Sıkıldığını hissetti. Sanki görünmez bir el göğsünden içeri soktuğu eliyle kalbinin hemen bulunduğu yeri eşeleyip zaman zaman da bir ton ağırlıkla bastırıyordu. Gözü ilginç bulduğu bir başlığa kaydı:
"Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?
Sanskritçe´de "maha" büyük ve her şeyin toplamı anlamına gelir; "bharata" ise komünel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün "insan" anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda "İnsanlığın Öyküsü" yazılmıştır. Destanda anlatılan dev savaş öncelikle klanlar arası bir çatışma gibi görünse de, aslında tüm gezegenin egemenliği yolunda bir kavgadır ama sonunda öyle bir savaş başlar ki, tüm evren yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalır. Savaşta kullanılan silahlar hem dünyasal (ok, balta, kılıç, mızrak gibi) hem de tanrısaldır (ışınlar, atomik silahlar, uçan araçlar gibi) Bir bakışa göre, Mahabharata en eski bilim kurgu örneğidir ve zeki canlılar arasındaki bir anlaşmazlığı, bir savaşı ve günümüz teknolojisinin çok ötesinde silahların kullanıldığını anlatır. Örneğin bir bölümde içinde destanın kahramanlarından Krisnha´nın da bulunduğu Vrishni´ler, Salva adlı lideri bir güçle kuşatırlar. Bunun üzerine zalim Salva, her yere gidebildiği Saubha adlı arabasına binerek "yükselir" ve sayısız cesur Vrishni genciyle beraber tüm bir kenti harabeye çevirir. Saubha adlı araç daha önceki bölümlerde anlatıldığına göre savaşın yönetildiği bayrak gemisidir ve Salva´nın kentinde bulunmaktadır yani oradan kalkıp, savaş alanına getirilmiştir. Buna karşın Vrishni savaşçılarının da benzer silahları vardır; Pradyumna adlı kahraman özel bir silah kullanır, bu silah en yüksekteki tanrıları dahi durdurmaktadır; silah için "savaş alanındaki hiçbir insan onun oklarından kurtulamaz" tanımı yapılır ve Salva Krisnha´ya doğru düşer, Krisnha gökte Salva´yı izlemeye başlar fakat Saubha adlı araç göklere özgün tanımla adeta yapışmıştır. Krisnha tüm silahlarını durmaksızın fırlatır; roketler, misiller, mızraklar, çiviler, savaş baltaları, üç yüzlü oklar, alev püskürtücüler vb... Gökte yüzlerce güneş ve ay belirir, yüzlerce yıldız doğar. Ne gece ne de gündüz vardır, zaman anlaşılamaz. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İnsanoğlunun tarihsel destan dediği, bu hayal gücünün sınırsız ve fütursuz kullanımı can sıkıntısından çok eğlenceli sayılırdı Sercan için. Ama henüz eğlenceye ayıracak zamanı yoktu. O; ninniler, masallar, hikayelerle değil "gerçeğin kendisiyle" ilgiliydi. İlk var oluşun sırrına dair bildiği, sorgulama gereksinimi bile hissetmediği bir şey vardı.:İnsanların “Yaratıcı” dediği varlık... Mutlaka kendisini de, içine düştüğü bu dünyayı da, düzeni dengeyi de, soruları ve cevapları da-bazı cevaplar henüz doğru sorular sorulmadığı için bulunmamış olsa da- Yaratan , yöneten, Hakimiyeti altında izleyen ,müdahale eden ve serbest bırakan bir Varlık mutlaka vardı.
