getirmeyi başardı."

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(arkası yarın)

B'ölüm -9-

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑B'ölüm -IX-๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(B'ölüm 8'den devam)

http://www.google.com.tr/search?hl=tr&q=insan&meta=

(Yukarıdaki adresi tıklayıp Sercan'ın gördüğü sayfayı görebilirsin)

๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑

Sayfayı şöyle bir inceledi ve gözüne kestirdiği bir linki tıkladı Sercan:

“Adem ve Ademoğulları. Adem, üç semavi din tarafından ilk insan olarak bilinir. Fars-Sanskrit kökeninde bulunan "adamas" sözcüğü Türkçe'de "adam", erkek olarak yerleşmiştir (2). Bu gösteriyor ki Adem sözcüğü oldukça yaygındır. İbranice'de "kızıl toprak" anlamına gelen Adem, ilk insanın Kızılderili olduğu kanısını uyandırmıştır. Ayrıca, Atlantaloglar arasında Atlantis'in toprağının verimli, volkanik ve demir oksitli oluşundan dolayı kırmızı renkte olduğunu düşünenler de var. Kızılderili, Amerika'nın keşfinden çok önce Grekler tarafından (Atlantisliler gibi) deniz ulusları olan Finikelilere ve Giritlilere denilirdi. Fenikeli (Phoinikia) Grekçe'de Kızılderili anlamına gelir. Ayrıca Mısırlılar kendilerinin aslen Kızılderili olduklarını söylerdi. Blavatsky'e göre, "Gizli Doktrin öğretir ki, Ad-i ilk konuşan insanlara verilen adını... Adam, Sanskritçe Ada-Nath'dır, ve Ad-İswara gibi ilk önder anlamına gelir. Aynı şekilde Ad (ilk)'le başlayan her hangi bir Sanskrit sözcük bu anlamı içerir" (3).Fenikelerin tanrısı Adonis etrafında, Anadolu ve Orta-Doğu'da yaygın bir kült oluşmuştu. Batı Anadolu'da Frigler ona Attis derlerdi. Sami dillerde Adonis sözcüğü efendi veya önder (hükmeden) anlamını aldı. İbraniler Tanrı anlamına gelen "Yahweh" sözcüğü boş yere kullanıp on emirlere karşı gelmemek için onun yerine aynı kökenden "Adonay" sözcüğü kullanırlar.”


๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑ (arkası yarın)