Yine de içinden her şeyin bir “tesadüf” sonucu olup olmadığını düşündü. Bu ihtimali de aklından çıkartmamayı ama “var!” ihtimaline göre davranması gerektiğini düşündü. Çünkü “yok” ise sadece yoktur. Yoktan herhangi bir şeyin yapılıp edilmesi söz konusu değildir. Ama Var ise, O’na göre davranmak gerek..Her akıl sahibi bu farkın farkındadır..Bu “Yaratıcı”yı bulmak ve “Ne yapmak istediğini” öğrenmek konusunu daha ileride düşünmek üzere not defterine, hafızasına iri harflerle yazdı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Yeniden İnsan konusuna dönüp araştırmasına devam etti Sercan. Pek çok siteye göz gezdirdi, okudu, anlamaya çalıştı. Girip baktığı onlarca sitede aradığı soruya tatmin edici bir yanıt bulamadı . Sonunda da iyice sıkıldı ve kalktı bilgisayarın başından… Sorularına aradığı cevapları bulmanın kolay olacağını ummuyordu ancak bu kadarı da oldukça zor gelmişti ona. Kafası zonkluyordu. Kendi dünyasında okumak zorunda kalmazdı hiç. Kelimelerin üzerine, harflerden harflere, hecelerden hecelere atlayıp zıplayarak yürür ve kelimelerin dokusu, manyetik alanı dahiline katıp karışıverirdi. O an; bilirdi artık. Anlam; kendisine katıldığında, bilmiş olurdu. Oysa bu dünyada, bu geziyi gözleriyle yapmak zorundaydı. Göz gezdirerek harflerden harflere, hecelerden kelimelere; o kelimelerin, cümlelerin anlamının; gözlerinden bilincine süzülmesi gerekiyordu. Kendi dünyasındaki kadar olmasa da okumak iyi geliyordu yine de Sercan’a. Araştırmasının çok yönlülüğü ,kapsamlı oluşu, kendisini daha doğrusu beynini yormuştu. Kolay değildi daha önce hiç kullanmasına gerek olmayan bir sürü şey kullanıyordu. Kendisine en zor gelenini düşündü. “İletişim!”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ (Arkası yarın)
B'ölüm -10- (B'ölüm 9'dan devam)
Gerisi saçma sapan ve bilimsellikten mantıktan uzak bir yerlere dayanan yazıdan başka bir link’e tıkladı Sercan. “Dünyanın en eski destanı”; diyordu. Belki aradığı sorulara cevap verebilecek bir yazıdır diye düşündü.
"Dünyanın en eski destanı; On bin Yıllık Nükleer Savaş "Bu günümüz, dünün düşünceleridir; şimdiki düşüncelerimiz yarınımızı inşa edecektir; yaşamımızı düşüncelerimiz yaratır." "Dhammapada "Mahabharata çok büyük ve karmaşıktır ama 18 Yüzyıl öncesini çok net olarak açıklamaktadır." Reader´s Digest "Mysteries of the Unexplained" "Bu öyküyü kuru bir çubuğa anlatsaydın, yapraklanır ve köklenirdi." Henri Michaux Hindistan´in ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı "Mesnevi"den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sanskritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, "stanza" denen yüz bin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır. Bazılarına göre MÖ 3.-5. Yüzyıl aralarında yazılmıştır, bazılarına göre MS. 4. Yüzyıl´da derlenmiş, bazılarına göre ise çok daha eskilerde 19-20.000 yıl evvel yazılmıştır. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır; o da destanın sadece küçük bir bölümü olan 1785´de Londra´da Charles Wilkins çevirisiyle yayınlanan "Bhagavad-Gita"dır. "
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Okumaya devam etti Sercan,yazının içeriğiyle ilgili bilgi veren kısımlarını..
" 19. Yüzyıl´da doğubilimci Hippolyte Fauche, 200 kişilik bir ekiple tüm destanı Fransızca´ya çevirmeye başladı ama ömrü vefa etmedi. Sonuçta eksiksiz İngilizce çeviri ancak 20. Yüzyıl´ın başında yine Hintliler tarafından Bombay´da gerçekleştirildi. Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları "Mahabharata" adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor, 16 ulusa mensup 25 oyuncu sahneye çıkıyordu. Carrier, üç yıl süren sahnelemenin sonucunda, farklı bir etkinin oluştuğunu vurguluyordu; "...bu etki dünyanın üzerine çöken bir tehdit miydi? Yoksa doğru eylemin gerçek anlamının inatçı araştırması mıydı? Alın yazısıyla oynanan ince ve kimi zaman acımasız bir oyun mu?... (Can Yayınları/Mahabharata-1991)" Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de TV dizisi haline getirmeyi başardı."
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑(arkası yarın)
B'ölüm -9-
http://www.google.com.tr/search?hl=tr&q=insan&meta=
(Yukarıdaki adresi tıklayıp Sercan'ın gördüğü sayfayı görebilirsin)
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayfayı şöyle bir inceledi ve gözüne kestirdiği bir linki tıkladı Sercan:
“Adem ve Ademoğulları. Adem, üç semavi din tarafından ilk insan olarak bilinir. Fars-Sanskrit kökeninde bulunan "adamas" sözcüğü Türkçe'de "adam", erkek olarak yerleşmiştir (2). Bu gösteriyor ki Adem sözcüğü oldukça yaygındır. İbranice'de "kızıl toprak" anlamına gelen Adem, ilk insanın Kızılderili olduğu kanısını uyandırmıştır. Ayrıca, Atlantaloglar arasında Atlantis'in toprağının verimli, volkanik ve demir oksitli oluşundan dolayı kırmızı renkte olduğunu düşünenler de var. Kızılderili, Amerika'nın keşfinden çok önce Grekler tarafından (Atlantisliler gibi) deniz ulusları olan Finikelilere ve Giritlilere denilirdi. Fenikeli (Phoinikia) Grekçe'de Kızılderili anlamına gelir. Ayrıca Mısırlılar kendilerinin aslen Kızılderili olduklarını söylerdi. Blavatsky'e göre, "Gizli Doktrin öğretir ki, Ad-i ilk konuşan insanlara verilen adını... Adam, Sanskritçe Ada-Nath'dır, ve Ad-İswara gibi ilk önder anlamına gelir. Aynı şekilde Ad (ilk)'le başlayan her hangi bir Sanskrit sözcük bu anlamı içerir" (3).Fenikelerin tanrısı Adonis etrafında, Anadolu ve Orta-Doğu'da yaygın bir kült oluşmuştu. Batı Anadolu'da Frigler ona Attis derlerdi. Sami dillerde Adonis sözcüğü efendi veya önder (hükmeden) anlamını aldı. İbraniler Tanrı anlamına gelen "Yahweh" sözcüğü boş yere kullanıp on emirlere karşı gelmemek için onun yerine aynı kökenden "Adonay" sözcüğü kullanırlar.”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑ (arkası yarın)
B'ölüm -8-(B'ölüm 7'den devam)
Kitaplar da asıl geldikleri kaynak olan ideal kitaba, asıl kitaba, belki bir cümleyle, belki bir olayla belki bütün varoluşuyla birlikte dönmeye çalışırlar. Bu sadece felsefi bir döngü yada dönüşten de ibaret değildir üstelik. Bilimsel olarak da ispatlanmış deliller mevcuttur. Kararlı hale gelmeye çalışan elektronlardan tutun da biyolojik organizmaların ölümünden sonra saprofit denilen çürükçül bakterilerin yardımıyla ayrışıp yeniden toprak olmalarına kadar pek çok değişik şekilde örneklendirilebilir..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bunun dışında bağlantı kurulabilecek bir başka açıyı paylaşmak istiyorum seninle oku'yucu. İnsan vücudunun en gelişmiş hücreleri beyin hücreleridir;nöronlar. Elektrik üretirler ve insanlar bu elektrik akımının deviniminden “düşünür”, soyut bir dünyaya ulaşırlar. Ancak her ne kadar nöronlar bu elektriği üretip düş ve dünce dünyasının “bilinç” dediğimiz soyut dünyasının oluşumuna “sebep” olsalar da “sonuç” olarak orada değildirler. Hatta şu an kendileri hakkında düşünülüp yazıldıklarından bile habersizdirler onların yardımıyla düşünülüp, yazılabiliyor olsa da..Onlar, bu somut dünyanın esaretindedirler. Doğarlar, büyüler ve ölürler. Kendilerini diğer vücut hücreleri gibi yineleyemezler. Yine de vücudun diğer hücrelerine göre en ileri, en gelişmiş,özerkleşmiş hücrelerdir. Şimdi biraz birlikte düşleyelim: Vücudun diğer hücrelerinin nöronların seviyesi en doğru evrindiğini farz edersek nöronlar da boş durmayıp daha ileri bir düzeye doğru evrineceklerdir, doğal olarak, yani enerjiye..Bu evrinim; ne zaman tam olarak gerçekleşti, işte o zaman, insanlar tamamen enerji haline gelecek ve soyut bir düzleme taşınacaklardır. Aynı şey kitapların dünyası içinde geçerli olsa o en ideal kitaba doğru bir evrinim söz konusu olsa o son noktada artık harf, hece, kelime, biçim şekil ortadan kalkacak yani sadece anlamlar kısaca “anlamlar” dünyasıyla karşılaşılacaktır. Bir masanın ortaya çıkışından önce masa ideası-düşüncesinin ortaya çıkmış olması gerekliliği, mantığının tam tersinin işlemesi gibi ..Masadan , masa düşüncesine doğru gidebilmek. Yani bu somut satırların yardımıyla okuyucunun , senin, Sercan'ın dünyasına gidebilmesi kısaca...
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İşte bu yüzden Sercan, "Düşünüyorum öyleyse varım", dediğinde durmadı; kendi dünyasının da yabancı olduğu duygusuyla , aidiyetsizlik ile çarpışarak kalakaldı:” Hiçbir yere ait değilim ama düşünüyorum öyleyse varım..Belki de beni de düşünen biri var. O her kim ise düşündüğü için varım sadece!” dedi. “ Peki; ya bende birini düşünsem acaba düşündüğüm o kişide var olacak mı? Bunu anlamanın tek yolu oturup birini düşünmek düşlemek ve var olduğunun kanıtı olarak onu yazmak!” dedi kendi kendine.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Yataktan bu yeni kararının verdiği neşeli hal ile kalktı. Mutfağa seğirtti ve ağzına kadar dolu olan buzdolabından gözüne hoş gelen fakat ilk defa gerçekte tadına bakacağı kahvaltısını hazırlamaya koyuldu. Kendi kendine nasıl bir kişi oluşturacağını, düşünüp var edeceğine karar vermeye çalışıyordu. Bu var edeceği kişi bir insan mı olacaktı? İnsan? Kendi kendine sordu; “Ben insan mıyım?” Çok da dikkat etmediği bir süreçte kütüphaneden çıkıp buraya kadar gelmişti. Kimseyi inceleme fırsatı olamamıştı. Bu yüzden birini düşünüp var etmeden önce ilk yapması gereken şeyin insanları incelemek olduğuna karar verdi. Peki bunu nasıl yapacaktı? Angelina kelebeğe dönüşüp gitmeden önce keşke biraz daha kalsaydı. Aslında ona sormak istediği milyonlarca soru vardı. “Dur bir dakika..” dedi. Angelina’nın çantasını koyduğu masada bir bilgisayar görmüştü. Kendi dünyasında gezerken ne işine yarayacağını bilmese de kazara üstüne bastığında "anlamını ve işlevini", bırakmıştı bilgisayar sözcüğü idrakına. Onu kullanabilecek bilgi yeterliliği de mevcuttu kendisinde, hem de pek çok kişiden daha fazla. Bilgisayar ve olanaklarından dilediğince yararlanabilirdi yani. Bu işini hayli kolaylaştıracak fikir mutluluğunu biraz daha çoğalttı. Keyfi iyiden iyiye yerine gelmişti. Yeterince doyduğuna karar verdikten sonra kalktı yerinden ve bilgisayarın başına geçti. Bilgisayar sözcüğünün dahilindeki internete bağlanıp çıkan sayfadaki arama motoru googla “insan” yazdı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑(Arkası yarın)
B'ölüm- 7-
Sercan, yataktan zorlayarak kendini kalktı. Oysa kendisine kalsa o yatakta sadece düşünerek, düşleyerek bütün bir zamanını geçirebilirdi.Lakin somut ve organik bir bedende olmanın bir takım zorunlulukları vardı malum. Kazınan karnının kazıntısını gidermeye niyetli bir şekilde mutfağa yöneldi. Kendisine yiyecek bir şeyler hazırlarken kendini daha iyi hissediyordu…Bazen de sıradan gündelik işlerle uğraşmak dinlendirici olabilir. Bulaşık yıkamak, zihinsel aktivite gerektirmeyen herhangi bir işle uğraşmak. İnsanın kendisine ayırdığı , hayatın karmaşık ve hızlı kaosundan kendisine hırsızladığı zaman dilimlerinin iyi hissettirdiğini fark etti.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Okuyucu, umarım okudukların sana çok bildik ve tanıdık geliyordur. Aksi halde senin kendine çok yabancı olduğunu söyleyebilirim. Bu tespitim içini acıtmasın; gözlerini gezdirdiğin bu kitap; yani ben,” sana”,” seni “yansıtan bir aynadan; yani kısmen senden ibaretim ve bu yüzden söyleyeceklerim her ne kadar acıtıcı olsa da yüzleşeceğin kendi gerçekliğinden başka bir şey değildir.. Kendini tanı! Sözünün anlamıyla başlayan ve çağlar ötesine uzanan insanlığın macerasında kendi konumladığın durumu abur cubur bir hayatla tüketmeden önce kendinin farkına varmak ürkütücü olsa da, en azından kendini anlamlı kılma şansına hala sahip olduğunu bilmelisin. Her insan ölür ama gerçekte her insan yaşamaz ne yazık ki. Aslına bakarsan kitapların dünyası da tıpkı insanların dünyasındaki bir takım gerçekliklerle paralel yürür. Bir insanda insanlığın bütün halleri nasıl mevcutsa; yazılmış ve henüz yazılmamış bütün kitaplarda asıl kitabın cüzleridir, fasikülleridir, özetleridir sadece. İnsanlar arasında bireysel bilinç her ne kadar çeşitlilik arz etse de bireye doğru indiğimizde, kolektif bilinç dediğimiz bir üst noktaya çıktığımızda bireylerin öneminin kalmadığını hayretle görürsün. Basit bir anlatımla, bir salkımda bulunan üzümler gibidir. Her birini ezip sıksan ortaya şarap çıkacaktır. O üzümün ve şarabın bir üst anlamı, ancak şarabı içende uyandıracağı etki, işlev ile anlamlıdır; sarhoşluk... Yada isimlerle nesnelerin ayrışması gibi de örnekleyebilirim: İsmin SENİ işaret eder ama SEN DEĞİLDİR sonuçta.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
İnsan tekil olarak, birey olarak insanlığın en zirvesindeki ideale doğru yol alır sanılır genelde. İleri doğru, gelişmeye doğru gidildiği düşünülür. Oysa bu bir yanılsamadan ibarettir. Zaten en ideal olandan, var oluş anlamından geliyordur insan ve o geldiği yere doğru gitme eğilimdedir… Yerden havaya fırlatılan taşın yerçekimi dolayısıyla yere düşmeye meyilleşmesi gibi. Doğum, Ölümün ilk belirtisidir, diyen filozof gibi. Biz doğar doğmaz aslında ölmeye başlarız, ölüme doğru yol almayız. Bir geri sayım gibi kısaca. Doğada her şey özüne dönmeye çalışan bir hareketlilik içindedir: Demir pas halinde bulunur ve insan demiri alıp işler. Oysa demir kendisiyle kaldığı anda oksitlenmeye, paslanmaya, başlar. Hareket dediğimiz olguda da böylesi bir ivme vardır. Her ne kadar çelişki doğuruyor olsa da bütün hareketlerin amacı durma’ya , uyum sonsuzluğuna erme çabasından başka bir şey değildir. Eric Fromm; bu çelişmeyle ilgili olarak: insanın gelişimi için gereken itki, ona sonradan kazandırılmadı yada doğumundan gelmedi; insanın gelişimi için gereken itki onun var oluşunda vardır, saptamasıyla bu sözüne ettiğim gerçekliği tespit eder. Bir akıl hastalığı olan şizofreni içinde bir tür olan Katatonik Şizofreni’nin belirtilerinden biri de hastanın tıpkı bir heykel gibi saatlerce hatta günlerce kımıldamadan durmasıdır. Tedavisinde anlaşılmıştır ki hastalar Parkinson Hastalığının en ileri safhasındaki bir durumla karşı karşıyadır. Biliyorsun Parkinson hastalığının hareketle ilgili dört ana belirtisi; titreme, hareketlerin yavaşlaması, kaslarda katılık ve denge bozukluğu şeklindedir. Katatonik şizofrenler ise bu titreme o kadar hızlanır ki hasta “durur!”. Kısacası Bahaedin Veled’in Harzemşah’ın başkenti Belh’ten tan ayrıldığında kendisine nereden gelip nereye gittiğini soranlara; O’ndan geldik O’na gidiyoruz dediği gibi…
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩(Arkası Yarın)
B'ölüm -6-(B'ölüm 5'den devam)
Aynı adam; kendisini idama mahkum edenlere ,” Ben bir doğru adına ölüyorum, bu yüzden ismim bu doğru’ya yapışacak ve ölümsüzleşecek ben öldükten yüzlerce yıl sonra bile ismim anımsanacak oysa beni idam eden sizlerden hiç birinin adı bilinmeyecek!” demiştir.. Aradan geçen 2 bin küsur yıldır (tam olarak 2477 yıl okuma tarihine göre sen hesapla; yazılma tarihim 2008 ) Sokrat’ın haklılığını ortaya koyuyor. Bak; şimdi Onun isminden ve yaşadıklarından söz edebiliyorum ve örnek olarak gösterebiliyorum. Tıpkı bu örnekteki gibi binlerce yıl evvelki insanlardan daha “ileri”, daha “iyi” olduğunuzun iddiası çok sağlam temellerde durmuyor değil mi? Belki de; mağaralarınızdan dışarı hiç çıkmadınız ve kendinizi kandırmaktan öte kimseyle ,” ilerleme, gelişme vb” ile flört etmediniz? Peki ya o zamanki insanlar bunca zeka ve birikimlerine rağmen neden günümüzdeki teknolojiye ulaşamadılar? Bu sorunun cevabı yine kendi doğanızda ve dün yayınlanan sayfada örneğin’le başlayan cümlenin iki eksisi arasında tarafından itiraf edilmeyi ve kabullenilmeyi bekliyordur.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Bekledim; dün ki örneğin kelimesiyle başlayan cümlenin “-“ leri arasındaki satırda bir kez daha göz gezdirmeni. Döndüğüne göre bana, bu satırıma, devam edebilirim. İkinci örnek ise yine oldukça eski. Bir dakika sayın okuyucu, devam etmeden samimi bir soru sormak istiyorum; aklından ne kadar ukala, ne kadar kendini beğenmiş, ne kadar küstah bir kitap olduğum geçti mi hiç, başlangıçtan bu yana? Peki, demek ki –şimdilik- iyi gidiyoruz. Ne diyordum; evet, Sercan’ın gördüğü kitabede yer alan xentius’un tapınak yazıtı, buyur oku ve milattan önce 9. yüzyılda yaşamış bir türdeşini, eriştiği bilgeliği ve seninle arasındaki farkları düşün..
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑ ESKİ BİR TAPINAK YAZITI๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Gürültü-patırtının ortasında sükûnetle dolaş; sessizliğin içinde huzur bulunduğunu unutma. Başka türlü davranmak açıkça gerekmedikçe herkesle dost olmaya çalış. Sana bir kötülük yapıldığında verebileceğin en iyi karşılık unutmak olsun. Bağışla ve unut. Ama kimseye teslim olma. İçten ol; telaşsız, kısa ve açık seçik konuş. Başkalarına da kulak ver. Aptal ve cahil oldukları zaman bile dinle onları; çünkü, bu dünyada herkesin bir öyküsü ve o öyküden öğrenilecek şeyler vardır. Yalnız planlarının değil, başarılarının da tadını çıkarmaya çalış. İşinle ne kadar küçük olursa olsun ilgilen; hayattaki dayanağın odur. Seveceğin bir iş seçersen yaşamında bir an bile çalışmış ve yorulmuş olmazsın. İşini öyle sev ki, başarıların bedenini ve yüreğini güçlendirirken verdiklerinle de yepyeni hayatlar başlatmış olabilesin.Olduğun gibi görün ve göründüğün gibi ol. Sevmediğin zaman sever gibi yapma. Çevrene önerilerde bulun ama hükmetme. İnsanları yargılarsan onları sevmeye zamanın kalmaz.(bu insanlara kendinin de dahil olduğunu hata yapabileceğini anımsa) Ve unutma ki, insanlığın yüzyıllardır öğrendikleri, sonsuz uzunlukta bir kumsaldaki tek bir kum taneciğinden daha fazla değildir.Aşka burun kıvırma sakın; o çöl ortasındaki yemyeşil bir bahçedir. O bahçeye lâyık bir bahçıvan olmak için her bitkinin sürekli bakıma ihtiyacı olduğunu unutma.Kaybetmeyi ahlaksız bir kazanca tercih et. İlkinin acısı bir an,ötekinin vicdan azabı bir ömür boyu sürer. Bazı idealler o kadar değerlidir ki, o yolda mağlup olman bile zafer sayılır. Bu dünyada bırakacağın en büyük miras dürüstlüktür.Yılların geçmesine öfkelenme; gençliğe yakışan şeyleri gülümseyerek teslim et geçmişe. Yapamayacağın şeylerin yapabileceklerini engellemesine izin verme. Rüzgârın yönünü değiştiremediğin zaman, yelkenlerini rüzgâra göre ayarla. Çünkü dünya, karşılaştığın fırtınalarla değil, gemiyi limana getirip getiremediğinle ilgilenir. Ara sıra isyana yönelecek olsan da hatırla ki, evreni yargılamak imkansızdır. Onun için kavgalarını sürdürürken bile kendi kendinle barış içinde ol.Hatırlar mısın doğduğun zamanları: Sen ağlarken herkes sevinçle gülüşüyordu. Öyle bir ömür geçir ki, herkes ağlasın öldüğünde, sen mutlulukla gülümse. Sabırlı, sevecen, erdemli ol. Önünde sonunda bütün servetin sensin. Görmeye çalış ki,bütün pisliğine ve kalleşliğine rağmen dünya yine de insanoğlunun biricik güzel mekânıdır.
XENTIUS M.Ö.IX.YY.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sercan , ‘Düşünüyorum Öyleyse varım!’cümlesinin anlamını kendi dünyasındaki evinin bahçesindeki Descartes çiçeğinden biliyordu zaten. Uyandığı ama henüz kalkamadığı yataktan felsefe bahçesindeki çiçeğin adını tam olarak hafıza deposundan çağırdı. Rene Descartes. “Belki de Angelina zaman ötesi görevlerinden birinde Çinli filozofa insanlığa bıraktığı o cümlenin anlamı olarak görünüp yardım ettiği gibi, Sokrates’e, Platon’a, Xentius’a ve hatta Descartes’e de yardım etmiş ve onun kendi hayatını anlamlandırmasını sağlamıştır” diye düşündü. Bu; O adamın hayatının öz cümlesiydi, var olmasının anlamıydı, Sercan’a göre. Demek ki herkesin bir öz cümlesi, anlamı vardı.”Benim görevimde benimkini bulmak”, dedi heyecanla. “Ve bunu yaptığımda ancak kendi dünyama dönebileceğim..”
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑(arkası yarın)
2.İNCİ GÜN
Uyandı Sercan. Başı zonkluyordu. Garip bir rüya gördüğüne kendini inandırmaya çalışsa da kendisine yalan söylemeyi beceremeyenlerdendi. Bu yüzden, uyandığında; kendi dünyasında olmadığının iyice ayrımına varınca, eliyle yüzünü kapadı. “Uyumalıyım , hala rüyadayım..”, diye inatlaştı kendisiyle.” Şu an kendi dünyamda olmak için neler vermezdim ki?” ,diye geçirdi aklından. Sonra durdu; “ kendi dünyam dediğim yer ile ilgili ne biliyorum ki? Neredeyse hiç bir şey!” Birden kendini çok güvensiz hissetti. Hiçbir yere ait olmayan; sadece var olduğunun bilincinde; kendini ve kendisini çepeçevre kuşatan ne varsa her şeyi anlamlı kılmaya çalışan ama başaramayan bir mahlûk, bir yaratık, bir zavallı! gibi hissetti. “Var oluşum mu?” diye sordu kendine. “Var mıyım peki gerçekte? Saçmalama bunu kendine sorabiliyorsan elbette varsın. Bak şimdide kendini azalıyorsun!”, dedi kendi kendine yine. Bu ilginç olabilirdi, en azından bunları düşünüyorsa vardı. Birden bire COGİTO ERGO SUM ; ‘düşünüyorum öyleyse varım’ cümlesinin anlamına vakıf oldu. Bu cümle; kütüphaneden çıkarken kapının hemen yanındaki duvara asılı, ahşap renkli bir papirüste gözüne çarpmıştı. Kitabe ünlü isimlerin ünlü cümlelerinden ve Xentius adındaki bir filozofun yazıtıyla birlikte hazırlanmıştı.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑
Sayın okuyucu sana, örnek olması ve öğrenmen için burada yer vereceğim yazıtı okuduğunda, bütün dinlerin, öğretilerin, disiplinlerin, doktrinlerin vs özünde yatan bazı temel cümlelerin damıtılmışlığını görebilmeni ve düşünmeni istiyorum. Tarihin her sürecinde siz insanlar, bulunduğunuz yeri haklı çıkartmak adına kendisinden hoşnut olacak şekilde ve olarak; bulunduğunuz dönem koşulları arasından en iyisi olmayı seçersiniz doğanız gereği, değil mi.? Örneğin; günümüzde insanlık en ileri seviyeye ulaşmış, aya çıkmış, bir sürü yeni icat ile-ki aralarında atom bombası bir sürü mekanik,biyolojik,stratejik silahlar gibi çeşitlemelerde dâhil olmak üzere - insanlığın en zirvesine yakın yerinde durmaktasınız? Evet. Ancak işin aslı, bu fikrinizi değiştirmeyecek olsa da üzerinde düşünmeniz adına iki örnekten söz edeceğim. İlki Sokrates. M .Ö. 469-399 yılları arasında yaşamış olan ünlü Yunanlı düşünür. Platon'un hocası olan Sokrates, yazılı hiçbir şey bırakmamış, tüm zamanını özellikle gençlerle felsefe tartışarak geçirmiştir. Görüşleri, tartışmaları yeni iktidarın temsilcileri tarafından beğenilmeyen Sokrates, 'yeni tanrılar icat ettiği, görüş ve tartışmalarıyla, gençleri baştan çıkardığı' gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Karısı Sokrat’ı ölüme götürürlerken ağlayarak;” kocacım seni haksız yere idam ediyorlar” dediğinde, sus be kadın haklı yere öldürseler daha mı iyiydi ,diyebilmiştir.
๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑۩۞۩๑๑(arkası yarın)

